Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Toplum Destekli Polislikte Yeni Bir Model…

image002

Günümüzde toplum üzerinde etki yapma gücüne sahip girdiler önceki dönemlerle kıyaslanamayacak düzeyde artmıştır. Bunlardan; hızlı kentleşme, göç ve teknolojik büyüme çok büyük bir sosyal değişimlere neden olmaktadır. Bütün bu gelişmeler sosyal dokuyu derinden etkilemektedir. Buna bağlı olarak toplum bir yandan yeni suç tipleriyle tanışırken, diğer yandan da suçların sert yükselişlerine tanık olmaya başlamıştır. Değişimin güzel görünen yüzü itibarıyla daha rahat bir yaşam sunulduğu zannedilmektedir. Diğer yandan da insanlar, daha mutsuz bir ortama doğru sürüklenmektedir. Dolayısıyla günümüz dünyasında insanların kendilerini emniyette hissetmeleri; yani güvenlik algısı geçmişle kıyaslanamayacak derecede çok büyük önem kazanmıştır.

Güvenlik algısının oluşumunda önceleri aile, akraba ve şehir kültürü çok önemli bir yere sahipti. Günümüz modern yaşam tarzı ise insanların hem motorize olmalarına yol açmış hem de bireyselliklerini ön plana çıkartmıştır. Böylece daha karma bir yapı meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak, daha öznel olan klasik faktörler, yerini devletin koruyucu kimliğine bırakmışlardır. Haliyle güvenlik stratejileri de bir yandan sosyal öngörülere dayalı, diğer yandan da toplumsal olma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştır. Sosyal hayata uyarlanamayan kurumlar ne kadar dinamik bir yapıya sahip olsalar da zamanla aktivitelerini yitirmek zorunda kalırlar. Zamanla da gereksiz bir kurum haline dönüştüğü algısı bile oluşabilir. Nitekim buna çarpıcı örnek olarak Çarşı ve Mahalle Bekçilerini verebiliriz. Polisin tarihi incelendiğinde Çarşı ve Mahalle Bekçileri toplumsal yönleriyle göze çarpar. Buna rağmen, Osmanlıdan miras kalan Çarşı ve Mahalle Bekçiliği çok uzun ömürlü olamaz. Hemen akla şu soru gelebilir: Kurum bu kadar toplumsaldı da neden sona erdirildi? Acaba bu köklü kurumun sosyallikleri öne çıkartılarak modernize edilemez miydi? Neden sosyal hayatın gelişmelerine yenik bir kurum haline dönüştü? 

Devletler klasik anlamda varlıklarını kolluk teşkilatlarının güçleriyle hissettirmektedirler. Hatta kamusal gücün korumacı şemsiyesi kolluğun hizmet sunumuna göre şekillenmektedir. Haliyle günümüz demokratik anlayışına göre iç güvenlik, daha önem verilir bir konuma yükselmiştir. Bir yandan da polisin hizmetleri daha değerlendirilebilir, tartışılabilir, eleştirilebilir olmuştur. Çok daha fazla hassas dengeler üzerinde kurulmuştur.  Böyle bir konjonktürde polise geleneksel olmayan toplumsal güvenlik politikaları üretme rolü verilmiştir. Çünkü geleneksel politikalarda toplumun hızlı değişiminin aksine, statik bir hizmet anlayışı söz konusudur. İnsan gücüne dayalı bir hizmet anlayışı daha baskındır. Dolayısıyla günümüz dünyasında, stratejik düşünceye dayalı politikalar daha fazla kabul görmektedir. 

Batı ülkelerinde polislikle ilgili reform talepleri bizden çok daha erken dönemlerde başladı. Buna yol açan en önemli etken ise batı toplumunun yaşadığı sosyal olaylardı. Endüstrileşme ve buna bağlı düzensiz göçün yol açtığı sosyal sorunlar bunda çok etkili oldu[1]. İkinci dünya savası sonrası, savaştan kaynaklanan yoksulluk suç üzerinde çok daha fazla etkili oldu ve uzun yıllar suçların ani yükselmesinin nedenleri tartışıldı. 

Farklı kültürel değer taşıyan ülkeler her ne kadar birbirlerine paralel sosyal deneyimler yaşasalar da; çözüm politikaları belirlenirken ulusların kendi dinamikleri daha etkin olmaktadır. Dolayısıyla ülkelerin toplumsal değerleri ve tarihsel birikimleri göz ardı edilemez en büyük argümanların başında gelir. Toplumsal güvenlik stratejilerinde önem verilen temel ölçü, doğal ve benimsenebilecek ölçütte olmalarıdır. Örneğin polisin yetki yada  nüfuz artırımından daha ziyade olayları çözümleyici rolü sosyal talebe çok daha uygun, genel bir kriterdir. Doğal olarak sözü edilen bu ana yelpazenin kuşattığı politikalara öncelik verilmesi gerekir. 

