Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Yaşam Sürecinde Egzersiz ve Sağlıklı Beslenmenin Kazandırdıkları – 3

polis_dergi_ekim_2013_baski_042 polis_dergi_ekim_2013_baski_043 polis_dergi_ekim_2013_baski_044 polis_dergi_ekim_2013_baski_045 polis_dergi_ekim_2013_baski_046 polis_dergi_ekim_2013_baski_047 polis_dergi_ekim_2013_baski_048          Yaşlılarda meydana gelen fiziksel değişiklikler, hipokinetik bir hastalığa, zayıf bir fiziki yetenek ve kondüsyona, sıklıkla yaşın ilerlemesine bağlanmaktadır.

          Kişi yaşlandığı, fiziksel olarak inaktif olduğu zaman eklemleri vücuda doğru hareket ettiren kaslar kısalmakta, yer çekimine karşı başın, vücudun ve eklemlerin duruşunu sağlayan kaslar ise güçsüzleşmektedir. Bel ve omuz kaslarındaki zayıflamalar vücudun duruş pozisyonunu da etkilemekte ve kamburluk gibi şekil bozuklukları da oluşmaktadır. Bu şekil bozukluğu da ileri dönemlerde göğsün fiziksel yapısını etkileyerek solunum fonksiyonunda bozukluklara ve yetersizlere yol açmaktadır. Tabii ki; kişinin solunum kapasitesindeki bu değişlik, fiziki yeteneğinde de belirgin bir azalmaya neden olmaktadır.

          Yaşlılık ve buna bağlı hareketsizlik sonucu kaslarda meydana gelen kısalmalar, uyumsuzluklar, eklem hareket yeteneğinin azalmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı birçok yaşlı kişi, uzun süre oturduktan ayakta durmakta ve oturup kalkmakta zorlanmaktadır. Zayıflamış bel ve kalça kasları da, bu olumsuz değişikliklerden sorumlu diğer nedenlerdir. Bütün bunların en önemli nedeni de, kasların az kullanılması ve uygun egzersizler yapılamaması sonucunda kasların gerginliklerini kaybetmesidir. Eğer iskelet-kas, damar ve sinir sistemi hastalıkları da bu olumsuzluklara eklenirse, kişinin hareket yeteneğindeki sınırlamalar çok da: belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

          Özellikle boyun bölgesinde meydana gelen kireçlenmeler, şekil bozuklukları (beyine giden damarlara yaptığı bası nedeniyle) beyin kan akımında azalmaya yol açmakta; buna kalbin pompalama gücündeki azalma da eklendiğinde, beynin kanlanmasında dolayısıyla oksijenlenmesinde belirgin bir yetersizlik ortaya çıkmaktadır. Bütün bu değişiklikler; baş dönmesiyle (özellikle pozisyon değiştirirken) kendini göstermektedir. Bu durum da kişinin hareket yeteneğini kısıtlayan diğer bir faktördür.

          Sinir Kas Sistemi Değişiklikleri

          Yaşlılıkta hareket azlığına bağlı olarak; kasların az kullanılması sonucunda zamanla kas hücrelerinde kayıplar meydana gelmektedir. Bu da kuvvet kaybı olarak bireyin fonksiyonlarına yansımaktadır. Kas sisteminde meydana gelen hücresel ve fonksiyonel kayıpların diğer nedenleri arasında beslenme bozukluğu ve hormonaldeğişiklikler de sayılabilmektedir, fakat en etkili olan “az kullanım“, yani “hareketsizliktir“. Fiziksel aktivite, yaşlanma veya yaşlanmaya bağlı kullanılmamaya başlayan ve dolayısıyla zayıflayan, atrofiye uğrayan kaslar üzerinde olumlu etkiler yapmaktadır. Yapılan bir araştırmada, ilerleyici direnç antrenmanlarının, 8–12 hafta süreyle, haftada 3–4 kez yapılması ile kas kuvvetinde %100’den fazla artış meydana gelebileceği ve kas kütlesindeki kaybın da engellenebileceği rapor edilmiştir.

