Üst Menu
Search
Generic filters

Ana Menu

AİHM Kararları Işığında İşkence Yasağı

image002

ÖZET

İnsan onuruna yakışmayan, onur kırıcı ve daha ileri gidecek olursak işkence teşkil eden muameleler tarih boyunca var olmuştur. İşkencenin ortaya çıkmasından bu yana, işkenceye maruz kalan bireyler ve insan haklarına duyarlı olan kimseler tarafından bu mücadele verilmektedir. Buna rağmen günümüzde bile işkence uygulamalarına rastlanmaktadır.

İşkence daha çok suç işlendiğinde cezalandırma aracı olarak kullanılmıştır. Cezanın asıl amacı, suç işlenmesinin önüne geçmek, suç işleyen kişiyi ıslah edip topluma kazandırmaktır. Ancak çoğunluğu ölümle sonuçlanan işkence uygulamalarına baktığımızda ıslah etmek amacından bahsedebilmek mümkün değildir.

İşkence ile en yoğun mücadele Aydınlanma Çağında görülmüştür. Bu dönemde bazı düşünürler işkence uygulamalarını sert bir şekilde eleştirmişlerdir. Bu eleştiriler öncelikle toplumun işkenceye karşı bakış açısını değiştirmiş ve onları bilinçlendirmiştir. Bu gelişmeler işkence yasağı konusunda etkili olmuşsa da tam anlamıyla işkence uygulamalarını ortadan kaldıramamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ceza hukuku alanında kaydedilen gelişmeler, sonrasında 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin imzalanması ve insan hakları alanındaki en önemli ve etkili gelişme olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) imzalanması işkence ile mücadele yolundaki en önemli kilometre taşlarıdır. Günümüzde AİHS ve onun denetim organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)  içtihatları sayesinde insan hakları ihlalleri büyük ölçüde azalmış ve insan hakları konusunda uluslararası bakış açısı olumlu yönde değişmiştir.

Bu çalışmada AİHS m.3 kapsamında düzenlenen işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele kavramlarında vücut bulan insan hakları ihlalleri, başvurular karşısında AİHM’ nin tutumu, mahkemenin fiil ve davranışları değerlendirirken esas aldığı ölçütler hakkında bilgi verilmeye çalışılacaktır.

ANAHTAR KELİMELER

İşkence, İşkence yasağı, İnsanlık dışı muamele/ceza, Onur kırıcı muamele/ceza, İnsan hakları, Fiziksel ve ruhsal acı.

THE PROHIBITION OF TORTURE IN CONSIDERATION OF THE VERDICTS OF EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS

 

ABSTRACT

Treatments which are ill-suited to human honour, degrading and more importantly torture constitutive have existed throughout the history. Since the emanation of torture, the struggle against it has been carried out by individuals subjected to torture and those sensitive to human rights. Still, even today, torture practices are encountered.

Torture had mostly been practised as a punishment instrument when an offense was committed. The original purpose of the punishment is to prevent committing a crime and reintegrate the perpetrator into the society by rehabilitating him/her. However, when we take a glance at torture practices most of which result in death, it is not possible to mention of the aim of rehabilitating.

The peak struggle against torture was observed in the Age of Enlightenment. In this period, some philosophers harshly criticized torture practices. These critics primarily altered the point of view of the public regarding torture and raised their awareness. Even though these developments became effective with respect to the prohibition of torture, they couldn’t properly annihilate torture practices. Developments recorded in field of criminal law following the Second World War, after then signing of Universal Declaration of Human Rights in 1948 and signing of European Convention of Human Rights (ECHR), which is the most important and effective development in field of human rights, are the most important milestones on the route towards the struggle against torture. Today, thanks to European Convention of Human Rights (ECHR) and precedents of European Court of Human Rights (ECHR), which is its enforcement body, breaches of human rights have substantially decreased and international point of view as to human rights has altered positively.

In this study, it is aimed to inform with related to breaches of human rights coming into existence within the concepts of torture, inhuman or degrading treatment envisaged within the context of article 3 of European Convention of Human Rights (ECHR), the attitude of European Court of Human Rights (ECHR) towards the applications and criteria that the court grounds on while evaluating acts and behaviours.

 I. Genel Olarak

İşkencenin ilk ne zaman uygulandığına ulaşmak istersek eğer insanlık tarihinin başlangıcına kadar geri gitmemiz gerekecektir. Tarihsel süreçte çeşitli dönemlerde yoğunluk seviyeleri farklılık göstermek üzere işkence uygulanmıştır. İşkence uygulamalarının tarihi seyri, suçların soruşturulması ve ispatı ile paralellik göstermektedir[1].

İşkence tarihte sorgulama ve cezalandırma olmak üzere iki amaç için kullanılmıştır. Bu amaçlarla kullanıldığı için işkence devletler tarafından meşru görülmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığa karşı suçların çok fazla arttığı görülmüş ve bu konuda bazı adımların atılması gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Ciddi boyutta bir insan hakkı ihlali olan işkence İkinci Dünya Savaşından sonra tüm hukuk sistemlerinde yasaklanmıştır. Ancak bu konuda hukuki düzenlemelerin yapılmasına rağmen henüz neyin işkence teşkil ettiği konusunda mutabakata varılamamıştır. Yapılan ulusal ve uluslararası tüm düzenlemelerin işkence ile mücadele konusunda günden güne yetersiz kaldığı da bir gerçektir. Bu gerçeği yapılan araştırmalar, basına yansıyan haberler, mahkemelerce görülen davalar göz önüne sermektedir[2].