Toplumsal beklentilere cevap verebilecek sosyal analizler ve tarihsel süreçte uygulanan ulusal model deneyimlerine dayalı politikalar üretilmesi çok önemlidir. Her iki faktörün birlikte ele alınmasıyla, daha toplumsal modellerin belirlenmesi ve hatta mevcut sistemlerin reformize edilebilmeleri mümkündür.

Toplumsal yapıya dayalı güvenlik politikalarında toplumsal dinamikler önemli değişkenlerin başında gelir. Örneğin teröre dayalı iç göçle Mersin ve İstanbul gibi illerimizde bugün için çok büyük sosyal sorunların oluşmasına zemin hazırlanmıştır. Buna yol açan temel neden ise göçün iyi yönetilememiş olmasıdır. Zira, sadece suç göstergeleri üzerine oluşturulan güvenlik politikaları sübjektif bir bakış açısına yol açmaktadır.  Sosyal öngörülere dayalı bir perspektif suçların önlenebilmesi için çok daha önemlidir.

Batıda reform talepleri ele alınırken suç korkusu üzerine yapılan çalışmalar dikkat çekicidir. Bu çalışmalarla elde edilen veriler; poliste yapılmak istenen reform hareketleri konusunda çok önemli ipuçları vermiştir. Hatta suçların azalmasına rağmen algının değişmediği gerçeğiyle bile karşılaşılmıştır[2]. Böylece güvenlik algısı üzerine çalışmalara çok daha fazla ağırlık verilmesi gerektiği inancı doğmuştur. İşte Toplum Destekli Polislik bu çalışmalar neticesinde doğmuştur. Bugün batıdan esinlenerek, bizde de uygulanmaya çalışılan Toplum Destekli Polislik kamuoyunda başarılı bir çalışma olarak nitelendirilmesi sosyal öngörülere dayalı olmasından kaynaklanır.

Toplum Destekli Polislik geleneksel polisliğe yeni ilaveler yüklemektedir. Ancak uygulanmakta olan sistemin bir kurtarıcı simit gibi algılamak da çok büyük bir saplantıya yol açar. Çünkü batı dünyasında bile Toplum Destekli Polisliği olumsuz yanlarıyla tartışmaktadır. Bizde de fahri trafik müfettişliği, huzur toplantıları gibi Toplum Destekli Polislik örnekleri yanında; bireysel ataklarla sergilenen olumlu polisiye uygulamalarının yıllardan beri sergilenmekte olduğu bilinmektedir. Dile getirdiğimiz bütün bu olumsuz yaklaşımımıza rağmen Toplum Destekli Polisliğin güvenlik teşkilatına yepyeni kurumsal bir bakış getirdiğini de söylemek gerekir. Zira statik yapıda olan toplumun saklı gücünün keşfi konusunda kurumsal bir yaklaşım sergilenmiştir. Sanırım asıl mesele; rasyonel bir sosyal analizle toplumumuz ve polis teşkilatına en uygun ampirik sistemin belirlenebilmesinde saklı olduğu inancımı özellikle vurgulamak istiyorum. Bu konuda yeterince bilimsel çalışmaların yapılmadığını ve yapılması gerektiğini söylemek mümkündür. Bu çalışmalar göstermektedir ki;  geleneksel polislik sorgulanmaktadır. Yani isanları güvenlik anlamında daha doyuma ulaştırabilecek sosyal kurum kimliğine ihtiyaç olduğu aşikardır. Çünkü dile getirilen bütün bu çalışmalar bu gereksinimi ortaya koymaktadır. Asıl sorun bu konuda neler yapılması gerektiği konusunda daha rasyonel karar verebilmekte saklıdır. Kurumsallaşmanın sosyal etkileri ele alındığında bu konudaki ulusların kendi sosyal deneyimleri çok önemlidir. Konuyu yalnızca batı ülkelerindeki uygulama olarak ele almak eksik bir anlayışı nitelendirir. Çünkü konunun sosyal boyutunun yol açacağı etkiler çok daha önemlidir. O yüzden böyle bir araştırmada,  sosyal araştırmacıların yanında kesinlikle tarihçilerin de yer alması gerekir. Çünkü bütün sosyal kurumların kimlikleri, geçmişlerinden bugüne kadar olan zaman dilimiyle nitelendirilir. Geçmişleri göz önüne alınmadan ele alınan kurumların toplumsal yönü, sosyal dokuda yeterince ilgi göremeyebilir. Ya da yeterince verim elde edilemeyebilinir. Peki biz Toplum Destekli Polisliğe yönelik nasıl bir çalışma içinde yer almışız? Neler yapmışız? 

