Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Güven Anıtı

 image002

169 YIL !!! ÇOK MU ?

Tarihin yazının icadıyla başladığı yani topu topu M.Ö. 5000 yıl önce ve M.S. 2002 olmak üzere yalnızca 7002 yıllık tarihin bilindiği ondan önceki dönemin ise    pre-historya (tarih öncesi) diye adlandırıldığını ama tarih yalnızca yazıya dökülmüş belgeye dayalı bir analojik yöntemle yazıldığından ondan öncesinin bu kapsamda incelenmediğini biliyoruz.

Geçmiş toplumların ve insan gruplarının yaşamlarını, iş-güç biçimlerini, gelenek ve göreneklerini, örgütlenişlerini de tarih, sosyal antropoloji, sosyoloji, etnoloji-entoğrafya gibi bilim dallarından, tarih öncesi dönemleri ise arkeoloji bilimi yardımıyla öğreniyoruz.

Bize bilimin gösterdiği şekilde geçmişi öğrenip kavramanın da bilimsel bir ereği ve amacı var. Böylece, gelişme süreçlerini ve aşamalarını kesintisiz olarak öğrenmek suretiyle nereden nereye geldiğimizi, hangi doğruları ve yanlışları yaptığımızı, bunları neden yaptığımızı, daha nelerin yapılabileceğini ve yapılması gerektiğini karşılaştırma-mukayese yoluyla öğrenmeye ve kestirmeye çalışıyoruz.

Bilim, insanların, temel ihtiyaçları olan biyolojik-fiziksel gereksinmelerini (yeme, içme, giyinme, barınma, eşleşme vb.) karşılamadan bir üst seviyedeki ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmediklerini gösteriyor. Aç olan, barınacak yeri olmayan insan yiyecek arıyor, barınak arıyor ve bunu yaparken güvenliğini sağlamak için tedbir aramıyor.

İşte, insan ne zamanki bu temel ihtiyaçlarını karşılıyor o zaman canını ve elindekileri korumak için önlem arayışına gidiyor. Bundan şu sonuç çıkıyor; insanlar en biyolojik ve ilkel yaşamı aştıklarında güvenliklerini sağlama çabalarına girişiyorlar. Bir diğer deyişle, insan olmak güvenlik arayışıyla birlikte başlıyor. Öyleyse, bu güvenliğin sağlanmasına yönelik çalışmalar en küçük insan toplulukları için dahi en önemli gereksinim oluyor ve bu pre-historyada da apaçık şekilde gözleniyor. Sonuncu analizde, insan olmak ve insanca yaşamak, güvenin ve düzenliliğin, kargaşasızlığın olduğu bir toplumda mümkün.

Bu amaçla, insanlar ilkel silahlarla da olsa bireysel ve toplumsal olarak kendilerini savunuyorlar veya kendilerine yönelebilecek tehdidi ortadan kaldırmak için saldırıp yok ediyorlar veya tehdit veya tehlikeyi etkisizleştiriyorlar.

Türk toplumu da, efsanelerden beslenen ama her efsane gibi önemli ölçüde gerçeği taşıyan bir geçmiş açıklamasıyla bugünlere gelirken gerisinde önemli belgeler, eserler ve anıtlar bırakarak gelmiştir. Bugün Moğolistan sınırları içerisinde yer alan ve Devletimizin katkılarıyla restorasyonu tamamlanmak üzere olan Orhun Kitabelerinde, kurulan törenin sürdürülmesi gerektiğine ve onsuz zamanlarda Türk Ulusunun bölünüp parçalandığından, yurtlarından sürülüp çıkarıldığından, düşmanlarının da Türklerin kemiklerinden tepeler yaptıklarından söz etmektedir. Bu anıtta, Bilge Kaan tarafından granit sütunlara yazılmış Türk Ulusuna öğütler ve bölümler halinde Oğuz Töresi yer almaktadır. İşte bu anıtsal yazılardan ve Türk İllerinde çaşıtlık(casusluk) konusunu çok sistematik şekilde yürüten ve bunları günü gününe kayda döken Çin Hanedanlık kayıtlarından, Türklerin kamu düzen ve güvenliğine ne kadar önem verdiklerini ve devletin idari tasarruflarının cebir unsuru olan kolluk hizmetini ne büyük bir ciddiyet ve olgunlukla ele aldıklarını göstermektedir.