Türkiye, işkence ile mücadele yolunda tüm uluslararası düzenlemelerin altına imza koyduğu gibi ulusal düzenlemeleri de olması gerektiği gibi yapmıştır. Fakat sadece hukuki düzenlemeleri yapmak yetmemektedir. Uygulamada karşılaşılan sıkıntıların giderilmesi ve kamu görevlileri için ciddi bir denetim mekanizması getirilmesi gerekmektedir.

 II. Kavramsal Çerçevede İşkence

İşkence kavramını tanımlamak, hangi hareketlerin işkence sayılıp sayılamayacağını belirlemek, fiilin uygulayıcısı, mağduru, yöntemi, derecesi, yaygınlığı ve amaçlarının çeşitliliği bakımından oldukça zordur[3]. Çünkü yapılacak her bir tanımlamanın, bu öğelerden birini eksik bırakacağı aşikârdır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 09.12.1975 tarihli “Herkesin İşkence ve Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ve Cezalara Karşı Korunması Hakkında Bildiri”nin[4] 1. maddesinde “işkence acımasız, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ya da cezanın kasıtlı ve en ağır biçimi” olarak tanımlanmıştır.

Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesine Dair Sözleşme m.1’ye göre; “Sözleşme amaçlarına göre,  işkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir eylem nedeniyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası yahut onayıyla uygulanan fiziksel veya ruhsal ağır acı veya ızdırap verici bir eylem anlamına gelir. Yalnızca yasal yaptırımların uygulanmasından doğan, doğasında olan veya arızi olarak ortaya çıkan acı ve ızdırap işkence olarak değerlendirilemez”[5].

AİHM içtihatlarında BM İşkenceye Karşı Sözleşme’deki tanımı göz önünde tutmaktadır. İşkence, insanlık dışı muamele ve küçük düşürücü muamele gibi kavramların üst başlığı niteliğindedir. Diğer kavramlar kapsamında değerlendirilen bazı davranışlar, asgari seviyeye ulaşmadıkça işkence oluşturmazlar. ANAYURT’ un tabiriyle işkence jenerik kavramdır[6].

Yargıtay bir kararında işkenceyi “Bir kimseye cürmünü söyletmek için onun cismine yönelik maddi ve manevi nitelikte eza verici hareket” şeklinde tanımlamıştır[7].

III. Hukuki Niteliği

Hukuki bir kavram olarak işkence, uygulanan kişiler tarafından belirli bir amaç uğruna başka bir kişiye tatbik ettikleri fiziksel ve ruhsal anlamda acı veren hareketlerdir.

İşkence ve benzeri fiillerin tanımları oldukça açıktır. Fakat toplumdaki genel algı işkencenin devlet tarafından gözaltı, tutuklama gibi kısıtlamalara maruz kalanlara uygulandığı yönündedir. İşkencenin tarihsel sürecine göz attığımız zaman kamu görevlileri tarafından korkutmak, yıldırmak, bir şeyi itiraf ettirmek veya bir bilgi almak amacıyla kullanıldığı görülmektedir. İşkence yalnızca kişinin fiziki sağlığı üzerinde değil ruhsal sağlığı üzerinde de olumsuz etkiler göstermektedir[8].

Yukarıdaki anlatımları göz önüne aldığımızda işkencenin unsurları şunlardır[9]:

1-Fiziksel Veya Ruhsal Olarak Ağır Acı Veya Istırap Vermesi

İşkence teşkil eden fiillerde insan onuru ile bağdaşmayan, kişiye fiziki ve ruhsal anlamda acı veren bir etki söz konusudur. Ancak fiziki ve ruhsal acının objektif anlamda eşiğini belirlemek mümkün değildir. Çünkü bu eşik herkes için farklı olacaktır.  Dolayısıyla burada fiziksel ve ruhsal acının ölçüsünü belirlemek yerine, insanın vücut bütünlüğünün korunması ve insan onurunun dokunulmazlığı noktasında konuyu değerlendirmek gerekmektedir[10].

2-İşkenceyi Oluşturan Eylemlerin Kasten Yapılmış Olması

İşkence kasten işlenebilen bir suçtur. Fail burada kişiye çeşitli yöntemlerle acı vermekte ve kişiden bilgi almaya, onu konuşturmaya çalışmaktadır. Neticede insan acıya bir yere kadar dayanabilecektir. Daha fazla acı çekmemek için konuşmak zorunda kalacaktır. Ancak bu acı karşısında kişinin söylediklerinin doğruluğu tartışmaya açıktır[11].