Ülkemizde, Toplum Destekli Polislik Avrupa Birliği süreci çerçevesinde Twinning (Eşleştirme) Projesi olarak, İspanya’yla işbirliği halinde uygulanmaktadır. Proje 2006 yılından bu yana Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Dairesi Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. Projeye ilk olarak Toplum Destekli Polisliğin Türkiye Modeli oluşturularak başlanılmıştır. 10 pilot ilimizde Toplum Destekli Polislik Büro Amirlikleri kurulmuştur. Ardından da 600 personele Toplum Destekli Polislik Temel Eğitim Kursu verilmiştir[3]. Toplum Destekli Polislik hizmetlerinin gerekçesi olarak; toplumun güvenlik talebine göre şekillenen bir anlayışın polisiye hizmetlerde yaşama geçirilmesi olarak nitelendirilmektedir. Ancak proje hayata geçirilmeden önce toplumun güvenlik talepleri konusunda nasıl bir sosyal analiz yapılmıştır? Hedeflenen çalışmalara yönelik olarak polis alt kültürünün yaklaşımı nasıldır? Analiz edilen veriler nelerdir? Varılmak istenen hedef nedir?

Güvenlik sorunu üzerindeki yeni arayışların olması kurumsal dinamikliğin önemli bir göstergesidir. Ancak yeni arayışların toplumsal veriler üzerine oturtulması gerektiği hassasiyetini özellikle vurgulamak gerekir. Pilot bölgelerle başlanmasının mantığı da budur. Suçların yoğun olduğu kentlerdeki kontrol edilemeyen suç grafiği heterojen yapıya sahip insan topluluğuna karşı geleneksel yöntemlerin yetersizliğini zaten ortaya koymuştu. Göç örneğinde olduğu gibi; bunun yalnızca bir nüfus hareketi olarak algılamak eksik bir yaklaşımı nitelendirir. Çünkü bu hareketin kaynağını oluşturan demografik özellikler, ekonomik ve toplumsal değerler suçun kendisinden çok daha fazla önem taşır. Bu problemlerin çözümü konusunda da toplum normuna dayalı formüllerin üretilmesi gerekir. 

