Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Savaş ve Barış

image001

Savaş, bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele olarak tanımlansa da geniş anlamı ile; devlet veya ulus gibi siyasal birimler arasında ya da aynı devlet, aynı ulus içindeki rakip siyasal güçler arasında genellikle açık ve ilan edilmiş olarak yürütülen silahlı çatışma olarak tanımlanmaktadır. Ancak savaş harflerden oluşan bu tanımdan çok daha öte bir anlam taşır. Savaş insanların ölmesi, yaralanması ya da sakat kalmasının yanı sıra; ailesini, yakınlarını ve dostlarını kaybetmesi demektir. Korku, acı şiddet ve gözyaşı demektir. Savaş, yalnızca geçmişteki ya da bugünkü mağdurlarını değil, süreğen etkisiyle sonraki kuşakları da örseleyecek ağır bir travmadır.  

Ülkemizde etnisite ve mezhep ayrılığı nedeniyle yaşanmış olan  6-7 Eylül olayları, Çorum, Maraş ve Sivas katliamları ve Güneydoğu’da son 30 yıldır on binlerce kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan çatışmalar toplumsal barışımıza gölge düşürmektedir. Tüm bunların yanında; son zamanlarda tırmanışa geçen toplumsal, siyasal, etnik ve mezhepsel kutuplaşmanın boyutları endişe vericidir. Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle, ülkelerini terk ederek Ülkemize sığınan sığınmacılar ile Vatandaşlarımız arasında meydana gelen çatışmalar da ciddiyetle çözüm bulunması gereken bir sorun niteliğindedir.

Yakın tarihlerde; Edirne, Selendi ve Mersin’de başlayan, İnegöl ve Dörtyol’daki olaylarla devam eden etnisite kaynaklı çatışmalar, linç girişimleri; toplumsal barışın bozulacağı ve yeni acıların yaşanabileceği endişesi yaratmakla beraber gerekli önlemlerin alınması halinde; toplumsal bilincin buna imkân vermeyeceğini düşünmekteyiz.

Sınırlarımızın ötesinde, İslam adına kesinlikle İslami anlayışlarla bağdaşmayan kontrolsüz ve acımasız bir mezhep çatışması sürdürülmektedir. İslam adına insanlar soykırım niteliği taşıyan katliamlara maruz bırakılmaktadır.

image004 21. nci yüzyılda İslam dünyasında yaşanan bu olumsuzluklar, Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu Laik Cumhuriyet’te de zaman zaman gündeme taşınmak istenmiş ancak; Cumhuriyetin kuruluşunda oluşturulan kurumlar, getirilen hukuki önlemler ve Toplumumuzun ulaştığı eğitim ve kültür düzeyi; bu tahriklerin ülke bütünlüğünü bozacak seviyeye ulaşamadan engellenmesine katkı sağlamıştır.

Silahlı çatışmaların ancak; insanı insan olarak sevmekle, dostluk ve barışla ortadan kaldırılabileceğine inanan ve bu kültür ile yetişen Cumhuriyet kuşağı insanlarımız, İslam Dünyasında yaşanan bu olumsuzluklardan ders alarak daha da kenetlenen bir kültürün bireyleridir. Çevremizdeki olumsuzluklardan etkilenmeyeceklerine, barış içinde yaşayacağımıza inancımız tamdır.

Dostluk ve barış terimleri, birbirlerini tamamlayıcı manalar içermektedir. Barış olmazsa dostluk olmaz. Dostluk olmazsa, barış her zaman tehlikeye girebilir. Dost; sevilen, inanılan ve güvenilen gönüldaştır. Barış ise; kavgasız savaşsız yaşama halidir. Barışın daim olması için dostlukların geliştirilmesi gerekir. Kutuplaşmalar, ayrıştırmalar, ötekileştirmeler kişisel huzuru bozduğu gibi, toplumsal huzuru da olumsuz etkiler. Bütünleştirici hareket tarzı, her ülke severin sorumluluğudur.

Barış ve dostluk insanların huzur kaynağıdır. Ekonomilerin düzgün gitmesi, insanların mutlu olabilmesi ve milletlerin kalkınabilmesi için barışa ve dostluğa ihtiyaç vardır. Savaşlar, çekişmeler tarih boyunca insanlara sefalet, açlık, hastalık ve yıkımdan başka hiçbir şey kazandırmamıştır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 20 Nisan 1931 tarihinde “Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle, açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Yurtta sulh, cihanda sulh için, çalışıyoruz” diyerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli ve Milletlerarası ilişkilerdeki temel politikasının; BARIŞ olduğuna dikkat çekmiştir.

Bu ilke 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika düsturu olmuştur. Yurt içinde huzur ve sükûn, güven içinde yaşama hedeflenirken, milletlerarası alanda da, dünya barış ve güvenliğini ön plana çıkaran bir “Dünya Politikası” oluşturulmak istenmiştir. Bu anlayış hassasiyetle korunmalıdır.

Umarız Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1981 tarihli kararı ile “Uluslararası Barış Günü” ilan edilen “her Eylül ayının 3.ncü Salı Günü ”; 2014 yılı itibarıyla, “yurtta sulh Cihanda Sulh”  ilkelerinin tüm dünyada uygulandığı bir barış sürecinin başlangıcı olur ve dünyamız, huzur içinde bir gezegen haline dönüşür.