Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Türkiye Hammurabi Kanunları

image001

Milattan çok önce yaşamış bu zatın kanunlarından söz etmeden önce, bizi buraya kadar gitmek üzere zaman tüneline sokan sebeplere göz atmamız gerekmektedir. Ancak bundan sonra, söz konusu ettiğimiz ve cidden ibretlik hükümler içeren bu kanun maddelerine temas etmeyi yeğliyoruz.

Efendim, güzelim Türkiye’de yaşayan avam ve elit olarak hemen herkesin malumudur ki; başta, adına trafik kazası denen ve katliamdan farksız olan olgular olmak üzere; iş alanlarında bir lokma ekmek için canhıraş olarak çalışan ve yoksulluğun daniskasını yaşayan işçilerimizin maruz kaldığı ve hiç de öyle olmadığı halde, kaza yakıştırması yapılan bazı elim sonuçlar hepimizin üzüntülerini derinden çağrıştırmıştır. Ve bu gidişle daha da bu çağrıştırmanın devam edeceğinin sinyalleri ortalıkta boy göstermektedir. Zira -atalarımızın dediği gibi- perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Uzun yıllardan beri maalesef devletin ve dahi milletin baş ağrısı durumunda olan terör belası nedeniyle hayata veda eden insanlarımızın bu ölümlerinin bir bakıma perdelediği söz konusu hal olmayacak olursa; trafik ve diğer ihmaller nedeniyle hayatına son verilen insanlarımızın can kaybı derhal dikkat çekecektir. Zira özellikle adına trafik kazası denen ihmaller sebebiyle ölen insanlarımızın daha da çoğunlukta olduğu, konuya dair resmi istatistiklerle sabittir. Bir de buna işveren ihmalleri sebebiyle birçok irili ufaklı canı arkalarında bırakarak göçüp gidenleri eklediğiniz zaman işin vahameti derhal kendini göstermektedir.

Bu vahamet hep tanık olduğumuz bir olgu olmasına rağmen her ne hikmetse bir türlü önlemi alınamamıştır. Problemin sadece yasaları çıkarılmıştır ve dahi her yeri geldiğinde de çıkarılmaktadır. Yasa koyucu bakımından bu çok güzel bir sonuçtur. Ancak yasa uygulayıcıları buna rağmen işin üstesinden gelememişlerdir. Bize göre bunun kocaman sebebi; vuku bulan zarar ve ziyanın, ihmal veya kast sahibi görevliye yüklenilmiyor olmasıdır. Böyle olunca da, başta umur sahibi devlet görevlileri olmak üzere, hemen her görevli adeta keyfince mesai yapma cihetine gidebilmiştir ve ne hazindir ki aynı tempoyla gidebilmektedir. Bu durum böyle olduğu sürece hiç şüphesiz aynı hal devam edecektir.

Yukarıda değinilen olay ve olgular sebebiyle yasaların pençesine maruz kalanların toplumdan tardı anlamına gelen ceza evlerine gönderme işi ise asla uslandırıcı olamamıştır ve dahi olamamaktadır. Zira buralar, adeta beş yıldızlı oteller gibidir. Lütfen kimseler bizi sadistlikle itham etmesin. Eskiden kanun tanımazlar, ya kürek cezası ya da taş ocağında taş çıkarma veya kömür ocaklarında kömür çıkarmakla da ödevlendiriliyordu. Şimdilerde ise yerlerinin konforu eksik olduğu için yatak ve yatakhaneleri yakan -güya- mahkûmlar zümresine tanık olunmaktadır. Hani derler ya, “Gel de içme!” Durum bu olunca da mağdurların adalete güveni sarsılmaktadır. Adam eşinin canına kast ettiği için ceza evine konuyor. Konuyor ama çıkar çıkmaz ilk iş olarak eşini katlediyor. Çünkü sistemden korkmuyor. İşin ucunda eskiden olduğu gibi idam olaydı da ben o yiğidi o zaman göreydim.

Bir zamanlar kanun tanımazlar hem karakoldan çekinip sakınıyordu hem de idam cezası var olduğu için katletmeyi aklının köşesinden bile geçirmiyordu. Geçtiğimiz yıllarda devletin içine düştüğü çaresizliklerden yararlanan Batılı dostlarımız(!) idam cezasını gündemden kaldırtınca memleket bu hale geldi. Acaba memleket şimdilerde böyle bir cezaya muhtaç değil midir? Bize göre fevkalade muhtaçtır. Bu, bendenizin naçizane düşüncesidir. Binaenaleyh, herifçioğlu her şeyi hiçe sayarak yüzüne bir de peçe gererek devlet güvenlik güçlerine, yargıçlarımızın henüz bomba olup olmadığına karar veremedikleri Molotof bombalarıyla saldırdığı gibi, aynı yöntemle önüne gelen her yeri yakıp yıkmakla birlikte bir de talan etmektedir. Peki, ne olacak bu gidişat. Bu peçeli, kanun ve kural tanımazlara, eskiden “vur emri” tabir edilen Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesi yasasına benzer bir yasa çıkarılmayacak olursa bu adamların önünü almak pek mümkün olmayacak gibidir. Uzatmadan söyleyecek olursak adına hukuk dediğimiz mevcut hükümler sanki sadra şifa olamamaktadır.