Günümüz bütün demokratik toplumlarında halkın desteğini alamayan güvenlik hizmetlerinin başarılı olabilmeleri olanaksızdır. Ülkemizde 1990’lı yıllara kadar poliste daha geleneksel bir yapının baskın olduğu göze çarpar. 1980 öncesi toplumsal ve sosyal olaylar polisi kendi kabuğu içine itmiştir. O dönemde gerek kurum içindeki hesaplaşmalar ve gerekse de toplumun topyekun politize olması polisi mesleki anlamda dışa kapalı bir kurum haline dönüştürmüştür. 1980 askeri harekatı polisteki gelenekselliği daha da artıran bir değişim yaşatır. 1990’lı yıllardan sonra demokratik algı daha çok özümsenmeye başlanır. Polis daha sosyal bir kurum niteliğine kavuşmaya daha sonraki yıllarda başlar. Demokratik gelişmeyle polis teşkilatının kurumsallaşması arasında çok net bir korelasyon vardır. Polis artık kendi sorunlarıyla uğraşabilecek fırsatı da bu dönemlerde yakalar. Hatta bu yıllarda Toplum Destekli Polisliğin kişisel ataklarla yapıldığı görülür. Zamanla toplum nezdinde daha kabul edilebilir bir sistem olduğu kişisel başarılarla fark edilmeye başlanır. Örneğin şehit edilen Diyarbakır İl Emniyet Müdürünün çalışmaları buna çarpıcı bir örnektir. Bireysel çabalarla ortaya konulan bu örnekleri daha sonraki yıllarda çoğaltmak mümkündür. Suç önlemeye yönelik gelenekselliğin dışındaki çabalar polisin çalışmaları arasına yavaşça girmeye başlar. Bir yandan da yeni kavramlarla tanışılır. Örneğin güven timleri ve yunuslar gibi önleyici faaliyetler toplumda popüler bir etki görür. 1990’lı yıllarda yurt dışına dil öğrenme ve akademik çalışmalar yapmak için rütbeli amirler gönderilmeye başlanır. Aslında bu göze çok çarpmayan, ama kurumsal zihniyetin oluşumunda çok önemli bir adımdır. Çünkü polis teşkilatında yukarıdan aşağıya doğru olan hiyerarşi düzeni vardır. Dolayısıyla amirlerin bakış açılarıyla oluşan mesleki algı tabana doğru şekillenmeye başlar. Artık yavaşça poliste entelektüel bir kurum zihniyeti oluşmaya başlamıştır. 2000’li yıllarda özel güvenlik teşkilatlarıyla kamu güvenlik algısına yepyeni bir boyut getirilir. Ancak özel güvenlik kar amaçlı kurumsal bir yapı olduğundan, belirli bir alana yönelik hizmet vermektedir. Toplumun her katmanına yönelik değildir. Görev anlayışında tamamen ticari kaygı vardır. Hizmet verdiği kesimi mutlu etmek zorundadır. Çalışanların iş güvenceleri yoktur. İşverenin çalışanı istediği zaman kapı önüne koyması mümkündür. Ama ortaya çıkardığı zihniyet değişikliği güvenlik algısı üzerinde yenilikçi kurumsal bir etki doğurur. Yine aynı dönemde Ceza Muhakemeleri Kanunun yürürlüğe girmesiyle polisin sahip olduğu bir kısım yetkiler ellerinden alınır. Büyük bir memnuniyetsizlik doğar. Ancak bu memnuniyetsizliğin kurum kimliğine yansıması hiçte böyle olumsuz olmaz. Artık yavaşça poliste profesyonel bir eğilim artmaya başlar. Geleneksel polislik anlayışıyla görevin yürüyemeyeceği bilinci oluşur. Polis artık yasanın verebileceği yetki dışındaki demokratik gücünü keşfetmek zorundadır. Sahip olduğu teknolojik imkanlar sahip olduğu gücünü pekiştirir. Polis artık daha teknik çalışmak zorundadır. Bunda başarılı da olur. Diğer yandan PKK’ya karşı verilen mücadelede önemli bir deneyim sahibi de olur. Bu dönemde polisin eğitimi alanında büyük ataklar yapılır. Yani son yirmi beş yılda yaşanan değişim polisin vizyonuna çok büyük bir değer katar. Hatta birçok ülke tarafından örnek alınabilecek bir model haline gelir.  Bu adım da hem mesleki özgüveni artırır, hem de profesyonelliği zorlar. 

Bugün bakış açısı daha geniş bir perspektiften olayları değerlendirebilen kurumsal zihniyet oluşmuştur. Nitekim Toplum Destekli Polislik böylesi bir zamanlamada polis teşkilatının uygulamaları arasına hızla girmiştir. Oysa Toplum Destekli Polisliğin kavramsal boyutu spesifik olarak belirli bile değildir. İçi tam ve net olarak doldurulamamıştır[4]. Batı ülkelerinde bile farklı uygulamaların varlığı dikkat çekicidir. Örneğin ABD’de hâlen uygulaması devam eden yapısıyla Şerif uygulaması vardır. İngiltere’de mahallelerde oluşturulan Toplum Destekli Polislik hizmet birimleri bulunmaktadır. Japonya’da halka hizmet götürme felsefesinden hareketle oluşturulan polis başvuru noktaları göze çarpar. Belçika’da da yerleşim yerlerine göre teşkil edilen görev alanları bulunmaktadır[5].  Literatürde yer almasına rağmen, uygulamada çok net bir tanımı olmaması dikkat çekicidir. Hatta birçok çalışma bile Toplum Destekli Polislik çatısı altına alınmak istenmektedir. O yüzden birbirinden farklı uygulamaların olması çok doğaldır. Çok kısa bir tanım olarak toplumun güvenlik gereksiniminin, toplumsal tabana göre üretilen hizmet olduğunun söylenebilmesi mümkündür. Problem çözümünde vatandaşlar yardımcı olmaktan daha çok, kaynak olarak kullanılır. Vatandaş problemlerin çözümü konusunda polisle birlikte çaba sarf eder. Denemelerle elde edilen başarılı uygulamalara dayanılarak modern polislikte popüler bir sistem haline dönüşür. Problem odaklı polislik gibi anlayışları altında barındırır. Böylece polis daha sosyal bir kurum kimliğiyle öne çıkar. 