Oğuz töresinde, töreye aykırılık halinde verilen en büyük ceza suçlunun bir süre toplum dışına sürülmesidir. İdam cezası ancak yeniden toplum içine dönen ve aynı veya benzeri suçları işleyenlere verilmektedir. Suçları önlemek ve soruşturmak ise Kaan ve Beğlere bağlı onlarca atanan Karagullarca sağlanmaktadır. Çağatayca’da, gözlemek-gözetlemek anlamındaki “karamak” kökenli bu sözcük çeşitli ön ek ve son eklerle, lehçe, ağız ve aksan değişimiyle günümüze kadar gelmiştir. Devriye çıkarmaya “kol çıkarmak”,bir yerde pusu veya gözetleme postası kurmaya “karakol kurmak”, koruyucu hizmetlere de “kollamak” demek bunlardan sadece bir kaçıdır. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde yer alan Xingiang Uygur Zishiqu (Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve bizim deyişimizle de Doğu Türkistan)bölgesinde yaşayan ve tarih sahnesinde kendi dilini kendi alfabesiyle yazmasıyla hatırlanan Uygur Türkleri, bu konularda önemli yazıtlar bırakmışlar ve bir kısmını da kollektif bilinci ve hafızayı temsil eden destanlar ve menkıbelerce anlata gelmişlerdir. Kendileriyle konuştuğumuz bir çok Uygurlunun Türk mitolojisini, töresini çok canlı tuttukları ve müslüman olmalarına karşın Türk kimliğini her şeyin önünde gördüklerine tanık olmuşuzdur. Günümüz Türkiye Türkçesiyle anlaşabildiğimizi hayretle görmüşüzdür. Türkiye’den geldiğimiz ve Türk olduğumuzu söylediğimizde hep sırtımızı sıvazlayıp, “ özçerigimizdensiz ” demişlerdir. İşte böyle ve dünyanın Çin,     Hint uluslarından sonra en büyük grubunu oluşturan bir Milletin tarihi, Devlet kurma ve bağımsız yaşama, kimseye başeğmeme geleneğinin en önemli temellerinden biri de yazıya dökülmüş meşru temelleri olan kurallarla ve kurumlarla yönetilmesidir. Türk Devletlerinde bu geleneği sürdürmenin en önemli aygıtının güçlü bir ordu oluşturmak olduğu açıktır. Bu nedenlerle de yüzyıllarca kamu düzen ve güvenliğinde sorunsuz yaşanmış ve ancak devletlerin zeval-çöküş dönemlerinde sorunlar çıkmaya başlamıştır.

Türklerin Orta Asya’dan batıya göçüşleri ile Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve Anadolu Selçuklu Devleti dönemlerinde de Ordu-Devlet geleneği çerçevesinde güvenlik yürütülmüş bu arada bir dönem de Timur Tüzesi diye adlandırılan ilk tüzükle işler yürütülmüştür.

Osmanlı’ya gelindiğinde ise, Türklerin topluca yerleşik düzene geçişlerine ve kalıcı eserlerin yaygınlaşışına tanık olmaktayız. Sultan Süleyman’a kadar kendilerini Türk Hanı (Kağanı) olarak sıfatlandıran yönetim, bu tarihten sonra imparatorluk şartları çok uluslu bir toplumu yönetme gereği ve bir miktar da çok baskın bir kültüre ve devlet geleneğine sahip Pers(İran) etkisiyle, devlet örgütlenişinde yazılı ve genel bir yönergeyle yönetime yönelmiştir. Bu döneme adını veren Sultan Süleyman’ın çok sayıdaki “Kanunnameleri”, onun Kanuni Sultan Süleyman olarak anılmasına yetmiştir. İşte bu Kanunnamelerde, şeriat hükümlerine uymayan ve tamamen günün objektif şartlarının gerektirdiği akılcı-pozitivist ve yarara yönelik-pragmatik hükümler getirilmiştir. Koruma ve gözleme karşılığı olan Çağatayca “SÜ” sözcüğünden üretilen “SÜBAŞI”(Osmanlıca’da kalın sesle “SUBAŞI”) teşkilatı imparatorluk merkezinde başlarda çok önemli bir mevki iken, sonraları daha dar işler yapan alelade belediye zabıtası gibi görevler yürütmüştür.

