Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Şurta, Şehr-i Emin,Şahne, Fityan, Kutval,,, ve Polis

image003

       Başlıkta zikredilen isimler; ortaçağda Emevî, Abbasî ve İran-Sasani   devletlerinde polis hizmeti veren görevlileri kapsayan Farsça, Arapça ibarelerdir. Günümüzde mesleğimizle ilgili araştırma ve çalışmalarda genellikle Batı ülkeleri referans alınır. Uzun zamandır bilgiyi, teknolojiyi elinde tutan ve teşkilâtımızın kuruluşunda; en başta isim olmak üzere model alınan Avrupa ülkelerini elbetteki göz ardı edemeyiz. Ancak antikiteden beri var olan ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk toplumunun zabıta tarihini 160 yıl ile sınırlayamayız. Yapmaya çalışacağımız şey; 750’li yıllardan sonra İslâm alemine dahil olduktan sonra geçirdiği değişim ve etkilerinin izlerini yakalayabilmek çabası olarak algılanmalıdır. Çünkü her nehir aktığı  yatağın ve geçtiği yörenin özelliklerini taşır. Neden İslâm?

       Kuşkusuz Türk’ler İslâm dinine girmeden önce de güvenlik hizmetlerinden sorumlu birimleri vardı. Örneğin; tarhan ve tigin denen genel valiler emrinde asayişten sorumlu “yargan”lar yanında, küçük garnizonlarda “sad”, “tudun” ve “sübaşı”lar bu görevi yerine getiren askerî makamlardı. İslâm’ın kabulüyle bu görevler tamamen ortadan kalkmamış zaman içerisinde etkileşim ve değişime uğramıştır. Din, uhrevî alemi ve inanç sistemini konu alan bir kurum olması yanında pratikte; yargı, yürütmeve yasama faaliyetlerini de etkilemektedir. (Henüz laîklik kavramının olmadığı, millet yerine ümmetin ön plânda olduğu bir zaman dilimini konu aldığımızı hatırlatalım.) Kuşkusuz uhrevî alem konumuz dışındadır. Bir dine dahil olan toplumlar veya fertler sadece o dinin dinsel pratiklerini ifa ile mükellef olmakla kalmaz, o din anlayışının gerektirdiği yaşam şekli (way of living) ve davranış biçimlerine de dahil olur. Kısacası; o din bütün kurumlarıyla (san’at, yaşam, çalışma, kadın-erkek ilişkileri…vb) bir kültür oluşturur. Tıpkı Hristiyan, Musevî, Hindû, Buda vb. kültürlerinde olduğu gibi, dahil olunan inanç sisteminin topluma dikte ettirdiği yaşamsal pratikleri çok kolay gözlemleyebiliriz. (Örnek; Hindistan’da hâlâ günümüzde de geçerli olan, hiyerarşik bir toplum yapısı olan “kast” sistemi geçerlidir.)

       Şimdi gözlerimizi Türk’lerin yoğun yaşadığı Mavara-ün-Nehir, Türkistan, Fergana, İran ve Arap coğrafyalarına çevirelim. MS 620’li yıllarda Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaşadığı topraklar ve toplum, çok tanınmayan ve kapalı içe dönük bir yapı arz ediyordu. Ancak bu yer umulmadık bir biçimde adeta toplumsal ve kültürel patlamanın beşiği olmuştur. Bu yeni inanç sisteminin yarattığı şevk ve heyecan kapsamlı bir fütuhata yol açmıştır. Güney Mezopotamya (633), Şam (635) fethedilip İran ordusu Kadisiye’de, Bizans ordusu Yarmuk’da bozguna uğratılmıştır. Mısır (639)’da, İskenderiye (642)’da İran Nihavend savaşı sonucu (642)’de fethedilmiştir. Bu fütuhatın çoğu Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilmiştir.

       Dört halifenin sonuncusu Hz. Ali ile Mu’aviye arasındaki 657’deki Sıffin Savaşından sonra, hilâfet Emevî’lere geçmiştir. Arap’ların İspanya’ya geçmesi (711), Sind’in ve Mavera-ün-Nehrin fethi (711-12) de, Emevî’ler zamanında olmuştur. –Bu arada Müslüman-Arap ordularını durduran tek güç Hazar Türk’leri olmuş (723), böylelikle onların Doğu Avrupa’ya ilerleyişlerini engellemişlerdir, ancak Hazar’larda 737’de yenilmişlerdir-.