Böyle sistematik yapıya sahip olan bir kurumun, suçların işlenmesinin önlenmesindeki nasıl rol oynadığının tespiti çok önemlidir. Dolayısıyla bu konudaki bilimsel çalışmalara gereksinim vardır. Hatta Toplum Destekli Polisliğin kentleşme ve bireylerin özellikleri itibarıyla suç üzerindeki etkilerinin saptanması gerekir. Belki bazı kitle yada kentlerde başarılı olurken, bazı yerlerde de aynı başarıdan söz edilemeyebilecektir. Dolayısıyla kaynak kullanımı konusundaki önlemlerin yeniden gözden geçirilmesi konusunda o fırsatın yakalanması da gerekmez mi?  Bu verilere dayanarak mevcut sistemin suç üzerindeki etkisi açısından daha gerçekçi hükümlerin verilebilmesi mümkündür. Aksi takdirde sadece varsayımlara göre hareket edilmeyle karşı karşıya kalınacaktır. 

Güvenlik stratejisinde toplum destekli polisliğin, kendi kültürel değerlerimizle yoğrularak revize edilmesi gerektiği inancını taşımaktayız. Bu kapsamda ortadan kaldırılan Bekçilik sistemi, muhtarlığın yapısı ve mahallenin konumu gibi aktörlerin yeni baştan ele alınması gerektiğini düşünmekteyiz. O halde akla ilk olarak şu sorular gelebilir: Toplum destekli polisliğin bekçilik sistemi üzerine oturtulabilmesi mümkün müdür? Madem o kadar sosyal bir kurumdu da neden kaldırıldı? Tarihteki işlevi neydi?

Her ulusun kendi sosyokültürel ve birey psikolojisi göz önüne alınarak polisiye uygulamalarının belirlenmesi gerekir. Çünkü güç kullanımının toplum tarafından da meşru nitelendirilmesi gerekmektedir. İşin yasal boyutundan daha çok, sosyal boyutu günümüzde çok daha fazla önem kazanmıştır. Güvenlik politikalarında temel bakış açısının buna göre şekillenmesi gerekir. Nitekim tarihsel açıdan irdelendiğinde, Bekçiliğin Osmanlıda toplum destekli polisliğin çekirdek bir oluşumu olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu yüzden toplum destekli polisliğin dönemin koşullarına bağlı olarak, batıdan çok daha önce bizde uygulandığı söylenebilir. Bu model revize edilerek, toplumumuza özgü kurumsal yapının tarihte kök salmış filizleri üzerine modern bir sistemin oturtulması mümkün olabilirdi. 

Yönetsel açıdan irdelendiğinde, toplum destekli polislikte yerelleşmenin yapısal olarak var olduğu görülür. Nitekim bekçilik sistemi de merkeziyetçi yapının kırılganlığı üzerine kuruludur. Bekçilerin yöre insanı olmaları da hizmetin sunumu konusunda çok daha fazla doğal bir yapı içinde olmalarına yol açmıştır. Nasıl geçmişte bekçi mahalleye ait temel aktörlerden biri ise, yine bu kabul edilebilir sistemin reformize edilebilmesi mümkündür. Böylece kolluğun topluma daha da çok yakınlaştırılabilmesi mümkün olabilecektir. Katılımcı ve karma bir yapı sistematize edilecektir. Toplum destekli polisliğin önündeki en önemli sorunlardan biri polise duyulan ön yargılardır. Yine bu çalışma çerçevesinde polisin diğer kamu, özel kurumlar ve kişilerle işbirliği içinde çalışması öngörülmektedir. Suç sujesi olarak mağdur da sosyal bir birey olarak muhatap alınır. Altında komşuluk gözetimi gibi polisiye uygulamalara ağırlık verilir. 

Kültürel değer yapımız irdelendiğinde bekçiliğin daha toplumsal olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Psikolojik olarak Koruyucu ana-babayı simgeler. Kırk yıl öncesini yaşayanlar, bekçilerle ilgili hatırlayacakları ilk olgu kuşkusuz düdüklerinin sesi olacaktır. Düdüklerinin gür ve melodili sesi kimseyi rahatsız etmezdi. Bilakis güven verirdi. O ses mahallenin emniyette olduğunun tiz bir çığlığıydı. Mahalleli o sesle kendilerinin huzurda olduklarını hissederlerdi. Suç işlemeye yeltenen kişiler için de o ses kara bir kabustu. 

Günümüzde güvenlik algısının oluşumunda güvenlik güçlerinin halkın örfü, gelenekleri, adetlerine yaklaşımlarının önemli bir güç olduğu bilinmektedir. Bu güç kanaat önderlerinin toplumu sürükleyiciliğinde rahatlıkla hissedilir. Kanaat önderleri topluma sosyal mesajları veren ve sosyal olayları halkın anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan kişilerdir. Kendi gruplarının bütün özelliklerini hem taşırlar, hem de yaşarlar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkin yapıları vardır. Yaptıkları ve söyledikleri halk tarafından çoğu zaman sorgulanmadan bile benimsenir. Nitekim günümüzde kanaat önderlerinin güvenliğin sağlanmasındaki etkileri sıkça dillendirilmektedir. Hele iletişim organlarının hız kazandırdığı dünyamızda bu gücün hareket kabiliyeti daha da artmıştır. Bekçiler de yaşadıkları toplumun bir parçasıdırlar. Toplumsal örfü yaşamaları kabul edilebilirlik açısından çok önemli bir avantajdır. Halkla ve kanaat önderleriyle iletişim kurabilecek çok önemli bir köprü konumuna sahiptirler. 