          Kas kuvveti 20–30 yaşlarında maksimal düzeyde iken, 65 yaşlarında yaklaşık %80 oranında azalmaktadır. Kas kuvvetindeki yaşlılığa bağlı azalma, özellikle bacak ve gövde kaslarında daha belirgindir. Ayrıca, fiziksel kondüsyon ve yetenekteki azalmalar da bu görüntüye eşlik etmektedir. Düzenli yapılan fiziksel aktiviteler ile bu kötüye gidişin engellenebileceğini gösteren birçok araştırma bulunmaktadır. Sağlıklı 60 yaş üstü, 40 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, günlük yaşam aktivitesi ve fiziksel aktivite arasındaki ilişki araştırılmıştır. Yaşam süresince (özellikle genç yaşlardan itibaren) fiziksel ve sportif aktivitelerde bulunmanın, yaşla birlikte kaslarda meydana gelen kayıpları azalttığı ve yaşlılıkta iyilik halini artırdığı görülmüştür. Yaşlılıkta artan kas kuvveti ve gücünün günlük yaşam aktivitelerinin sürdürülmesinde ve gelişmesinde oldukça önemli etkisi olduğu ortaya konmuştur.

          Yapılan bir çalışmada ise, günlük yaşam aktivitelerini devam ettirebilmek amacıyla kuvvet artışı ve gelişimi için gerekli olan antrenman şiddeti belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmaya katılan 60 yaşlı erkek ve kadına farklı direnç antrenmanları uygulanmıştır. Sonuçta, günlük yaşam aktivitelerini yerine getirebilmek için, orta yoğunlukta direnç antrenmanı yapmanın pozitif etkisi olduğu rapor edilmiştir.

          Kadınlarda kas kuvveti, erkeklerin kuvvetinin yaklaşık 2/3′ ü kadardır. Yaşla birlikte vücutta meydana gelen hormonal değişimlere bağlı olarak, kuvvet artışında azalma meydana gelmektedir. Yapılan bir çalışmada, 58–60 yaşları arasında, 39 sağlıklı kadın üzerinde, 12 ay süresince ilerleyen direnç antrenmanının etkileri araştırılmıştır. Sonuçta, menopoz sonrası kadınlarda 12 aylık yüksek yoğun1uktaki kuvvet antrenmanlarının kuvveti artırdığı, en büyük artışların ise ilk 3 aylık sürede olduğu bulunmuştur.

          Yapılan bir başka çalışmada ise, 6 haftalık izometrik kuvvet antrenmanı sonrasında 55 yaş üzerindeki kadınlarda ve erkeklerde uyluk kasında meydana gelen kas kuvveti ve hipertrofi değişikliği araştırılmıştır, Sonuçta, kuvvet antrenmanlarının kas kuvvetinde metabolik olarak büyük değişiklikler meydana getirdiği ve kan akımım artırdığı görülmüştür. Yapılan çalışmalara dayanarak, her yaşta oluşabilecek hormonal değişimlere karşın yapılan antrenmanlar ile kuvvet artışının meydana gelebileceği söylenebilmektedir.

          Yapılan araştırma sonuçlarına göre, “yaşlılık kaçınılmaz bir olgudur”  düşüncesinin ne kadar zayıf bir görüş olduğu ortaya çıkmaktadır. Zihinsel ve fiziksel yetenekler yaş ile azalır diye kesin bir kural bulunmamaktadır. Düzenli yapılan fiziksel aktivitelerle; sinir-kas uyumu, hareket yeteneği, kas kuvveti, dayanıklılık, kas- dolaşım sistemi kapasitesinin geliştirilebildiği gibi, fiziksel yorgunluğun etkilerinin de çabuk uzaklaştırılabileceği bilimsel olarak kanıtlanmış gerçeklerdir.