3-Bilgi Almak, Cezalandırmak ya da Korkutmak Gibi Spesifik Bir Amaçla Yapılması

Tarihsel süreçte göz önünde tutulduğunda, işkence, kamu görevlileri tarafından korkutmak, yıldırmak, bilgi almak, birini itirafa zorlamak, cezalandırmak gibi amaçlarla kullanılmıştır. Eğer kamu görevlisinin böyle bir amacı olmaksızın ilgili fiilleri gerçekleştirirse yaralama suçu meydana gelecektir.

4-Kamu Görevlileri Veya Kamu Görevlisi Olmasa Bile Onun Müsaadesiyle Başkası Tarafından Yapılması

İşkenceye maruz kalan kişi devletin himayesinde olan bir kişi iken işkenceyi gerçekleştiren kişi ise devletin kendisine verdiği yetki ile kamu gücü kullanabilen bir kimsedir. İşkenceyi yapan kişi aynı zamanda kamu görevlisinin yönlendirmesi ile hareket eden bir kimse de olabilir[12]. İşkence özgü bir suç olduğu için failin kamu görevlisi olması önemli bir noktadır. Ancak kamu görevlisinin teşvikiyle hareket eden birinin de bu suçu işleyebileceğini unutmamak gerekir.

Yukarıda bahsedilen unsurlar işkencenin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Bir fiilde bu unsurlar mevcut değilse o fiil için işkence kavramından bahsedemeyiz. AİHM’ de yapacağı yargılamalarda bazen bu unsurların tamamını ararken bazen bir kısmını aramaktadır. Bu unsurları derinlemesine incelemekte fayda vardır.

 IV. AİHM İçtihatları Işığında AİHS m.3

AİHS m.3 bireylerin vücut bütünlüğünü ve insanlık onurunu koruyan, insanın insanca yaşayabilmesi için getirilmiş olan yasaklardan birini yani işkence yasağını düzenlemektedir. İlgili maddeye göre; “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz”.[13] Hüküm AHİS’ in emredici ve en kısa hükümlerinden biridir. Ancak hüküm kısa olsa da yorum yoluyla genişletilmeye müsaittir. İşkence görmeme hakkı kişinin yalnızca insan olmasından kaynaklanan en temel haklarından biridir ve mutlaktır.

AİHS m.3 taraf devletlere pozitif ve negatif olmak üzere iki tür yükümlülük yüklemektedir. Negatif yükümlülük, devletin herhangi bir organı vasıtasıyla bireyleri işkenceye maruz bırakmamasıdır[14]. AİHS’ in devletlere yüklemiş olduğu pozitif yükümlülük ise, yetki alanında yaşayan herhangi bir bireyin işkence veya insanlık dışı muamele ile karşılaşmaması için gerekli tüm tedbirleri alması ve kötü muamele iddialarını etkili bir şekilde soruşturmadır[15]. AİHS m.3’ün taraf devletlere yüklemiş olduğu pozitif yükümlülüklerden bir diğeri de devletlerin yetki alanında yaşayan bireylerin işkence ve insanlık dışı muamele uygulamalarına maruz kalmamaları için gerekli önlemleri almalarıdır[16].

AİHS m.3’te işkence, insanlık dışı yada onur kırıcı muamele olmak üzere üç farklı kavramdan söz etmiş ancak hangi fiil ve davranışların işkenceye hangi fiil ve davranışların insanlık dışı ya da onur kırıcı muameleye sebep olacağı hakkında bir düzenleme getirmemiştir. Bu ayrımı yapabilmek için esas alınan kriterleri AİHM içtihatlarından öğrenmekteyiz.

AİHM, AİHS m.3’ün ihlali iddiasıyla kendisine yapılan başvurularda öncelikle yapılan uygulamaların ağırlığına bakmaktadır. Mahkeme bir uygulamanın 3. Madde ihlali oluşturabilmesi için asgari bir ağırlığa ulaşması gerektiğini değerlendirmektedir. 3. maddeyi ihlal edebilecek bir uygulama olduğuna kanaat getirirse, ardından uygulamanın işkence, insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele kategorilerinden hangisine girdiğini tespit etmektedir. Mahkeme uygulamanın hangi kategoriye girdiğini düşünüyorsa bunu gerekçeleriyle birlikte kararında açıklamaktadır.

AİHS m.3’te yalnızca hiç kimsenin işkenceye, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleye veya cezaya tabi tutulamayacağını düzenlemiş, maddede yer alan kavramlar ile ilgili herhangi bir tanımlama yapmamıştır. İşkence, insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele kavramları madde içerisinde birlikte zikredilmiş fakat bunların birbirinden ayrılabilmesi için esas alınması gereken kriterler düzenlenmemiştir. Birey belirtilen muamelelerden herhangi birine maruz kalırsa Sözleşmenin 3.maddesinin ihlal edildiği kabul edilebilmektedir.  Bu kavramların birbirinden ayrılabilmesi için esas alınması gereken kriterler AİHM tarafından içtihat yoluyla belirlenmiştir. Bu içtihatlara bakıldığında işkencenin diğer muamelelere oranla daha ağır olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 3. madde ihlali eğer işkence kapsamında değerlendirilecek fiillerden dolayı gerçekleşmiş ise mahkeme o zaman diğer muamelelerden dolayı gerçekleşen ihlallere göre daha fazla tazminata hükmedebilmektedir[17].