Geçmişimizde bekçiler çalıştığı yörede doğmuş ve o yöresel kültürle yoğrulmuş kişilerdi. Dolayısıyla kültürel değerlerin sürükleyici halk gücüne sahiplerdi. Dönemin sosyal yapısı itibarıyla mahalledeki gücü temsil ettiğinden halk tarafından itibar görürlerdi. Mahallesinin sosyal alandaki çok önemli bir temsilcisiydi. Statü olarak önemli bir itibarı vardı. Ortaya çıkan ihtilaflarda sulhun sağlanmasında sözü dinlenen kişilerden biriydi. Emniyetin eli, koluydu. Taraflar daha karakol aşamasına gelmeden, ana kucağı gibi kucaklayan sağlam bir köprüydü. Hatta bazı olaylar karakola intikal bile etmeden bekçi tarafından barıştırılarak çözülebilmekteydi. Mahallede çok rahat ulaşılabilen kişilerden biriydi. Dolayısıyla polisle kıyaslandığında daha toplumsal bir aktör olduğunu rahatlıkla ifade edebilmek mümkündür. 

  Bir ellerinde fener, diğer ellerinde de ucu demirli, kalın ve uzunca bir sopa ile sabaha kadar sokakları dolaşırlardı. Sırtlarında uzun aba, baslarına da barata adı verilen çuhadan yapılma, ucu kıvrık ve uzunca bir külah giyerlerdi. Orta yasın üstünde ve her bakımdan güvenilir kimseler arasından seçilmelerine özen gösterilirdi. Mahalle bekçilerinin Ramazan gecelerinde davul çalıp sokak sokak dolaşarak halkı sahura kaldırmaları da eski kent yaşamının canlı yönlerinden biriydi. Türk halk edebiyatının ilginç örnekleri arasında yer alan bekçi manileri, bu dolaşma sırasında okunurdu. Bekçi manileri kent yaşamının türlü yönlerini mizahlı bir biçimde yansıtırdı[6].

Edebiyatımızda bile bekçinin güvenlik olgusu üzerindeki rolü polise göre daha toplumsaldır. Örneğin, Orhan Kemal’in eserlerindeki Bekçi Murtaza’nın gözlerimi kaparım vazifemi yaparım sözü belleklerde yer etmesi bunun önemli bir göstergesidir. Bekçi Murtaza görev aşkı yüzünden kızının ölümüne bile göz yumar. Sen-ben yok, biz varız mantığını sergileyen örnek bir karakterdir. Murtaza tam bir halk adamıdır. Anadolu insanının saf ve temizliğini Murtaza’da hissetmek mümkündür. Günümüz sinema ve tiyatrosunda bile örnek karakter olarak bekçinin toplumdaki yerini ifade etmek mümkündür. Ama karakter olarak polise de aynı rolün verildiğini söyleyebilmek mümkün değildir.

Osmanlıda Bekçilik tamamen yerel bir hizmetti. İmamlar ve muhtarlar seçerlerdi. Maaşları da mahalleliler tarafından ödenirdi. İhtiyar heyetine bağlı hizmet yürütürlerdi. Dolayısıyla mahalle tarafından bekçilerin hizmetleri denetlenirdi. Birden fazla bekçi olması halinde mahalle bölüştürülürdü. En kıdemlisi bekçi başı olurdu. Hizmet alanları sadece güvenlikle sınırlı değildi. Doğum, ölüm, düğün gibi törenlere de yardımcı olurlardı. Kiracılara destek olma görevleri bile vardı. Yangınlarda aktif rolleri vardı.  Kısaca mahallenin gediklisiydi. 

Bekçilik asayişi sağlamanın en etkili ve en toplumsal kademesini oluşturuyordu. Sokak güvenlik uzmanı gibi çalışıyorlardı. Sokağa yerleşmiş olmalarının gereği olarak mahalle sakinlerini en iyi tanıyan konumundaydılar. Başka bir ile atanma gibi kaygıları yoktu. Mahallelileri ezbere bilirlerdi. Sorunlu kişilikleri bellerler, herhangi rahatsız edici olayı önlemek için mahalleye anında göz kulak olurlardı. 