       Emevî idaresine karşı toplumda huzursuzluk baş gösterince; İran’lı azatlı köle (mevali) Horasanlı Ebu Müslim’in 750’de başlattığı isyanlarla Abbasî devrimi  yapılmış, devlet merkezi Şam’dan, -eski harap Sasani kenti Ktesiphon’a- yeni adıyla Bağdat’a taşınmıştır (762). Böylece Abbasî dönemi başlamış oldu (749/750 – 1258).

       Müslüman orduları Çin’e sefer düzenlemişlerdir, kendilerini durdurmaya alışan bir Çin ordusunu Talas’ta yenmişlerdir (751).

       Ancak İslâm’ın ilk çıkış ve hızla yayılış dönemlerine ait Arap ordularının cihad ruhu ve heyecanı zamanla kaybolmaya başlamıştır. Manevî değerler yerlerini maddî değerlere bırakmaya başlamış ve disiplinsizlik baş göstermeye başlamıştır. Bu durum Abbasî’leri bir arayışa itmiştir. Bu arayış onları güvenilir, disiplinli Türk paralı askerleriyle buluşturmuştur. Halife El- Mutasım zamanında (833-842), Bağdat’ta Türk garnizonları kurulmuştur. (Bu önemli olaya daha sonra değineceğiz).

       Esas konumuz olan Türk Devletlerindeki polis hizmetlerine geçmeden önce bu görevleri etkileyen kurumlar hakkında kısa bilgiler verelim:

Kadılık: Mevcut olan bu kurumu geliştiren Abbasî’ler olmuştur. İllerde valilerin başına buyrukluğunu kaldırmak ve denetleyebilmek için birer kadı atamışlardır. Harûn-ül Reşit başkadılık (kadı’l-kudat) makamını ihdas etmiştir. Ancak bu kadıların üstündeki bir makam değildi çünkü kadılar bağımsızdı. Daha çok bir gözetim makamı ve kadılık sınavlarında halifeyi temsil edip, atama ve görev yapış şeklini izlemek  içindi. Anlaşılacağı üzere, daha iyi örgütlenme ve denetim çabaları yargıda da kendini gösteriyordu. Ancak bu makam dünyevî ve uhrevî alem arasındaki bir makamdı. Kadı en yüksek yargıç sayılan halife tarafından atanıyordu. Yansızlığı ve politikadan  etkilenmemesi için devlet erki karşısında belirli bir özerkliğe sahip oluyordu. Bu bakımdan bu makamı, Sasani devletinde benzeri olan Zerdüştî “mobed” in yeriyle, batıdan da çağdaşı Hristiyan Piskoposlarıyla karşılaştırılabiliriz. Kadılık hizmeti; ordu, maliye ve politik işlevli hiçbir işle birleştirilmiyor hatta namaz kıldırmak işine bile karıştırılmıyordu. Hizmet giderleri de genel bütçe yerine, özel malî kaynaklardan sağlanıyordu. Amaç; tarafsızlık.

Şurta: Polisin Arapça karşılığıdır. Yukarıda görev tanımını yaptığımız kadılar, suçluların takibi ve cezalandırılmasıyla ilgilenmezlerdi, bu polisin yani şurtanın göreviydi. Arap fetihlerinin başlangıcından itibaren “şurta” kamu düzeninin sağlanmasında, ayrı bir yardımcı kuvvet olarak valinin emrinde bulunuyordu. Zamanla gelişerek bütün büyük kentlerde gerçek bir polis örgütüne ya da milis birliğine dönüştü.

Hisba (Muhtesip): Bir çeşit devlet muhasebesi olan bu kelimenin kökeni “hesap”tan gelir. Emevî’lerde de olan bu 12 kurumun görevi “suk”un (yani pazar ve yerel ticaretin) denetimiydi. Daha önceleri gayr-ı Müslimlerce de yürütülen suk görevi, genişletilerek ve de dinî bir boyut katılarak Müslüman görevlilere verilmiştir. Hisba  artık ibadete ilişkin bütün yükümlüklerin düzenli bir biçimde yapılmasını, kadınların ve erkeklerin birbirlerine davranışlarında törelere ve görgü kurallarına uyulmasını, gayr-ı Müslümlerin hukukunu kısıtlayan buyruklara aynen uyulmasını ve daha başka şeyleri de denetlemekteydi. Büyük kentlerde “muhtesip”lerin emrinde yardımcıları bulunmaktaydı. Bunlar adeta günümüzdeki belediye zabıtasının görevini ifa etmekteydiler. Kısacası; tüccar, küçük sanat erbabıyla, esnafı denetlemekteydiler.