          Kalp-dolaşım sistemi değişiklikleri

          Kalp-dolaşım sistemindeki değişikliklerden en belirgin olanı, tahmini maksimal kalp alım sayısının (=220-yaş) yaş artışına paralel azalmasıdır. Gençlerde dakikada 200 civarı olan bu değer, 65 yaşlarında dakikada 155-160’lara kadar düşmektedir. Dinlenme kalp atım sayısında ise çok az bir değişim görülmektedir. Bu görüntüye eşlik eden diğer önemli bir fonksiyonel değişiklik ise, kalbin dakikada pompaladığı kan miktarında gözlenen azalmadır. Bu ise, her yıl için %1’lik bir azalma şeklindedir. Buna neden olarak, kalp kasının gücündeki azalma gösterilebilir. Şiddeti düşük bir aktivite sırasında ise, genç ile yaşlı bir kişinin kalbinin dakikada pompaladığı kan miktarı arasında belirgin bir farklılık yoktur. Fakat aktivitenin şiddeti arttıkça farklılık belirginleşir. Yorucu bir egzersiz sırasında ise, bu fark yaklaşık %10–20 civarındadır.

          Yaşlı toplumlarda sık rastlanan kalp ve damar hastalıkları; hipertansiyon, aterosklerozis (damar sertliği), kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon (kalp ritminin bozulması) dur. Tansiyondaki değişiklikler ise, dinlenme durumunda büyük tansiyonun yaşa paralel yükselmesi, küçük tansiyonda ise, belirgin bir değişiklik gözlenmemesi şeklindedir. Bu değişikliklerden yaşa paralel damar elastikiyetindeki azalma sorumludur. Yaşlılarda yatılan veya oturulan bir yerden ani kalkmalarda veya pozisyon değiştirmelerde gözlenen baş dönmesi, bilinç bulanıklığı gibi şikayetlerin altında yatan nedenlerden bir tanesi de budur. Dünya nüfusunun yaklaşık 750 milyonu hipertansif olup, ülkemizde 60 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık yarısı hipertansiyon hastasıdır. Toplam hipertansif hasta sayısı ise, ülkemizde 6–7 milyon civarındadır. Hipertansiyon, beyin kanamasına, böbrek ve kalp yetmezliğine, kalp krizine, damar hastalıklarına, felç ve görme kaybına neden olabilmektedir. Tedavi edilmezse, hipertansiyon yaşam süresini 10–20 yıl kısaltabilmektedir. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda, kan basıncı yüksekliği daha sık görülmektedir.

          Yaşam şeklinin değiştirilmesi kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanı sıra önlenmesinde de yararlıdır. Kan basıncı ve fiziksel aktivite arasındaki ilişkiyi araştırmak için yapılan bir çalışmada; yüksek fiziksel aktivitede bulunan kişilerin, düşük lipit ve kan basıncına sahip oldukları, hiç egzersiz yapmayanlardan daha iyi fiziksel fitnes düzeylerinin olduğu bulunmuştur: Egzersizin yaşlılarda dayanıklılığı artırdığı, kan basıncını azaltmaya yardım ettiği ve yaşa bağlı bozulan fitnesi geliştirdiği görülmüştür.

          Solunum sistemi değişiklikleri

          Yaşlılıkta solunum fonksiyonlarındaki gözle görülür bir değişiklik, dakikadaki soluk alıp verme sayısının azalmasıdır. Bunun altında yatan en önemli nedenlerden biri, solunum kaslarındaki zayıflamadır. Ayrıca, oluşan kamburluk gibi göğüs kafesinin yapısını bozan iskelet yapı değişiklikleri de bir diğer etkendir. Solunum kapasitesindeki azalmaya akciğerlerin elastik yapısındaki zayıflamanın da büyük etkisi vardır. Toplam akciğer kapasitesindeki azalma 25 ile 65 yaşları arasında yaklaşık %4-6’dır. Solunum kaslarındaki bütün bu olumsuz değişikliklere karşın, yaşlılıkta akciğerlerin fonksiyonel kapasitesi orta şiddetteki bir egzersizi rahatlıkla kaldırabilecek düzeydedir. Yapılan bir çalışmada, serbest zaman aktivitelerinin, maksimal oksijen tüketimine etkisi, yaşları 18–95 arasında olan, 619 erkek ve 497 kadın üzerinde araştırılmıştır. Çalışmada, serbest zaman aktivitelerinin şiddetinin yaşa bağlı olarak azalmasına karşın aerobik kapasiteyi geliştirmekte oldukça etkili olduğu görülmüştür.