Yukarıda belirtildiği gibi işkence yasağını düzenleyen AİHS m.3’te herhangi bir tanıma yer verilmemiştir. Bu sözleşmenin denetim makamı olan AİHM’ nin içtihatlarına bakıldığında, Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesine İlişkin Sözleşme m.1’de yer alan tanımın benimsendiği görülmektedir[18].  Bu tanıma göre;

“Sözleşme amaçlarına göre, işkence terimi, bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir eylem nedeniyle, cezalandırmak amacıyla, bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası yahut onayıyla uygulanan fiziksel veya ruhsal ağır acı veya ızdırap verici bir eylem anlamına gelir.”

          Bu tanımdan yola çıkarak işkencenin unsurları şu şekilde ortaya konabilir:

  • Gerçekleştirilen muamelelerin belli bir yoğunlukta olup, şiddetli fiziksel veya ruhsal acıya sebep olması,
  • Kamu görevlisi veya onun teşvikiyle bir başkası tarafından,
  • Kasıtlı olarak,
  • Bilgi edinmek veya cezalandırılmak amacıyla, yapılmış olması gerekmektedir.

AİHM, işkence ile diğer muameleler arasında bir ayrıma gidebilmek için yapılan eziyetin yoğunluğuna bakılması gerektiğini belirtmiş, bu yoğunluğun tespiti içinde süre, fiziksel ve ruhsal etkiler, mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu, muamelenin uygulanış şekli ve yöntemi gibi hususlara bakılması gerektiğini belirtmiştir[19]. Ancak mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi hususlar subjektif ölçütlerdir. Kişiden kişiye farklılık gösteren kıstaslar ile bir muamelenin işkence kapsamına girip girmediği konusunda objektif bir değerlendirme yapmak mümkün değildir. AİHM içtihatlarında kişinin beden yapısının güçlü ya da zayıf olduğuna, kadın veya erkek olmasına bakılmaksızın objektif ölçütlerle yeterli maddi ve manevi acı veren fiillerin işkence olarak değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir[20].

Uluslararası hukukta işkence, genel olarak özgü suç olarak benimsenmiştir. Yani, herkes tarafından değil, ancak belirli sıfat ve özelliklere sahip kişilerce işlenebilmektedir. Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesine İlişkin Sözleşme m.1’de, işkencenin kamu görevlisi veya onun teşvikiyle bir başka kişi tarafından işlenebileceği öngörülmektedir. Buradan anlaşılacağı üzere söz konusu sözleşme, işkencenin failini sadece kamu görevlisi olarak sınırlamamakta ayrıca onun açık ya da örtülü rızası ya da teşviki ile bu hareketleri gerçekleştiren özel kişileri de bu kapsamda değerlendirmektedir[21]. Ayrıca da kamu görevlisinin zor kullanma yetkisini haiz olup olmaması da önem taşımamaktadır[22]. Bir polis memuru mesleği icabı zor kullanma yetkisini haizken, bir öğretmenin böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Lakin bir öğretmende kamu görevlisi olarak işkence suçunun faili olabilmektedir. Şu halde BM Sözleşmesi, sözleşmeci devletlere kamu görevlisi olmamakla birlikte onun teşvikiyle işkence yapan bir başka kişinin de fail kategorisinde ele alınması yükümlülüğünü yüklemektedir.

Birleşmiş Milletler İşkencenin Önlenmesine İlişkin Sözleşme m.1’de yer alan tanıma bakıldığında işkencenin bir amaca ulaşmak için yapılabileceği belirtilmiştir. Bir amaca ulaşabilmek için gerçekleştirilen bir fiilin kast unsurunu taşıması gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. AİHM bir kararında bu hususa değinmiştir[23]:

“Mahkeme, başvurucunun ‘Filistin askısı’na tabi tutulduğunun, başka bir deyişle, çırılçıplak soyularak elleri arkadan bağlı bir biçimde kollarından asıldığının Komisyon tarafından tespit edildiğini hatırlatır (bk. yukarıda parag. 23).

Mahkeme’ye göre bu muamele ancak kasten yapılabilir; bunu yapmak için tabi ki belirli bir hazırlık sürecine ve güç kullanmaya ihtiyaç vardır. Bunun başvurucudan bir ikrar veya bilgi elde etmek için yapıldığı anlaşılmaktadır. Yapıldığı zaman ağır acı vermiş olmasının yanı sıra, tıbbi belgeler bunun her iki kolda bir süre devam eden felce yol açtığını göstermektedir (bk. yukarıda parag. 23). Mahkeme bu muamelenin, ancak işkence olarak nitelenebilecek ağır ve zalimce bir muamele olduğunu kabul etmektedir.

Mahkeme varılan bu sonucun ağırlığı nedeniyle, başvurucunun diğer kötü muamele şikâyetlerini incelemeyi gerekli görmemiştir. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.”