Fityan – Ayyarun: (Farsça; civanmerdan) İslâmiyet öncesi ve erken İslâmiyet döneminde Arap dünyasında “fityan”(tekili:fata; delikanlılar, yiğitler anlamına) yüksek erdemlere sahip delikanlılara verilen addı. Zamanın anlayışı; bireylerin kişisel davranışında bütün sosyal gruplardan ve bir dinin öğretisinden bağımsız olarak, en yüksek derecede yiğitlik, âlicenaplık ve mertlik halinde somutlaşıyordu. 9.yy’da bu yüce erdem “fütuvva” diye adlandırıldı ve olgun adamı“mar’”ı belirleyen “muruvva”(mürüvvet) yanında yerini aldı.

       Arap fethinden doğan toplumda çok geçmeden –özellikle İran ve Irak’ta- fityan grupları oluştu. Eski Arap çağında böyle bir model yoktu. Bu genç adamlar çeşitli  tabaka ve halk topluluklarındandı, hatta başlangıçta dinleri bile farklıydı. Genellikle bekâr olan bu gençler; aile bağlarının ötesinde ve –bir meslekleri olsa dahi- bu mesleğin ve mensubu oldukları oymağın saygınlığını söz konusu etmeksizin, bir dostluk ve dayanışma atmosferi içinde, bencillikten uzak, arkadaşlık yoluyla kolaylaşmış ve yüceltilmiş bir yaşam sürmek üzere bir araya gelmişlerdi. Kardeşliklerinin çevresinde tek tek kentlerin sınırlarını aşmış ve kentten kente üyelerini birbirine bağlamıştı. Böylesine ideal bir topluluk hayatını tümüyle gerçekleştirmiş olanların, her kentte kayda değer sayıda bir araya gelebildiklerini tasarlamak kuşkusuz zordur. Bazı kaynaklat “fityan”ı, barışsever insanlar olarak anlatılmaktadır, başka kaynaklara göre de; -kırsal kesimde değil amma hemen bütün Sasani kentlerinde- gençlerden oluşan militan gruplar vardı. Bunlara Fransız Devriminin “sansculotte”(külotsuzları) gibi, bir sövgüyü kendileri için bir şeref adı olarak, aynı gururla haykırmaktaydılar. “Ayyarun” (serseriler,yani yasadışı adamlar). Bunun yanı sıra eleştirel yazılar; daha da küçümseyici sıfatları kullanıyorlardı. Bunların değişik kullanımları da ayrı ayrı grupların teşhisini zorlaştırıyor. Bazen zavallı işsiz-güçsüz adamlardır. Kimine göre de zanaatkârdırlar. Devlet otoritesi çöktüğünde; zenginler mahallesini talan ederek terör yaratırlar, kurbanları yakalarını ellerinden ancak fidye vererek kurtarırlardı. Kimi zaman da rakip güçlerin vurucu gücünü oluştururlardı. Çok sayıda kaynak “fityan”a “ayyarun” veya tersi “ayyarun”a “fityan” dendiği yolundadır. Bu tanımlamalar karşısında; böyle haydut çetelerinin, yukarıda asil amaçlarını belirttiğimiz “fütuvva” ile ilişkilerini kurmak oldukça zorlaşıyor. Ortak tarafları; her ikisinin de yasal düzenin sınırında ya da dışında olduğunu, her ikisinin de içsel bir dayanışmayla birlik oluşturduğu anlaşılacaktır. Ancak son tahlilde bunları bir araya getiren güdü neydi sorusunun net cevapları bulunamamıştır.

       Genellikle ordu birliklerinin bulunduğu yerlerde fityan pasifize edilmiş, bertaraf edilmiştir. Tamamen yok edilmeyen bu birlikler; asker bulunan yerleşimlerde kamusal düzenden sorumlu polise (şurta) nüfuz ederek, halk tarafından rağbet edilmeyen şurta teşkilâtına sızarak oralarda görev almaya çalışmışlardır. Yine sık görülen bir durum da; fityanın olanaklar elverdiğince şurta örgütüne girmesiydi. Bu suretle hem geçimini sağlıyor hem de polis tarafından kovalanmaya karşı kendisini güvence altına alıyordu.