 

          Hormonal değişiklikler

          Yaşlılıkta sadece organların fonksiyonlarında değil, bu organların fonksiyonları arasındaki uyumda da zayıflamalar görülmektedir. Sinir ve hormonal sistem arasındaki kontrolün uyumunda gözlenen zayıflama, vücudun karşılaştığı iç ve dış kaynaklı streslere uyum sağlama yeteneğini de zayıflatmaktadır. Çünkü enerji sağlama, vücut ısısını ve kan şekerini düzenleme, kaslar için gerekli proteinin yapımı, cinsiyet özelliklerinin korunması ve gelişimi, kalp alım hızı, tansiyon, barsak hareketlerinin düzenlenmesi gibi birçok vücut fonksiyonunun düzenlenmesinde vücuttan salgılanan hormonlar sorumlu ve etkendir.

          Kan şekerinin düzenlenmesi, gençlerle karşılaştırıldığında, 70 yaşlarındaki erkeklerde %20, kadınlarda %30’luk bir azalma göstermektedir. Enerji metabolizması, ısı düzenlenmesi gibi birçok vücut fonksiyonunda etkili olan tiroid hormonunda azalma ise 20 ile 80 yaşları arasında %50’dir. Protein yapımı, kas kütle artışı gibi birçok vücut fonksiyonunda etken olan cinsiyet hormonları ve büyüme hormonu gibi birçok hormonun salgılanmasındaki azalma ise, yaşlılıkta gözlenen kas kütle ve kuvvet kayıplarından sorumlu tutulabilecek en önemli etmenlerdendir. Yaşlanma ile birlikte meydana gelen fizyolojik fonksiyonlardaki düşüş, büyüme hormonlarındaki düşüşle ilgilidir. İlerleyen yaşla birlikte azalan büyüme hormonunun fiziksel aktivitelerden nasıl etkilendiği araştırılmıştır. Haftada 65km koşan 10 erkekle, sağlıklı fakat spor yapmayan 10 erkekten oluşan iki grubun büyüme hormonu üretimi karşılaştırılmıştır. Beklendiği gibi, egzersiz yapanların egzersiz kapasiteleri egzersiz yapmayanlardan daha fazla, kan basınçları benzer, nabızları çok daha düşük bulunmuştur. Ortalama ve en yüksek büyüme hormonu salgılanmasının, koşanlarda fazla olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, düzenli egzersiz yapanların büyüme hormon düzeyi ve testosteron üretimi daha fazla bulunmuş ve egzersizin yaşlanmayla birlikte düşüş gösteren hormon üretimine katkısı olduğu gösterilmiştir.

          Kemik kayıpları

          Kemikler, kasları yapısal olarak destekleyen, hayati organları koruyan ve normalde hücrelerin çalışması için temel gereksinimlerden biri olan kalsiyumu depolayan yapılardır. Yaşlılıkta vücutta gözlemlenen diğer önemli bir değişiklik de, kemiklerdeki mineral kayıplarıdır. Osteoporoz olarak isimlendirilen kemik dokusundaki kayıplar, kadınlarda erkeklerden çok daha fazla görülmekte ve kişiyi kemik kırıklarına kadar götüren önemli bir değişikliğe neden olmaktadır. Zaman içinde kemikler, kalsiyumu kaybederek, delikli, zayıf ve kolay kırılabilir hale gelmektedir. Kemiğin içyapısı ve kalitesi bozulmakta, vücudun kemik çatısı zayıflamaktadır. Osteoporozlu kişilerde, hayatın erken dönemlerinde kemik dokusu daha az gelişmiş ya da ileri yaşlarda görülen kemik kaybı diğerlerine oranla daha hızlı olmaktadır. Yaklaşık 35 yaşından itibaren başlayan bu kayıp, 90 yaşlarına kadar erkeklerde %20, kadınlarda ise %30’lara varan bir düzeydedir. Kemik dokusundaki kalsiyum kaybı 65 yaşındaki erkeklerde %8.8, kadınlarda %13.8’dir. Erkekler ile kadınlar arasındaki bu farklılıklar hormonal nedenlerin bir sonucudur. Menopoza girmiş kadınların, ortalama 1/3’ünde osteoporoz gelişmektedir. Bunun sorumlusu ostrojen düzeyindeki azalmadır. Erkeklerde erkek cinsiyet hormonu olan testosterondaki azalma, kemik kütlesini de azaltabilmektedir.