AİHM başka bir içtihadında[24] “Muamelenin ağırlığına ek olarak, işkenceyi başka unsurlarının yanında, bilgi elde etmek, cezalandırmak veya korkutmak amacıyla kasten ağır acı veya ıstırap verilmesi şeklinde tanımlayan 26 Haziran 1987 tarihli İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Cezaya Karşı BM Sözleşmesi’nde yer verilen bir kasıt unsuru da vardır” şeklinde bir saptamada yapmıştır.

İşkencenin unsurları BM Sözleşmesi’nin 1. maddesinde yapılan tanıma göre çıkarılmıştır. Fakat AİHM bu tanımı benimsediği halde bu unsurların hepsini bir arada aramamış, olayın yoğunluğuna göre değerlendirme ölçütlerinde farklılıklar olmuştur.İşkence teşkil edebilecek yoğunlukta olmayan, bireyleri psikolojik anlamda olumsuz etkileyen, küçük düşüren, ortamına göre gerekçesi bulunmayan ve kasıtlı olan fiiller insanlık dışı veya küçük düşürücü muamele olarak değerlendirilmektedir[25].

Bir olayda gerçekleştirilen fiil ve davranışların AİHS m.3’te düzenlenen kavramlardan hangisine vücut vereceğinin tespiti için esas alınacak kriterler olaydan olaya farklılık göstermektedir. AİHM’ nin ifadesiyle görecelidir. Mahkemenin bu hususu birçok kararında vurgulamıştır.

B./Fransa (25 Mart 1992, Seri A No. 232-C, s. 87, paragraf 83) davasında AİHM, “Söz konusu muamelenin 3. Madde’nin ihlali anlamına gelmesi için, asgari derecede şiddet içermesi gerekir. Bu asgari derecenin değerlendirilmesi de esas olarak görecelidir; bu değerlendirme davanın tüm koşullarına, özellikle de nitelik ve içeriğine, muamelenin süresine, fiziksel veya ruhsal etkilerine ve bazen de mağdurun cinsiyet, yaş ve genel sağlık durumuna bağlıdır.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur[26].

İnsanlık dışı veya onur kırıcı muamelelerle genellikle bireyin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındığı süreçte karşılaşılmaktadır. Birey gözaltına alınırken, gözaltında sorgulanırken veya gözaltında kaçma girişiminde bulunduğunda görevliler tarafından kaba kuvvet uygulanabilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta kaba kuvvet bireyden kaynaklanan bir sebepten dolayı mı yoksa yersiz bir şekilde mi kullanıldığıdır. Eğer birey görevlilerin kanundan doğan vazifelerini yerine getirmelerine engel olacak davranışlarda bulunuyorsa o zaman görevlilerin orantılı bir şekilde kaba kuvvet uygulamaları zorunlu hale gelebilmektedir. Mahkeme, hürriyetinden mahrum bırakılan ve kendi hareketleriyle güç kullanımına sebep olmamış bir kişiye karşı güç kullanmanın insan onurunu zedelediğini, dolayısıyla m.3’te düzenlenen hakkın ihlalinin söz konusu olduğunu vurgulamaktadır. Bireyin tutulduğu şartlar ve vücudunda yara ve bere bırakacak şekilde davranılmış olması, bu maddenin içeriğine göre insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele olarak değerlendirilmektedir.

Caloc/Fransa davasında[27] AİHM, […] Mahkeme, yukarıda tarif edilen fiziksel acı ve acının sonradan yol açtığı etkilerin nedenine ilişkin olarak, yerel mahkemenin bulgularına şüphe düşürecek herhangi bir veri saptayamamıştır; bu nedenle, söz konusu arazların başvurucunun firar teşebbüsü sırasında kullanılan şiddet sonucu oluştuğu düşünülebilir. Dolayısıyla, başvurucuya firar teşebbüsü sırasında uygulanan kuvvet kullanımı nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.” ifadelerini kullanmıştır.

AİHS m.3’te yasaklanan muamelelerden bir diğeri ise onur kırıcı muamelelerdir. Onur kırıcı muamele ise, kişiyi diğer kişiler karşısında büyük ölçüde utandıran, küçük düşüren, kendisini değersiz hissettirecek ya da kendi iradesinin aksi şekilde davranması için zorlayan, kişide korku, acizlik ve değersizlik duygusu uyandırıp kişinin onurunu kıran, kişiyi başkalarının veya kendi gözünde küçük düşüren her türlü muamele ve cezalardır[28].

Bir ceza veya muamelenin 3. madde düzenlemesi kapsamında düşünüldüğünde onur kırıcı olup olmadığının tespit edilebilmesi için esas alınması gereken hususlardan birisi, söz konusu ceza veya muamelenin amacının bireyi küçük düşürmek veya kendini değersiz hissettirmek olup olmadığıdır[29]. Bu husus önemli olmakla birlikte bireyi küçük düşürme amacı bulunmayan davranışların kesinlikle m.3’ün ihlaline yol açmayacağı anlamına gelmemektedir[30].

