Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

TERÖR VE ÖRGÜTLÜ SUÇLARLA MÜCADELEDE YAŞANAN SIKINTILAR

                                                                           İsmail ÇALIŞKAN

                                                                               KOM Daire Başkanı

Bilindiği gibi, terör ve örgütlü suçlar, ülkemiz için özellikle son yirmi yıla damgasını vurmuş en önemli olaylardandır. Bu süre içinde, terör ve diğer suç örgütleri, gerek siyasi gerekse ekonomik ve sosyal alanda, Türk halkı için derin yaralar açacak eylemlerde bulunmuşlardır. Bu örgütlerin faaliyetleri yalnızca silahlı saldırılarla değil, aynı zamanda kaçakçılık, yolsuzluk, kamu kaynaklarının ve teknolojideki gelişmelerin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu suçlarla mücadele eden polisin de, yalnızca silah kullanmayı bilmesi yeterli değildir. Polis, bu suçlarla mücadele ederken, kendisini suç faillerinin yerine koyarak düşünmeli, kendi içinde, ilgili kurumlarla ve halkla çok iyi bir dayanışma ve işbirliği kurmalı, kanunların verdiği yetkileri en etkili, verimli ve ölçülü bir şekilde kullanmalı, bunları yaparken de masum insanların zarar görmesini engellemelidir.

Terör ve örgütlü suçların hem önlenmesinde hem de soruşturulması sırasında karşılaşılan bazı sıkıntılar vardır. Bu sıkıntıları, yasal ve idari alanda karşılaşılan ve mücadelenin daha iyi yürütülebilmesi için düzenlenmesi gereken hususlar şeklinde iki başlık altında ele almak mümkündür.

Yasal Alanda Yapılması Gerekenler

Terör ve örgütlü suçların soruşturulması sırasında karşılaşılan yasal sıkıntıları ve bunların aşılması için düzenlenmesi gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir:

1) İlk olarak 2001 yılında gerçekleştirilen kapsamlı Anayasa değişiklikleri sırasında, Anayasanın özel hayatın gizliliğine ilişkin 20 nci maddesi ile konut dokunulmazlığına ilişkin 21 inci maddesinde yapılan değişiklik ile ortaya bazı sorunlar çıkmıştır. Buna göre, maddede belirtilen sebeplerin gerçekleşmesi durumunda ve hakim kararı ile, kişilerin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranabilmekte ve konutlara girilebilmektedir. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, bu yetkilerin kullanılabilmesi için, kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri gerekmektedir. Elbette, temel hak ve özgürlükler ancak hakim kararı ile kısıtlanmalıdır. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde; örneğin üzerinde veya aracında bomba veya bir silah bulunan ve bir suç işlemek üzere olan şahsın bu silahlardan arındırılması; bir cinayet failinin suçüstü halinde kaçarak bir eve girmesi durumunda bu kişinin yakalanması; yangın, sel, deprem gibi faaliyetler sırasında insanların canının kurtarılması için konutlara girilmesi gerektiği hallerde, kanunla yetkili kılınan merciin emri ile de bu işlem yapılabilmektedir. Ancak Anayasa değişikliği sonrasında, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde dahi, aramanın ve konuta girmenin ancak yazılı emir ile yapılabilmesi koşulu getirilmiştir. Zaten adı üstünde, gecikmesinde sakınca bulunan bir durum var ise, bu durumda yazılı bir emir gerekmesi konusu, bir çok hukukçumuz tarafından da eleştirilmektedir. Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı dikkate alınarak bu hükümler yeniden ve değişik bir bakış açısıyla gözden geçirilmelidir.