          Yatağa bağlı hastalarda benzer kayıpların saptanması, osteoporoz nedenleri arasında hareketsizliğin de önemli yer tuttuğunu göstermektedir. Bu düşünceden yola çıkan araştırıcıların yaptıkları bilimsel çalışma sonuçları, uygun egzersizlerle bu kayıpların azaltılabileceğini göstermektedir. Ayrıca kamburluk gibi vücut şekil bozukluklarının nedenleri arasında kemik dokusundaki mineral kayıplarının önemli yer tuttuğu da belirtilmektedir. Egzersizin kemik kütlesini artırdığı, kemiği güçlendirdiği kanıtlanmış bir gerçektir. Kemik sağlığının korunması ve osteoporozun önlenmesi için, düzenli fiziksel aktivite çok önemlidir.

          Menopoz sonrası 44–66 yaşları arasında, 140 kalsiyum tedavisi gören kadına 1 yıl süresince kuvvet antrenman programı uygulanmıştır. Kadınların yarısı aynı zamanda hormon tedavisi görmeye devam etmiştir. Kadınlar; 1 yıl süresince, haftada 3 gün, maksimum %70-80 yükle 6-8 tekrardan oluşan, 2 saat antrenman yapmışlardır. Sonuçta, yapılan antrenmanların kemik yoğunluğuna pozitif etkisi olduğu görülmüştür.

          Yapılan bir başka çalışmada, 11 ay süresince, 3 farklı grup üzerinde çalışılmış, sonuçta egzersiz gruplarının her ikisinin kemik mineral yoğunluğunda artış olurken, iskelet sistemine basınç bindiren yürüyüş ve joging gibi egzersizlerin kemik yoğunluğundaki kaybı önlemekte daha etkili olduğu görülmüştür. Düzenli olarak, erken yaşlardan başlayarak yapıldığında ise, kemik yoğunluğundaki gelişmenin daha iyi olduğu bulunmuştur.

          Menopoz sonrası 580 kadın üzerinde yapılan bir çalışma sonucunda da, yaşlılıkta kolay uygulanabilir özelliği olan, merdiven çıkma, yürüme gibi fiziksel aktivitelerin kalça ve bütün vücuttaki kemik mineral yoğunluğunun artmasına yardımcı olduğu rapor edilmiştir.

          Yürüyüş, en kolay ve riski en düşük egzersiz olduğu için, yaşlılar tarafından daha çok tercih edilmektedir. Aynı zamanda kardiyovasküler ve kas-iskelet sistemine doğrudan etki etme özelliği nedeniyle, tedavi amaçlı önerilen bir fiziksel aktivitedir.

          Menopoz sonrası, yürüyüşün etkilerini belirlemek için 33 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada, kadınlar 3 gruba ayrılmıştır. 1. grup anaerobik eşiğin üzerinde, 2. grup anaerobik eşiğin altında 7 ay, haftada 3 gün, 30 dakika treadmil çalışmışlardır. 3. grup ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışma sonucunda, kemik yoğunluğu üzerindeki olumlu gelişmelerin elde edilmesi için, en az 7 ay süreyle, haftada 3 gün, 30 dakika treadmille anaerobik eşiğin üzerinde bir hızda yürünmesi gerektiği bulunmuştur.

          Kemiklerin vücut ağırlığını taşıdığı egzersizler (yürüyüş, tenis, dans ettirmek, merdiven çıkmak gibi) düşük yoğunluklu aerobik egzersizler, kemiklerin güçlenmesi ve sağlıklı bir yaşam için en iyi fiziksel aktivitelerdir.