Ah’dat: Suriye ve Mısır’da fityan ile karşılaştırılabilecek bir kuruluştur,  kelimenin kökeni dostlar, yoldaşlar anlamına “ah’danhadîn” den gelir. Genç insanlar anlamını da içeren bu sözcük pratikte; “kent halkı” milisidir. Üstelik bu milis gücü ayyarunla bir tutulmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla bu örgütün fütuvva gibi bir bir ideolojisi veya tarikatımsı bir yapısı yoktu. Bununla birlikte “ah’dat”, kent halkının iradesinin hükümdar nezdinde temsili gibidir. 11 ve 12.yy’da önderleri“reis”, güçlü bir mavaliye (mevlevîye yani sarıklı âlimler) dayanarak Halep ve Şam gibi kentlerde bir çeşit “belediye başkanı” olarak tanınmıştır.

Şimdi bu kısa bilgiler ışığında, Türk toplumlarını incelemeye geçebiliriz:

KARAHANLILAR

750’lerden sonra İslâmiyete geçen ilk Türk devleti olduğu kabul gören bir görüştür. Ancak Türk’lerin İslâmiyete geçmeleri bir gecede olmamış, tedricen ve yavaş yavaş 10. yy sonlarına kadar sarkmıştır. Karahanlı’lar yönetiminde; şehirlerde halk tarafından seçilen “reis”ler ve yerel yönetimlere ait işleri yürüten“muhtesip”lerin varlığı bilinmektedir. Bunların atamaları da, tıpkı Abbasî’lerde olduğu gibi hükümdar veya vezirler tarafından yapılıp, kadıların emrinde çalışırlardı.

GAZNELİLER

Şehirler tıpkı ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi; kentler kendisini çevreleyen kale surları vasıtasıyla korunuyordu. Bu kalelere “kutval” adı verilen komutanın idaresine verilmişti. Bu komutanın emrindeki “şahne” unvanlı görevli, asayiş ve güvenlikten sorumlu başlıca kişiydi. Gazneli’lerde suçluların yakalanması ve muhakeme edilinceye kadarki süreçte muhafazasından da “emir-i hares” sorumluydu. Bu devirde merkezden uzak taşrada da emniyet ve asayiş işleri “reis” lakaplı kişinin uhdesindeydi. Yerli halk tarafından soylu ailelerden seçilen reisler, ırsî bir atama sırasına tâbi idiler. Hükümetle halk arasında iletişim görevi de olan reisler, kentin iç güvenliğinden hükümete karşı sorumluydular.

BÜYÜK SELÇUKLULAR

Bu devlette emniyet ve asayişten “sübaşı”lar sorumluydular. (Sü; asker demektir). İdarî taksimatları; eyalet, vilâyet ve sancak olan Selçuklu’larda vilâyetler de “kutval” ve “dizdar” denen kale muhafızlarının idaresi altındaki küçük kazalara  ayrılmaktaydı. Bu tip kazalarda da, emrinde bir garnizon bulunan“şahne” lakaplı yöneticiler zabıta hizmetleriyle mükelleftiler. Hatta şahnelerin görev yaptığı yerde bir vali bulunmaması halinde, valinin görevini de deruhte ederlerdi. Kazanın savunulması, yolların güvenliğinin sağlanması, kadının emirlerinin ifası, tahsilinde güçlük bulunan vergilerde vergi memuruna yardımcı olmak da görevleri arasındaydı. Paralel uygulamalar Anadolu Selçuklu Devletinde de gözlemlenir. Buralarda “timarlı sipahiler” aynı zamanda timar toprağının asayişinden de sorumluydular. Selçuklu’larda da önemli vilâyet merkezlerinin komutanlarına da “sübaşı” denirdi. Sübaşılar sulh zamanı asayişten, sefer zamanı da kaza, nahiye ve köylerdeki sipahilere komuta ederlerdi.

Yönetime ve yargıya ait tüm yetkileri bünyesinde toplamış “kadı”larla sıkı bir işbirliği içindeydiler. Şahne ve dizdarlar da bunların emrindeydi.

Subaşılar “yasakçı” denen askerlerle asayişi sağlamışlardır, daha sonra yasakçıların yanında gece bekçiliği yapan “ases” teşkilâtı oluşturulmuştur. Bu teşkilât İlhanlı’lardan Selçuklu’lara oradan da Osmanlı’lara geçmiştir. Ellerinde bir sopayla dolaşarak; suçlu, zanlı ve asker kaçaklarını yakalarlardı.