V./Birleşik Krallık[31] davasında AİHM, “Bir ceza ve bununla bağlantılı olan muamelenin “insanlık dışı” veya “onur kırıcı” olması için, bunların yol açtığı ıstırap ve aşağılanma duygusunun, herhangi bir meşru muamele veya cezanın yol açtığı kaçınılmaz ıstırap ve aşağılanma duygusundan her halükârda daha ileri boyutta olması gerekir (a.g.e.). Söz konusu muamelenin mağdurun onurunu kırmak veya onu alçaltmak amacını taşıyıp taşımadığı ise, ayrıca dikkate alınması gereken bir unsurdur” şeklinde tespitte bulunmuştur.

  Bir kimsenin maruz kaldığı muamelenin küçük düşürücü bir muamele olup olmadığını tespit ederken bize yardımcı olabilecek ölçütlerden birisi de muamelenin alenen yapılmasıdır. Ancak bu demek değildir ki alenen olmayan muamele küçük düşürücü muamele olarak değerlendirilemesin. Çünkü bir eylemin küçük düşürücü muamele olarak değerlendirilebilmesi için kişinin illaki başkalarının gözünde küçük düşmesi gerekmez.

Raninen /Finlandiya[32] davasında AİHM’in tespiti, “Bu bağlamda, ceza veya muamelenin aleni olup olmadığı önem kazanabilir. Yine de muamelenin aleni olmamasının, söz konusu muamelenin bu kategoriye girmesini mutlaka engellemeyeceği unutulmamalıdır: mağdurun, başkalarının gözünde olmasa bile, kendi gözünde aşağılanması pekalâ yeterli olabilir” şeklinde olmuştur.

Gözaltında tutulan bir bireyde bulunan kronik hastalıkların nüksetmesi durumunda gerekli tıbbi yardımın verilmemesi, bireyin hastalığının vermiş olduğu sıkıntı ile baş başa bırakılması AİHM tarafından insanlık dışı ve küçük düşürücü muamele olarak değerlendirilmiştir. Bir davada mahkeme devletin kişi bütünlüğünü koruma yükümlülüğü, hırsızlık suçundan dört ay hapis cezasına hükümlü olup eroin bağımlısı ve astımlı olan bayan McGlinchey’in cezaevine konulduğu ilk günlerde eroin yoksunluğu nedeniyle sürekli kusması ve kilo kaybetmesi üzerine verilen tedavinin yetersizliği sonucu kaldırıldığı hastanede ölümü dolayısıyla AİHS m.3’ün ihlaline karar vermiştir[33].

İşkence yasağı yakalama ve gözaltı, ölüm cezası, suçluların iadesi ve sınır dışı etme, ayrımcılık gibi bazı uygulamalar ile birlikte değerlendirilir. Yani işkenceye en çok bu uygulamalar esnasında rastlanmaktadır.

Sözü geçen uygulamalar içinde en çok yakalama ve gözaltı sırasında işkence iddiası ile karşılaşılmaktadır.

Hulki GÜNEŞ/ Türkiye[34] davasında olay, “İki erin öldürülmesi olayına karıştığı kuşkusuyla 19 Haziran 1992’de Muş’un Varto ilçesinde gözaltına alınan Hulki Güneş hakkında aynı gün verilen doktor raporunda vücudunun çeşitli yerlerinde ve yine sevk edildiği Muş jandarma merkezinde yapılan sorgudan sonra 3 Temmuzda verilen raporlarda da bu kez başka yerlerinde yara bere izlerinin tespit edilmesi, başvurucunun hemen 4 Temmuzda hakim önünde yaptığı şikayetler hakkındaki soruşturmanın ancak Komisyona yapılan bireysel başvurunun Hükümete bildirilmesinden sonra başlatılması ve takipsizlikle sonuçlanması, Mahkeme’yi, başvurucunun tabi tutulduğu davranışların insanlık dışı ve aşağılayıcı bir karakter taşıdığını dile getirmeye götürmektedir.”          şeklinde vuku bulmuştur. Bu dava yakalama ve gözaltında işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muameleye örnek teşkil etmektedir.

Yakalama ve gözaltını takip eden, işkence iddialarının yoğunlaştığı bir diğer uygulama ise suçluların iadesidir. Bir kişinin AİHS m.3 ihlali anlamına gelecek türde muamele görebileceği bir ülkeye gönderilmek üzere sınır dışı veya iade edilmesi durumunda, kendisini gönderen Devletin AİHS m.3 çerçevesinde sorumluluk taşıyacağını belirten AİHM, bu alanda önemli ve giderek yaygınlaşan bir içtihat oluşturmuştur[35].