          Diğer önemli bir faktör olan beslenme de, egzersiz gibi osteoporozun önlenme ve tedavisi için önemlidir. Beslenme ve kemik kütlesi arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla, 136 sağlıklı menopoz sonrası kadının katılımı ile yapılan bir çalışmada, kemik mineral yoğunluğu ve vücut bileşimi ölçülüp değerlendirilmiştir. Sonuçta; kemik mineral yoğunluğu ve beslenme arasında belirgin bir ilişki bulunmuştur.

          Hem kadın, hem de erkeklerde iskelet sisteminin gelişmesi ve kemik yoğunluğunun devamı için ömür boyu yeterli kalsiyum alımı oldukça önemlidir. Kalsitonin, hormon desteği ve D vitamini ile tedavi edilen menopoz sonrası osteoporoz tanısı konan 82 kadının katılımıyla yapılan bir çalışmada, kadınlar tükettikleri kalsiyum miktarına ve günlük fiziksel aktivite sürelerine göre 4 gruba ayrılmışlardır. Sadece fiziksel olarak aktif ve diyetlerinde yüksek kalsiyum tüketimi olan (500 mg/gün’ den fazla kalsiyum) kadınlarda, istatistiksel olarak kayda değer oranda kemik yoğunluğu gelişimine rastlanmıştır. Sonuçta; günde 500 mg’ dan fazla kalsiyum tüketimi ve günde 45 dakikadan fazla yapılan fiziksel aktivitelerin kemik yoğunluğunda daha fazla artış sağladığı, kemik mineral yoğunluğundaki artışın sadece ilaç tedavisiyle sağlanamayacağı rapor edilmiştir.

          Kemik mineral yoğunluğuna etki eden önemli diğer etken ise; D vitaminidir. D vitamini direkt olarak güneş ışığına maruz kalındığında, deriden sentezlenmektedir. Günlük gereksinim 400–600 IU civarındadır. Menopoz sonrası ise, bu gereksinim 800 IU’ ye kadar çıkmaktadır.

          Cinsel aktivite kayıpları

          Yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan ruh halinde değişim, uyku bozukluğu, anksiyete, halsizlik, depresyon, cinsel istekte, vücut kütlesinde, kıllanmada, kemik mineral yoğunluğunda azalma ve vücut yağlanmasında artış ile meydana gelen tabloya erkeklerde “andropoz” adı verilmektedir. Kadınlarda ise, 35–59 yaşları arasında ostrojen ve progesteron azalmasına bağlı ortaya çıkan klinik semptomların tamamına “menopoz” denmektedir. Erkeklerde de testosteron düzeyi yaşlanmayla birlikte azalmaktadır. Bu azalmaya bağlı meydana gelen tablo kadınlardaki menopozun benzeridir. Ancak, erkekler de testosteron düzeyindeki azalma dereceli olarak daha yavaş meydana gelmekte, kadınlarda üreme menopoz sonrası mümkün olmamakta, erkeklerde üreme kapasitesi ileri yaşlarda bile devam edebilmektedir. Testosteron düzeyi açısından kişiler arasında farklılık bulunmaktadır. Yani yaşlılık sınırını aşmış her erkekte, aynı testosteron düzeyi yoktur. Her andropoz tablosunda testosteron düzeyi düşük değildir veya her testosteron düzeyi azlığında andropoz tablosu meydana gelmemektedir. Kadınlarda ise, her zamanhormonal tablo ile klinik bulgular paraleldir.

          Cinsel aktivite kapasitesindeki azalmanın bir nedeni de, fiziksel kapasitedeki azalmadır. Bu da sıklıkla erken yorulma ve dolayısıyla ilgi kaybının oluşmasından kaynaklanabilmektedir. Ayrıca psikolojik faktörlerin cinsel aktivitedeki rolünü de göz ardı etmemek gereklidir. Böylece; psikolojik sorunların çözümü ve düzenli yapılan fiziksel aktivitelerle korunan fizik yetenek sonucunda, ileri yaşlarda bu konudaki olumsuzluklar yok edilebilmekte veya azaltılabilmektedir.