2.Mahmut zamanında 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesiyle kasaba ve şehirlerde her elli haneye bir mahalle zorunluluğu getirildi. Bekçilerin sorumlulukları mahalle muhtarlarına verilmişti. İhtiyar meclislerine de basit davalara bakma yetkisi verildi. Bu düzenleme yargı sürecinin süresinin kısaltılmasına da çok büyük katkı sağlamıştır. 

1914 yılında çıkartılan Bekçiler hakkındaki kanunu muvakkat ile bekçilik zorunlu bir kolluk hizmeti haline getirildi. Atamaları İstanbul’da İl Emniyet Müdürünün, illerde de en büyük mülki amirin onayıyla olması hükme bağlandı. Osmanlı’da daha sosyal olan bu kurum Cumhuriyet döneminde sadece güvenlikle sınırlandırıldı. Aylıklı hale getirildi ve karakollara bağlandı. Hukuki statü olarak da yardımcı zabıta olarak nitelendirildi.  1966 yılında Çarşı ve Mahalle Bekçileri kanunu çıkartıldı. Buna göre genel kolluğa yardımcı hale getirilmişti. Bir yıl sonra da bazı hükümleri tekrar değiştirildi. 1980’li yıllarda devriye hizmetlerinde motorize ekipler öne çıkmaya başladı. Aslında yaygınlaşan bu uygulama bir yandan da polisi halktan kopartıyordu. Zira, yaya devriyeler daha ikinci planda kalmaya başlamıştı. Bekçiler de gece çalışmaları gerekirken alınan onayla, çaycılık, evrakçılık, bahçıvanlık, kalorifercilik, şoförlük gibi geri hizmetlerde istihdam edilmeye başlandılar. Zaten her geçen yıl sahip oldukları misyondan uzaklaştırılmışlardı. Yavaşça güdük bir teşkilat haline gelmişti. Polisle olan hukuki yapılarında da bu ayırımı görebilmek mümkündü. Nitekim yaptıkları iş güvenlik hizmeti olmasına rağmen, emniyet hizmeti sınıfından dahi sayılmıyorlardı. Yıpratıcı bir hizmet yapmalarına rağmen, yıpranma, fiili hizmet zammı, ek gösterge gibi haklardan da mahrumlardı. Bu ayırım 1983 yılına kadar devam etti. Bu tarihte yapılan yasal bir düzenlemeyle bu haklarına kavuşabildiler. 1994 yılında Emniyet Genel Müdürlüğünün yaptığı bir anket çalışmasına dayalı olarak sosyal gelişmenin erittiği bir kurum olarak nitelendirildi. Bu inanca bağlı olarak da bir daha yeni personel alımı da yapılmadı.  Var olan bekçiler de yardımcı hizmetli olarak temizlik gibi hizmetlerde çalıştırılmaya başlanıldı. Bekçiliği aslında baskın olan merkezi idare eritmişti. Bugün poliste devriye hizmetlerinde yayanın motorizeden çok daha etkili bir hizmet olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

Günümüz polisinin idari yapısında kırılganlığı sert olan merkezi  bir otorite hakimdir. Bunu tamamlayıcı yerel güçlere gereksinim olduğu inancını taşımaktayım. Böylesi kolektif bir yapı aynı zamanda mevcut güçleri de dengeleyici bir unsur oluşturacaktır. Bilgi ve teknik donanıma sahip bekçi teşkilatının mahalle güvenlik uzmanı haline dönüştürülmesinin uygun olacağı kanaatini taşımaktayım. Sosyal dokuya uygun olarak örgütlenebilecek böylesi bir kurumun aynı zamanda suç korkusunu azaltıcı bir sinerji yaratacağı da kaçınılmazdır.

Konu daha geniş bir yelpazeden de ele alınabilinir. Zira demokrasinin gelmekte olduğu hedef olarak yerel güçler her geçen gün önlemlerini daha da artırmaktadır. İşte bu noktada toplum destekli polislik uygulamalarıyla yerel ihtiyaçlara yönelik güvenlik politikalarının üretilmesi gerektiğini ifade etmek mümkündür. Ancak günümüzde bu konuda ileri sürülen sistemler batı ülkelerinden adapte edilen uygulamalardır. Oysa geçmişimizde uygulanan bekçilik sistemi modernize edilerek mahalle ölçekli kullanılması güvenlik alanındaki bu boşluğu çok daha kolay doldurabilirdi. 