Genel Kolluğun varlığı ise, ücretleri-geçimleri halk tarafından sağlanan mahalle bekçileri ve köy bekçileri dışında, 19. yüzyıla kadar görülmemiştir. Bugün Polis ve Jandarma’dan ibaret olan genel kolluk faaliyetleri ise, o yerdeki askeri birlikler ve sipahilerce yürütülmüştür.

Ne zamanki 1789 Fransız İhtilali meydana gelmiş, işte o zamandan sonraki 19.yüzyılda başta Amerika olmak üzere diğer ülkelerdeki bağımsızlık ve hürriyet hareketleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu süreç içerisinde Fransız, İngiliz, Hollanda, Almanya, İtalya sömürgeleri ve kolonileri bağımsızlaşmaya başlamışlardır. Bu emperyalist devletlerin yitirmeye başladıkları yerleri yeniden ele geçirmeye, genişletmeye ve imparatorluklarını yaşatmaya yönelik faaliyetleri nihayet 20. yüzyıldaki 1. ve 2. dünya savaşlarına kadar süregitmiştir. Osmanlı Devleti de Devlet Teşkilatı ve yurttaşların yaşam biçiminin modernleşmesi için Islahat ve Tanzimat hareketlerine girişmiş ve bir ölçüde de olsa yabancıların zorlamalarıyla yarı-askeri bir kuruluş olan Polis Teşkilatını 10.Nisan.1845 tarihinde çıkarılan “POLİS NİZAMI” adındaki bir irade-i seniye ile İstanbul’da İstanbul Polis Müdüriyet-i Umumisi oluşturmuştur. 1891 yılında Yıldız Polis Okulu kurulmuştur.1893 yılında itibaren diğer vilayetlerde de Polis Teşkilatları kurulmaya başlanmıştır. 1907 yılında meşrutiyet faaliyetleri çerçevesinde daha ayrıntılı bir “POLİS NİZAMNAMESİ” çıkarılmış ve 1909 yılında kaldırılan Zaptiye Nezareti yerine kurulan Dahiliye Nezaretine bağlı “Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti” faaliyete geçmiştir.

Osmanlı Devleti de bu emperyalist saldırılar karşısında küçülmeye ve 1830 ve 1848 ihtilallerinin getirdiği bağımsızlıkçı, özgürlükçü ve milli devlet oluşumları karşısında gerilemeye başlamış ve hatta Almanya ile ittifak halindeki 1. Dünya savaşı yenilgisinde sonra imzaladığı Sevr Antlaşması ile bağımsız son anayurdunu da yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Bu çökmüş devletin kalıntılarından ancak Türk Milletinin bağımsız yaşama azmi, devlet kurma ve yaşatma geleneği ve bağımsız yaşamaktansa ölümü seçen istenç ve direnci sonucu yepyeni ve sonsuza kadar yaşatmaya kararlı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuştur.

1932 yılında 2049 sayılı ilk “Polis Teşkilatı Kanunu”, 1934 yılında 2559 sayılı “Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu” çıkarılmış ve 1937 tarihinde de 2049 sayılı yasayı yürürlükten kaldıran ve halen yürürlükte olan 3201 sayılı “Emniyet Teşkilatı Kanunu” yürürlüğe girmiştir.

image004Bugün 24 Mart 2014, sabah saatlerinde Ankara’da hemen herkesin bildiği Ankara Güven Park civarından geçerken yeniden parka girdim ve 1935 yılında biz Türklerin unutulmaz Atası Gazi Mustafa Kemal’in de açılışını bizzat yaptığı ve Ankara’nın en görkemli 5 anıtından (Anıtkabir, Eski T.B.M.M.leri, Ulus Atatürk ve Milli Kurtuluş Anıtı, Güven Anıtı) biri olan ve basında yer alan birkaç yazı sayesinde restore edilen ve yine kendi haline bırakılan o görkemli “GÜVEN ANITINI” bir kez daha içim burkularak inceledim; 6 metre yüksekliğinde 14 metre eninde. Anıtın her yönünde yalnızca çıplak ve açık gerçeği elinde tutan ve sergileyen heykeller ve anıt kaidesini tümüyle çerçeveleyen Polis ve Jandarma kabartmaları. Orada hastaları ve yaralıları taşıyan, düşkünlerin üzerini örten, çocukları kucağındaki şehit analarını ve eşlerini kollayan, tarlasındaki köylüye şefkatle yardım eden ve betimlerken içim burkulan ya da tasvirde zorlandığım ruh haletlerini gösteren çok sayıda rölyef. Anıtın Kızılay’a bakan yönündeki kaidesinde bronzdan şu kitabe yer alıyor:

GÜVEN ANITI

Kemal Atatürk

T. Cumhurreisi

İsmet İnönü

Başbakan

Şükrü Kaya

İç İşleri Bakanı

Nevzat Tandoğan

Ankara İlbayı ve Uray Başkanı*

(*Vali ve Belediye Başkanı) iken,

Türk Milletinin Jandarma ve Polisine sevgi ve hoşnutluğunu göstermek için vilayetlerin yardımıyla yapılmıştır.

Heykelin tam ayağının dibinde bu anıtın neyi simgelediğini bilmeden yatan veya bira içen serseri takımı. Oranın 50 metre mesafesinde araçta veya noktada bekleyen ama bir kere olsun bu anıta şöyle inceleme amaçlı bakmayan Polisler. Önündeki havuz pislik ve mezbelelik halinde. Zaten bu parkın halk arasındaki bir adı da Ankara’daki yüz kızartıcılıkların simgesi. Bu anıtı diken yalnızca merkezi idare değil aynı zamanda belediyemiz. Öyleyse, yöreden sorumlu Belediye Başkanımızı Polis Günümüzde bir grubumuz ziyaret etse buranın bakımının düzenli şekilde yapılmasını rica etse. Diğer yandan bu parkın güvenliği için parkta düzenli 2 çift devriye bulundurulsa. Jandarma Genel Komutanlığı ile birlikte anıtın düzenli restorasyon ve bakımı yapılsa. Her 10.Nisan’da burada da bir tören düzenlense. Son olarak da, TBMM, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İl Emniyet Müdürlükleri gibi yerlerde, ve Güven Anıtı gibi yerlerin önünde nöbet tutacak ayrı bir tören elbise ve donatımı olan Polis görevlendirsek, eski TBMM’leri içerisinde yer alan fotoğraflarda gördüğümüz başında “Özel Tolgalı” Polisler.

Bir diğer dileğimiz de, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bir “POLİS TARİHİ” Şubesi kurulsa ve en az yılda dört kez bir Polis Tarihi Dergisi çıkarılsa ve birkaç yılda bir yenilenen ve basılan bir “POLİS TARİHİ” olsa ve bütün Polis Eğitim Kurumlarımızda ders olarak okutulsa. Koca bir Polis Tarihini şematize ederek anlatmak ne mümkün.

Şu Koca milletin tarihinde, yeniçeri gibi olmadığımız ve esamimimizin okunmasının gerektiğinin vurgulanması için çok mu şey istedik.

Anıtta yazıldığı gibi, “Türk Milletinin Sevgi ve Hoşnutluğu”nu sağlamaya layıksak ki, olduğumuza eminiz, lütfen pek az para harcayarak bir büyük işi de Millete layık olarak yapalım.

10 Nisan 2014. Tüm Türk Ulusuna kutlu olsun.

Kaynakça:

DÜNDAR, A. Nihat, Osmanlı Yönetiminde 78, Cumhuriyet Döneminde 70 Yılı Geride Bırakan bir Teşkilat… “Polis Teşkilatı”, Türk İdare Dergisi, Yıl:65, Sayı:401, Aralık-1993.

KIRATLI, Metin, Koruyucu İdari Hizmetler, TODAIE Yayın No:135, Ankara 1973.

ALYOT, Halim, Türkiye’de Zabıta, Ankara,1947.

TONGUR, Hikmet, Türkiye’de Genel Kolluk, Ankara, 1946.

ÖZGEN, Mustafa, Özel Arşiv ve Yüksek Lisans Çalışma Notları.