          Vücut bileşimindeki değişiklikler

          Her on yıllık yaşam diliminde, aktif vücut dokusunun yaklaşık % 3-5′ lik bir bölümünün kaybı söz konusudur. İnsan vücudunda yağ depolanması kalıtımın yanısıra, egzersiz ve beslenme alışkanlığına bağlıdır. Yaşlanmayla birlikte, metabolizma hızının yavaşlaması ve azalan fiziksel aktiviteye karşın, devam eden eski beslenme alışkanlığı ile harcanamayan enerjiler vücutta yağ şeklinde depolanmakta ve ağırlık artışına neden olmaktadır. Kişi artan vücut ağırlığı nedeniyle tamamen hareketsizleşmekte, böylelikle işlevsel yetenekler iyice gerilemektedir. İlerleyen yaşa bağlı, kişide ağırlık artışı yağ doku artışının göstergesidir. Benzer bir görüntü 3 hafta yatak istirahatı yapan bir gençte de gözlenmektedir. Bu yağ dokusu artışı: hem görüntü, hem de fiziksel olarak, yaşlı kişinin genel görünümünü bozan önemli faktörlerden biridir. Kalıtım değiştirilmez olmasına karşın, yağ depoları beslenme ve egzersizle değiştirilebilmektedir.

          Yapılan bir çalışmada, halk arasından seçilen kişilerin katılımı sonucu beden kütle indeksi ile kardiyovasküler risk faktörleri, serbest zaman aktiviteleri ve beslenme arasındaki ilişki belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışma sonucunda; erkeklerde beden kütle indeksi (BKİ) (Ek 1), toplam kolesterol ve LDL (düşük yoğunluktakilipoprotein) arasında doğrudan bağlantı saptanmıştır. Her iki cinste de HDL kolesterolü (yüksek yoğunlukta lipoprotein) ile BKİ arasında ters orantı bulunmuştur. Fiziksel olarak aktif olmayan erkeklerde, yüksek BKİ dikkat çekici bulunurken, kadınlarda böyle bir durum gözlenmemiştir. Erkeklerde BKİ ile karbonhidrat, toplam yağ ve doymuş yağ asitlerinin alımı doğrudan ilişkili bulunurken, kadınlarda ise protein alımı ile BKİ arasında ilişki bulunmuştur. BKİ’nin yüksek oluşunun, yağın özellikle de doymuş yağ içeren besinlerin çok tüketilmesi ve serbest zaman aktivitelerinin az olmasından kaynaklandığı ve çok ciddi fiziksel ve ruhsal riskleri beraberinde getirdiği belirlenmiştir.

          Yaşlılarda obez ve bedensel olarak aktif olmamanın birçok ortak yönleri bulunmaktadır. Bu iki duruma bağlı olarak; daha yüksek mortalite, daha fazla kalp damar hastalığı, inme, kolon kanseri, tip 2 diyabet, hipertansiyon ve dislipidemi bildirilmiştir. Ek 2’de fiziksel aktivitenin yararları, ne kadar fiziksel aktivite yapılması gerektiği hakkındaki bilgiler bilimsel veriler ışığında özetlenmiştir.

          Yoğun bedensel etkinlik ile obezite arasında ters orantılı bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Bir çalışmada, 9 hafta süren dayanıklılık ile kuvvet yüklenmelerinin yaşlılarda vücut bileşimi üzerine olan etkileri incelenmiştir. Çalışmaya bilişsel ve bedensel olarak yeterli bireyler seçilmiştir. Egzersiz programından önce ve sonra olmak üzere bireylerin antropometrik ölçümleri yapılarak, egzersiz programı, dayanıklılık ve kuvvet geliştirmek üzere egzersizlerin yüklenme dozları bireylerin kapasitelerine uygun olarak ayarlanmıştır. Çalışmada, vücut yağının azaltılabileceğine ilişkin bulgular elde edilmiştir. Yaşlıları uzun süreli egzersiz etkinliklere yönlendirmenin, onların sağlığa ilişkin bazı risk etmenlerinden kurtulmalarını sağlayacağı sonucuna varılmıştır.