Böylesi bir yapının öngörülmesi halinde mahallenin de yeni baştan revize edilmesi gerekir. Çünkü günümüz toplumunda en küçük iskan birimi mahalledir. Mahallenin muhtarı yerel bir yönetici gibi algılanmasına rağmen, gerçekte merkezi yönetimin bir görevlisidir. Çünkü kanunla birçok görevler verilmiş olmasına rağmen, hiçbir yetkisi yoktur. Tüzel kişiliğe de sahip değildir. Dolayısıyla mahalleyi temsil ettiğinin söylenebilmesi asla mümkün değildir. Oysa seçimle işbaşına gelen muhtarların demokratik ilke pratiklerin yapılabileceği yönetsel bir birim olması gerekirdi.

Osmanlı döneminde mahallede güçlü bir sosyal kontrol mekanizması kuruluydu. Mahalleli birbirlerine karşı kefil olmak zorundaydı. Hatta bu kolektif yapı o kadar ileriye götürülmüştü ki; suçun faili bulunamadığı takdirde bedelini mahalleli kendisi ödüyordu. O yüzden ahlakıyla kötü tanınan kişiler mahalleden ihraç etme yetkisine bile sahiplerdi. Alınan bu karar kadı tarafından onaylatılırdı. Dolayısıyla mahallede bir otokontrol sistemi kurulmuştu. Sistem, mahallede bir aidiyet duygusunu da ortaya çıkartmıştı. 

Günümüzde hizmetlerin yerelleşmesi tartışılırken, diğer yandan da mahallenin seçimle iş başına gelen muhtarlığın sadece isme dayalı bir hizmet olarak yürütmeleri bir çelişki değil midir? Şehirdeki yerel yöneticilere bir baskı grubu oluşturacak bir yapının mahallenin içinde var olması gerekmez mi? Kuşkusuz hizmetlerin yerel düzeyde desteklenmesi, takip edilmesi ve gerçekçi talepler konusunda ısrarcılıklarını sağlar. Güvenlik, temizlik, çevre, sağlık ve eğitim konularında bir sinerji yaratılabilinir.  Mahallenin hem yerel yönetim açısından hem de güvenlik açısından irdelenmesinde gereklilik vardır. Aksi takdirde muhtarlıkların günümüzdeki mahalleli üzerindeki etkinliğinin tekrar tartışılması gerekir! 

Güvenlik açısından irdelediğimizde Komşu Kollama gibi Toplum Destekli Polis uygulamalarını geliştirme çabası vardır. Nitekim bu uygulama örneklerinin batıda üretildiği bilinmektedir. Hatta Toplum Destekli Polisliği batı dünyası uzun uğraşıların ardından keşfettiğini söylemek de mümkündür. Ancak biz benzeri uygulamaların kendi değerlerimiz arasında tatbik edildiğini görebilmekteyiz. 

Cumhuriyetten sonraki dönemde de bekçilik sistemi sosyal yapıya uygun şekilde modernize edilebilirdi. Bu yapılmadığı gibi, merkezi otoritenin baskısıyla her geçen gün daha da pasifize edilmiştir. Bugün için üretilebilecek güvenlik modellerinin sosyal yapımıza uygunluğu çok önemlidir. Zira toplum tarafından kabul edilebilirliği pekiştirici bir unsur olacağı kaçınılmazdır.  Her ne kadar bekçilik sistemi sona erdirilmiş olsa dahi edebiyatımızda hala devam ediyor olması doğallıklarının da açık bir göstergesi değil midir? Dolayısıyla bekçi teşkilatının ve mahalle muhtarlıklarının kurumsal yapıları tekrar gözden geçirilerek, model oluşturma çabalarının önemli bir adım olabileceği inancını taşımaktayız. Hele globalleşen günümüz dünyasında bize özgü modellere ihtiyaç vardır. Böylesi çalışmaların transferleri de kendi hinterlandımızı daha geniş bir coğrafyada etkili kılabilecektir. Bunun için toplumsal analizlere ve tarihsel süreçteki deneyimlerin imbiklenerek ele alınması gerektiği ümit ve inancını taşımaktayız. 


[1] Güven Şeker, Polisin Kent Güvenlik Uygulaması ve Yönetim Modeli, Dokuz Eylül Üniversitesi Doktora Tezi, s.13.

[2] a,g,m. s 49-50

[3] http://www.asayis.pol.tr/tdpdefault.asp, Toplum Destekli Polislik (TDP)

[4] Doç Dr Recep GÜLTEKİN, Dr  Sebahattin GÜLTEKİN, Türk İdare Dergisi, Toplum Destekli Polislik Sorun mu Çözüm mü?

[5] http://www.asayis.pol.tr/tdpkavram.asp

[6] Şeker a,g,m. s 257