Jabari/ Türkiye[36] davasında AİHM, “Başvurucu İran’da zina suçu nedeniyle taşlanma veya kırbaçlanma cezasıyla karşılaşacağını ve bunun da Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından insanlık dışı muamele olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet UNHCR tarafından sığınmacı statüsü verilmiş olan başvurucu gibi kişilere insani nedenlerle üçüncü bir ülkeye gönderilinceye kadar ikamet izni verildiğini ancak beş günlük süre içinde başvuru yapılmadığı için bu imkanın başvurucuya tanınmadığını, başvurucunun ayrıca 1997’de Türkiye’ye girdiğinde sığınma talebini ilgili makamlara bildirmediği için talebinin esasıyla ilgili olarak bir tutarsızlık bulunduğunu, Kanada’ya gidebilmiş olsaydı da kendisine sığınmacı statüsü verilmesinin kuşkulu bulunduğunu belirtmiştir. Mahkeme’ye göre bir kimsenin gönderileceği ülkede insanlık dışı muamele ile karşılaşma riski bulunduğu taktirde Sözleşmeci Devletin göndermeme yükümlüğü vardır. Davalı Devlet başvurucunun talebinin anlamlı olup olmadığı konusunda her hangi bir değerlendirme yapmamıştır. 1994 tarihli Sığınmacılar hakkında Yönetmeliğe göre beş günlük gecikme nedeniyle talebinin reddedilmesi başvurucunun sorunu hakkında esastan incelemeyi önlemiştir. Böylesi kısa bir sürenin otomatik bir biçimde uygulanması Sözleşme’nin 3. maddesindeki hakkın korunması bakımından tutarsızlık oluşturur. Başvurucunun sığınma talebi hakkında değerlendirme yapmak UNHCR yetkililerine kalmıştır. Ankara İdare Mahkemesi’nin denetimi başvurucunun kaygılarını esastan incelemekten çok sadece şekil şartlarıyla sınırlı kalmıştır. Mahkeme, başvurucunun talebini esastan inceleyen UNHCR’nin vardığı sonuca gerektiği ağırlık vermek durumundadır. Mahkeme, İran’da zina suçuna İslam hukukuna göre ceza verilmemesi yönünde bir gelişme olmadığına kanaat getirmiştir. Mahkeme, başvurucunun İran’a gönderilmesi halinde Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı muameleye maruz kalacağına kanaat getirmiştir.”

SONUÇ

AİHS, insan haklarının korunması noktasında atılan en önemli adımdır. Daha öncesinde de insan hakları ile ilgili uluslararası metinlerle düzenlemeler getirilmiştir lakin pek etkili olmamıştır. AİHS’ ni bu sözleşmelerden farklı kılan en önemli özellik yaptırım yetkisini haiz bir denetim mekanizmasını da beraberinde getirmesidir.

AİHS, insan onuruna yakışan bir şekilde yaşamayı sağlayan asgari düzeydeki insan haklarını korumayı ve geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bireyin insan onuruna yakışır bir şekilde hayatını sürdürebilmesi için öncelikle canının ve vücut bütünlüğünün güvende olduğundan emin olması gerekmektedir. Bu sebeple sözleşme bireylerin bu haklarını açıkça güvence altına almıştır. Sözleşmenin 3. maddesi “İşkence Yasağı” başlığıyla bireyin hem onurunu hem de vücut bütünlüğünü güvence altına almıştır. Sözleşmenin 3. maddesi, işkence ile insanlık dışı, onur kırıcı muamele ve cezaları, muamelenin hangi sebeple ve koşullarda yapıldığına bakılmaksızın mutlak bir biçimde yasaklamaktadır.

Bu madde sözleşmeci devletlere işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muameleyi önleyecek yasal düzenlemeler yapma, fiziki tedbirler alma ve bu muamelelere maruz kalındığı iddiasıyla başvurulduğu takdirde etkili ve zamanında soruşturma yapma gibi yükümlülükler yüklemiştir. Bu yükümlülüklerden herhangi biri yerine getirilmezse AİHM 3. maddenin ihlal edildiği yönünde karar vermektedir. AİHS m.3’te işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamelelerin yasak olduğunu düzenlemiştir. Ancak hangi fiil ve davranışın hangi muamele kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmemiştir. Bu kıstasları içtihadi bir şekilde AİHM koymaktadır. AİHM, 3. madde ihlali ile ilgili bir başvuruyla karşılaştığında muamelenin şiddeti, nerede uygulandığı,  mağdurun cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi bazı esaslar üzerinden değerlendirmeler yapmaktadır. Muamelenin şiddeti dışındaki ölçütler değerlendirme yapılırken çoğu zaman dikkate alınsa da objektif nitelikte değildirler. O yüzden mahkeme bir fiil ve davranışın işkence olarak değerlendirilebilmesi için muamelenin kişiye ciddi anlamda ruhen ve bedenen acı verecek şiddette olmasını aramaktadır. Mahkeme yaptığı tüm değerlendirmeleri gerekçelendirmektedir. Her yeni olayda sözleşmeyi yeni baştan yorumlamaktadır.

Sözleşme’nin 1. maddesi, sözleşmeye taraf olan devletlerin kendi yetki alanında bulunan herkesi sözleşmede yer alan haklardan yararlandırmak zorunda olduğunu düzenlemiştir. Sözleşmeyi imzalayan devletler, attıkları bu imza ile birlikte hem iç hukuklarında sözleşmeye uygun düzenlemeleri yapma, hem de sözleşmede düzenlenen hakların ihlallerine karşı önlem alma gibi iki yönlü bir yükümlülük altına girmişlerdir[37]. 5237 s. Türk Ceza Kanunu m. 94’te işkence suçu ve bu suç için öngörülen yaptırımı düzenlenmiştir. TCK m.95’te ise bu suçun nitelikli hallerinden bahsedilmiştir. Türkiye’de mevzuat anlamında bir sıkıntı bulunmamaktayken uygulamada halen işkence, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak değerlendirilebilecek fiil ve davranışlar görülebilmektedir. Bu durum yalnızca ülkemizde değil tüm sözleşmeci ülkelerde böyledir. Sözleşmeyi imzalayan tüm ülkeler sözleşmeden doğan yükümlülükleri tam anlamıyla yerine getirmemektedir.