Şu beylik sözü yazmadan geçmek mümkün olmadı. Cezalar mutlaka uslandırıcı olmalıdır. Galiba bizim cezalar uslandırıcı değil. Yukarıda da değinildiği üzere; yasaları uygulamakla görevliler, ihmal veya kasıtlarının sonuçlarının yükümlülüğüne maruz kılınmadık sürece en iyi kanunları çıkarın, işin üstesinden gelemezsiniz. Kısacası, yasalardan çok, işin açmaz ve çıkmazına insan faktörü etken olmaktadır. Zira mevcut sonuçların, uzmanlarınca yapılan analizleri buna delalet etmektedir.

Şimdi gelelim Hammurabi kanunlarına:

Bu kanunlar M.Ö. 1760 yılı civarında Mezopotamya’da ortaya çıkan, tarihin en eski ve en iyi okunmuş kanunlardan biri olarak kayıtlara geçmiştir.

Bir site devleti olan Babil’in hükümdarı Hammurabi’nin (M.Ö. 1728-M.Ö.1686) çeşitli kararlarının; Babil’in koruyucu tanrısı Marduk adına yapılan Esagila Tapınağına dikilen ve yaklaşık 2 metre yüksekliğinde bir taşın üstüne çivi yazısıyla Akatça dilinde yazıldığını öğreniyoruz.

Fransız arkeolog Jean Vincen Schli’in 1901’de Susa, Elam’da ortaya çıkardığı ve üzerinde söz konusu kararların kanun şeklinde yazılı bulunduğu silindirik taş, bu gün, Paris Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Bu kanunların 282 maddeden oluştuğu anlaşılmaktadır. 13 sayısı uğursuz sayıldığı için bu kanunda 13.maddeye yer verilmediği söz konusudur.

Bu kanunun ibretlik bazı maddeleri şöyledir:

* Bir hırsız duvar delerek bir eve girmişse, o deliğin önünde ölümle cezalandırılır ve oraya gömülür.

* Bir evde yangın çıkar ve oraya yangın söndürmeye gelen kimse ev sahibinin malını çalarsa aynı ateşe atılarak cezalandırılır.

* Bir adam başka bir kişinin özgürlüğünü kısıtlayacak olursa kısıtlayan kişiye aynı fiil, ceza olarak verilir.

* Babasını döven evladın iki eli kesilir.

* Bir adamın gözünü çıkaranın aynı şekilde gözü çıkarılır.

* İnşaat işiyle uğraşan kişi, birisi için ev yaptığında işini sağlam ve yeterince ve eksiksiz yapmazsa, inşa edilen ev bu nedenle bir gün yıkılıp ev sahibinin ölümüne yol açarsa, evi yapan ölümle cezalandırılır.

* Evin yıkılması, ev sahibinin oğlunun ölümüne yol açarsa, evi yapan kişinin oğlu ölüm cezasına çarptırılır.

İnternetten aldığımız bu bilgilerin arasında yer alan daha başka ibretlik maddeler de vardır. Ancak daha önce basılı bir eserde kaydına rastladığım şöyle bir hüküm de vardır:

* Bir köprü inşa eden kişi köprüyü tamamladığında, o kişi köprünün altına bağlanır ve köprünün üzerinden ordular geçirilir. Şayet köprü çürük yapılmışsa adam altında kalarak ölür.

Şimdi böyle bir yasanın egemen olduğu bir ülkede hiç ihmal söz konusu olur mu? “Göze-göz, dişe-diş” deyiminin tâ buradan kaynaklandığına, kayıtlarda tesadüf etmek de mümkündür.

Günümüzdeki Irak sınırları içinde kalan bölgede, Fırat Nehri kıyısında kurulan Babil Kent Devletinin 6.kralı olduğu anlaşılan bu kişinin, aynı zamanda posta teşkilatı, polis ve belediye gibi kurum ve kuruluşlar da ihdas ettiği söz konusudur.

Belki değil, hiç şüphesiz bu yaklaşımımızı yadırgayacak insanlar mutlaka olacaktır. Ancak yasaların dili, toplumların sosyal diliyle çatışık değil çakışık olmalıdır. Her hangi bir toplumun kural ve kaideleriyle bir başka topluma çeki düzen vermek asla aynı sonucu vermeyebilmektedir. Zira sosyal bünyeler de adeta biyolojik bünyeler gibidir. Bir rahatsızlık halinde sadece o bünyeye özgü terapiler uygulandığı tıbben sabittir. Naçizane olarak sosyal bünyelerin de aynı kurala tabi olduğunu veya olabileceğini düşünmekteyiz. Binaenaleyh her enstrümanın akordu o enstrümanın özelliği ile paralel olur. Aksi halde arzulanan armoni elde edilemez. Toplumların da bu pencereden yapılan bir bakışla dizayn edilmesi gerektiği kanaatini taşıyor olmak, acaba abesle iştigal mi olur? Burası hiç şüphesiz takdire maruzdur. Temennimiz, en ucuz materyalin insan canı olmamasıdır. Aksi halde buna can dayanmaz.