2) Terör ve diğer örgütlü suçların artık sınır tanımayan suçlar olduğu biliniyor. Bunlar uluslararası alanda olduğu gibi yurt içinde de bir çok değişik bölgede faaliyet göstermektedirler. Lojistik desteği bir bölgede alırken, eylemlerini başka bir bölgede gerçekleştiriyor, diğer bir bölgede de kendilerine eleman temin ediyor ve eğitiyorlar. Bu durum, terör, uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, karaparanın aklanması gibi bir çok örgütlü suç tipi için geçerlidir. Ancak bunlarla mücadele eden mahkemeler, savcılar ve polisler farklı yetki alanlarında görev yapmaktadırlar. Özellikle ülkenin genel güvenliğini, kamu düzenini ve genel ekonomik sistemini etkileyen suç örgütleri ile mücadelenin, Almanya’dakine benzer bir merkezi savcı aracılığıyla yürütülmesinin bir zorunluluktur. Böylece örgütlerin tüm bağlantıları, işledikleri tüm suçlar, bunların elde ettikleri ekonomik kazançlar en iyi şekilde araştırılacak ve deliller tam olarak toplanabilecektir. Gerçi halen Devlet Güvenlik Mahkemelerince yürütülen soruşturmalarda, kısmen bu durum gerçekleşiyor. Ancak birden fazla Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresinde faaliyet gösteren suç örgütleriyle mücadele için böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. 2001 yılı sonunda gerçekleştirilen değişiklik sonrasında, Türk Ceza Kanununun 313 üncü maddesine göre işlem yapılan suç örgütlerinin soruşturmalarının Devlet Güvenlik Mahkemelerinden çıkartılmış olması, suçla mücadeleye zarar veren bir durumdur.

3) Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve diğer özel usul kanunları ile kullanılabilmesine imkan sağlanan soruşturma yöntemlerinin en etkilileri hiç şüphesiz 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda düzenlenmiş olanlarıdır. Bu tedbirlerden en önemlisi ise, iletişimin dinlenmesi ve tespitine imkan veren hükümdür. İnsanlar konuşarak anlaştıklarına göre, insanlar arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmanın en etkili yolu da, onların iletişimlerinin denetlenmesidir. Bazı suç örgütlerinin ortaya çıkartılmasında, suç faillerinin iletişimlerinin dinlenmesine imkan veren düzenlemede de bazı engeller ile karşılaşıyoruz.

Bunlardan ilki, diğer tüm ülkelerdekinin aksine, ülkemizdeki dinlemenin azami 9 aylık bir süre ile sınırlandırılmış olması. Halbuki, azami üçer aylık dönemler için verilebilen bu karar, zaten suçun işlendiğine ilişkin kuvvetli belirtilerin bulunması ve bu tedbirin en son çare ile uygulanması koşuluyla ve yalnızca hakim kararı ile uzatılmaktadır. Böylesine etkin koşullar öngörülmüş iken, bir de ikiden fazla uzatmanın engellenmesi, bir yandan soruşturmacıları ya usulsüz işlemlere ya da suçla mücadeleyi bırakmaya iterken, diğer yandan da, artık uluslararası boyut süreklilik kazanan büyük suç örgütlerinin ortaya çıkartılmasını zorlaştırmaktadır.

Soruşturmacıların karşılaştıkları bir sorun da, iletişimin dinlenmesi veya tespiti tedbirinin beş tür suç örgütünün soruşturulması için öngörülmüş olmasıdır. Halbuki en az onlar kadar tehlikeli diğer bazı örgütlü suçların takibinde de bu tedbir uygulanabilmelidir.

Son olarak, ülkemizdeki iletişimin dinlenmesi veya tespiti tedbirinin disiplin altına alınabilmesi için, adli amaçlı dinlemelerden ayrı olarak, önleme yani istihbari amaçlı dinlemelerin de usul ve esasların bir kanun ile belirlenmesi gerekmektedir.

4) Örgütlü suçlarla mücadelede yaşanan önemli sıkıntılardan birisi de, yeni ortaya çıkan suç türlerinin yasalarla düzenlenmesinde görülen gecikmelerdir. Son on yılda, ülkemiz aleyhine kullanılan en önemli konulardan birisi olan insan ticaretinin suç sayılması için gerekli yasal düzenleme halen çıkartılmamıştır. Adalet Bakanlığı’nca oluşturulan komisyonlarca hazırlanan Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Ceza İnfaz Kanunu gibi büyük tasarılar beklemekte ama, hala yaklaşık 70 yıl öncenin yasalarıyla mücadele sürdürülmektedir. Her seferinde yamalı bohçaya dönüştürülen bu yasaların kaldırılarak yeni tasarıların bir an önce yürürlüğe girmesi faydalı olacaktır. Ayrıca uzun süredir TBMM’nde yasalaşmayı bekleyen, kaçakçılık suçlarının ikramiye ödemeleri, narkotik dedektör köpek eğitiminde uyuşturucu kullanılması gibi bir çok yasa tasarısının da artık yasalaşması gerekmektedir.