 [1]   ÜZÜLMEZ, a.g.e., s.20.

 [2]  Erkam MALBELEĞİ, Çağcıl Hukuk Sistemleri ve Türkiye’de İşkence, Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi (BİLGESAM), Rapor No:48, 2012, s.2.

[3]  Neval Oğan BALKIZ, Uluslar arası Belgelerdeki İşkence Kavramının Yarattığı Sorunlar ve Türkiye’de İşkence Sorununa Hukuksal Bir Yaklaşım Denemesi-Öneriler, Ankara Barosu Dergisi, S.2001-4, s.101.

[4]   09.12.1975, 3452 (30) sayılı BM Genel Kurulu Kararı.

[5]   Ömer ANAYURT, AHİM İçtihatlarında İşkence Yasağı, GÜHFD C.12, S.1-2, s.426.

[6]   ANAYURT, a.g.m., 423.

[7]   Y.C.G.K. 4.4.1983 64/156 s. Karar; aktaran İsmail MALKOÇ, Mahmut GÜLER, Uygulamada Türk Ceza Kanunu, C.2, 1996, s.1835.

[8]   ÜZÜLMEZ, a.g.e., s.5.

[9]   ANAYURT, a.g.m., s.431.

[10]  Ayşe NUHOĞLU, İşkence Yasağı ve İşkence Suçu, s.549

[11]  İlhan ÜZÜLMEZ, Türk Ceza Hukukunda İşkence, s.12.

[12]   NUHOĞLU, a.g.e., s.529.

[13]  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi http://www.anayasa.gov.tr/files/bireysel_basvuru/AIHS_tr.pdf   (Son Erişim Tarihi: 13.05.2014).

[14] Uğur ERDAL/Hasan BAKIRCI, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi Uygulama El Kitabı, 2006, s.186.

[15] Murat ÖNOK, Uluslararası Boyutuyla İşkence Suçu, s.164; Labita/ İtalya, 6.4.2000, 26772/95   http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=1173 (Son Erişim Tarihi: 02.06.2014).

 [16] ERDAL/BAKIRCI, a.g.e., s.193.

[17]  ANAYURT, a.g.m., s.428.

[18] Akkoç/Türkiye, 10.10.2000, 22947/93

        http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=1480 (Son Erişim Tarihi: 02.06.2014).

[19] Aisling REİDY, İşkencenin Yasaklanması, 2002, s.18.

[20] Selmouni/Fransa, 28.07.1999, 25803/94 http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=897 (Son Erişim Tarihi: 03.06.2014).

[21]   ANAYURT, a.g.m., s.442.

[22]  İlhan ÜZÜLMEZ, “Yeni Türk Ceza Kanununda İşkence ve Eziyet Suçu”, Hukuk ve Adalet,   

         Eleştirel Hukuk Dergisi, Yıl 2, S. 5, 2005, s. 232.

[23]Aksoy/Türkiye, 18.12.1996, 21987/93. http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=622 (Son Erişim Tarihi: 19.05.2014).

[24]  Akkoç/Türkiye.

[25] REİDY, a.g.e., s.24.

[26] Gilles DUTERTRE, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarından Örnekler, 2003, s.48.

[27] Caloc/Fransa, 20.07.2000, 33951/96 http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=1392 (Son Erişim Tarihi: 05.06.2014).

 [28] DOĞRU, a.g.e.,  Legal Yay., 2006, s.82.

[29]  REİDY, a.g.e., s.25.

[30]  DUTERTRE, a.g.e., s.49; V./Birleşik Krallık, 16.12.1999, 24888/94, Paragraf 71 (aktaran Gilles DUTERTRE).

[31]   V./Birleşik Krallık.

[32]  Raninen/Finlandiya, 16.12.1997, 20972/92

          http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=727 (Son Erişim Tarihi: 05.06.2014).

 [33]  MCGLINCHEY ve Diğerleri/ Birleşik Krallık, 29.04.2003, 50390/99

          http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=3644 (Son Erişim Tarihi: 05.06.2014).

[34]  Hulki GÜNEŞ/ Türkiye, 19.06.2003, 28490/95,

         http://aihm.anadolu.edu.tr/aihmgoster.asp?id=3750 (Son Erişim Tarihi: 05.06.2014).

[35] REİDY, a.g.e., s.48.

[36] Jabari/Türkiye, 11.07.2000, 40035/98, http://aihmkararlari.blogspot.com.tr/2006/10/jabari-trkiye-davasi.html

        (Son Erişim Tarihi: 05.06.2014).

 [37] Yasemin ÖZDEK, Avrupa İnsan Hakları Hukuku ve Türkiye, 2004, s.29.

http://credit-n.ru/zaymyi-next.html