SONUÇ: Oldukça geniş bir coğrafya ve geniş bir zaman dilimini kapsayan bu çok dar hacimli deneme yazımızda; Türk’lerin Müslüman olduktan sonra, Müslümanlıkla gelen kurumların zabıta teşkilâtı üzerindeki etkilerini belirleme çabasındayız. İzahatımızdan anlaşılacağı gibi; Mekke’den hızlı bir çıkış yapan İslâmiyet, Türk coğrafyası dahil, kadim ve çok köklü İran-Sasani medeniyetini de feth ederek Çin hudutlarına dayanmış, batıda da İspanya’yı kapsamına almıştır. Ancak yine yukarıda belirttiğimiz gibi; Arap ordularının heyecanı ve motivasyonu tükenince devreye güvenilir, disiplinli paralı Türk askerleri girmiştir. Ordunun dili kesin Türkçedir. Bunlar emrine girdikleri Arap ülkelerinde, ortamı değerlendirip, askerî güçleriyle de darbe yapıp yönetimde söz sahibi oluyorlardı. ( 1055’de Tuğrul Bey Bağdat’a girmiştir. Tulun Bey, Tulunoğulları Devletini kurmuştur. 1250-1517 Mısır’daki Memluk egemenliği birkaç çarpıcı örnektir.)

       Belirtmeye gerek yok ki, karşılıklı ilişkiler ve etkileşimden müşterek bir kültür sentezi doğmuştur. Bilindiği gibi “kadılık” kurumu, Türk’lere İslâmiyet ile girmiştir ve yine hatırlanacağı gibi, zabıta güçleri bir yönüyle bu makamın emrindedir. (Osmanlı’nın son günlerine kadar da bu makam yerini korumuştur) Kezâ gece bekçi teşkilâtı “ases”, hatta İlhanlı’lar da bu kurum “emaret-i ases” adını alacak kadar genişletilmiştir. Çarşı- Pazar (suk), tüccar ve esnafı ve İslâmî kurallara uygun yaşayışı kontrol eden “ihtisap ağaları”, hem Selçuklu’larda ve hem de Osmanlı da varlıklarını korumuşlardır.

       Bünyelerindeki mevcut “sübaşı” teşkilâtını da ihtiyaca göre genişletip, büyütmüşlerdir. Daha sonra içerisinde kadın ve eski sabıkalıların da bulunduğu“böcekbaşı” teşkilâtı, “çuhadarlar” ve “baştebdilağalığı”, “yasakçı” gibi teşkilâtlar bugünkü anlamda adlî ve siyasî istihbarat yapan bölümlerdi.

       Burada özellikle de; fityan/ayyarun”, “ah’dat” oluşumu üzerinde durmak  gerekirse; Osmanlı’nın kuruluş ve özellikle de Rumeli’deki yayılma günlerinde “alperen” ve “akıncı” birliklerinde izlerinin sürülebileceği kanaatındayım. Bu fütüvvet ehlinin bir türevi diyebileceğimiz meslek loncası olan “ahi”örgütlenmesinde de kuruluş mantığını kalıntılarını bulabiliriz. Dergimizin daha önce yayınlanan bir makalemizde; Celâlî isyanlarına karşı tedbir olarak düşünülen “il erleri” ve liderleri  “yiğitbaşı/delibaşı” türü örgütlenmelerde ve hatta günümüzde terör eylemlerine tedbir olarak yürürlükte olan “köy koruculuğu” oluşumunda fityan mantığının izleri sürülebilir. Daha da benzerlikleri İtalya’daki “conditeuri” teşkilâtına kadar uzatabiliriz.

       Kısıtlı imkânlarla cür’et ettiğimiz bu çalışmamızda değerlendirme hataları kuşkusuz ki, tarafımıza aittir. Ancak böyle değerlendirmeler için sadece İslâm etkileşimini incelemek de yetmez, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın eski yerleşikleri Roma ve Bizans kaynaklarına da inme mecburiyetimiz vardır. Kısa veya hatalı da olsa merakı ve araştırmayı tahrik edebildiysek yararlı bir iş yaptığımızı düşünebiliriz.

BİBLİYOGRAFYA:

CAHEN, Claude; İslâmiyet; Bilgi Yay. Ank.-2000 (İkinci Basım)

ALYOT, Halim; Türkiye’de Zabıta; İçBak Yay-111; Ank.-1947

ŞAHİN, Eyüp; Türk Zabıta Yapılanmasının Tarihi Gelişimi; Polis Dergisi-Sayı:52; 2004

Belgelerle Türk Polis Tarihi-1; Em.Gn.Md’lüğü- Arşiv VE Dokumantasyon Daire Bşk’lığı; Ank.-2012