5) Bilindiği gibi, İl İdaresi Kanunu, Dernekler Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu gibi birkaç kanunda değişiklik yapan 4748 sayılı Kanunun bir maddesi ile de, Devlet Memurları Kanununun, kişilerin kamu hukukundan dolayı gördükleri zararların Devletçe tazmini ve bunların görevli personele rücu ettirilmesine ilişkin 13 üncü maddesine bir fıkra eklenmiştir. Buna göre, işkence ya da zalimane, gayri insanî veya haysiyet kırıcı muamele suçları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince verilen kararlar sonucunda Devletçe ödenen tazminatlardan dolayı sorumlu personele rücu edilmesi hakkında da aynı hüküm uygulanacaktır.

Elbette ki, görevlerini yerine getirirken kusurları nedeniyle insan haklarına zarar veren kolluk görevlileri, adli cezaların yanında bu tür tazminat cezalarıyla da cezalandırılmaları tabiidir. Ancak, yapılan değişiklikteki birkaç husus, çok dikkat çekicidir.

Birincisi, bu değişikliğin yürürlüğe girişi ile ilgilidir. Değişiklik kanununun yürürlük maddesinde, değişikliklerin yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği belirtiliyor. Bu durumda değişikliğin, Kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan 09 Nisan 2002’dan önce verilmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını veya halen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görüşülmekte olan davaları veya Türkiye’de işlenmiş, ancak henüz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açılmamış olayları ya da yalnızca bu tarihten sonra Türkiye’de işlenecek olayları kapsayıp kapsamadığı açık değildir.

İkinci husus, bu tür bir rücu işlemi için ayrı (ikinci) bir yargı kararı gerekip gerekmemesi hususunun açık bırakılmış olmasıdır. Çünkü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yargılamasını, işkence yapılmış mı, yapılmamış mı diye yapmamakta, gerekli usul hükümleri doğru şekilde uygulanmış mı diye yapmaktadır. Buna göre, görevini tam olarak yerine getiren ve kusuru olmayan bir görevlimizin işkence yaptığına dair iddiada bulunan sanık, bu iddiası savcılıkça araştırılıp da haksız bulunsa, daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açsa ve Türkiye’de gerekli inceleme tam olarak yapılmamıştır diye Türkiye aleyhine tazminata hükmedilse, bu tazminat hangi insaf ölçüsü içinde rücu ettirilecektir? Buna kim ve neye göre karar verecektir? Böyle bir belirsizlik içerisinde, kolluk görevlilerinin, herhangi bir kaygı taşımadan görev yapabilmesi mümkün müdür?

Bu değişiklikle ilgili olarak, daha da ilgi çekici husus ise; değişikliğin Devlet Memurları Kanununda yapılmış olması. Bilindiği gibi polis, devlet memuru iken; hakim ve savcılar, silahlı kuvvetler ve jandarma ile diğer kolluk teşkilatlarının mensupları özel hükümlere tabi kamu görevlileridir. Dolayısıyla, yapılan değişikliğin yalnızca polisin görev alanı ile sınırlı olduğu yani yalnızca polis için uygulanabileceği değerlendirilmektedir.

İdari Alanda Yapılması Gerekenler

1) Terör ve örgütlü suçlarla mücadelede başarıyı getirecek en önemli etkenin eğitim olduğunu söylemek fazla abartı olmaz. Teşkilatımız, özellikle son yıllarda büyük bir eğitim hamlesine girmiştir. Polislerin, temel konularda olduğu kadar, uzmanlık gerektiren konularda da eğitimini amaçlanmıştır. Ama, bu eğitimin istediğimiz düzeyde olduğunu da söyleyemeyiz. Üstelik, polis dışında kalan kesimin, yani hakim, savcı ve diğer kolluk birimlerinin, hatta halkımızın da yeterli eğitim düzeyinde olduğunu söylenemez. Bu konuda herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Böylece daha az sayıda görevli ile, daha etkin ve verimli çalışma mümkün olabilir.

2) Eğitim kadar önemli bir diğer konu da, teknolojik altyapıdır. Suç örgütleri, teknolojinin sağladığı imkanları sonuna kadar kullanmaktadırlar. Cep telefonları çıktığında, bunu ilk olarak kullananlar herhalde suçlular olmuştur. Bizim de, suçlulardan daha fazla olarak, teknolojiyi takip etmemiz gerekiyor.

Ancak teknik cihazlara sahip olunması ile, bunların etkin şekilde kullanılması ayrı şeyler. Uygulamada maalesef, gelişmiş teknik cihazlara sahip olan bazı birimlerin bunları kullanmadığı, hatta kullanmayı bilmediğini bile gözlemlenmiştir.

3) Terör ve çıkar amaçlı örgütlü suçlar başta olmak üzere, suç failleri, mevcut infaz rejimleri ve af kanunları çerçevesinde ya gerektiğinden daha az ceza çekiyorlar, ya da cezaevlerini örgüt üssü gibi kullanıyorlar. Henüz yeterli bir düzeyde olmasa da, son birkaç yılda bu konuda iyileştirme yolunda önemli adımlar atılmıştır.

4) Örgütlü suçların hepsinin siyasi ya da ekonomik çıkar uğrunda işlendiğini biliyoruz. Özellikle ekonomik çıkar peşinde koşan suç örgütlerinin, elde ettikleri gelirler ellerinden alınmadan, bu suçların failleri yakalansa dahi, örgütlerin ortadan kalkmayacağı, bu durumun sosyal eşitsizliğe yol açarak toplumda derin izler bırakacağı bir gerçektir. İşte bu suç gelirlerinin, suçluların elinden alınması için de gerekli yasal düzenlemeler az çok yapılmıştır. Ancak bu yasaların uygulanmasına imkan verecek bir alt yapının olmaması, suç örgütlerinin giderek daha da güçlenmelerine yol açmaktadır. Özellikle ticaret sicili bilgileri, tapu, vergi, nüfus ve vatandaşlık kayıtları, tüm bankacılık ve finans kuruluşlarının işlemleri ile taşımacılıkta verilen yetki belgelerine ilişkin kayıtların hem kendi içlerinde, hem de birbirleri arasında otomasyona geçirilmesi sağlanmalıdır. Aksi takdirde, suç gelirlerinin tespiti imkansızdır. Bu gerçekleşmediği müddetçe, bir yandan suç örgütleri giderek güçlenmekte, diğer yandan da, mücadeleci kuruluşlar ve devlet halkın güvenini kaybetmektedir.

Bildiğiniz gibi, 1996 yılında çıkartılan 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun ile, bazı suçlardan elde edilen gelirler karapara, bunların yasallaştırılması eylemleri de karaparanın aklanması sayılmış ve karapara aklayanlara hapis, para ve müsadere cezaları öngörülmüştür. Bu Kanun ile, özel bir birim olan Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK) kurulmuştur. MASAK, şüpheli işlem bildirimleri veya kolluğun talebi üzerine araştırma ve incelemeler yapmak, karaparanın aklanması suçuna ilişkin bilgi ve belgeleri adli makamlara bildirmek ve karaparanın aklanmasının önlenmesine yönelik ulusal ve uluslararası alanda çalışmalar yapmakla görevlidir. Ayrıca, karaparanın aklanmasıyla ilgili olarak, mücadele faaliyetlerini koordine etmek, politikaları tespit etmek ve mevzuat değişikliklerini değerlendirmek üzere, ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yetkililerinin katılımıyla oluşan Mali Suçlarla Mücadele Koordinasyon Kurulu da oluşturulmuştur.

Ancak Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun uygulanmasında da bazı sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Bu sıkıntılar ve aşılması için gerekli olanları şöyle sıralayabiliriz:

Karaparanın aklanmasıyla etkin mücadele edilebilmesi için, suç soruşturmaları ile mali araştırmalar birlikte yürütülmeli, örgütlü suç soruşturmalarını yürüten çalışma gruplarına mali uzmanların da katılımı sağlanmalı, suçlara ilişkin delillerle birlikte karaparaya ilişkin deliller de toplanmalıdır.

MASAK’ın karapara araştırmaları halen, diğer kuruluşlar bünyesinde görev yapan özel bazı denetim elemanlarının geçici görevlendirilmesi suretiyle yürütülmektedir. Karapara araştırmaları, sürekli görev yapan kişilerce yürütülmelidir. Ayrıca, karaparanın öncül suçlar ile olan bağlantısı unutulmadan, bu araştırmaların mutlaka kolluk araştırmaları ile paralel ve eşgüdüm içinde yürütülmesi sağlanmalıdır. Dolayısıyla MASAK’ın, kollukla daha etkin işbirliği içinde görev yapabilmesi ve hareket kabiliyetinin arttırılması amacıyla yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

MASAK tarafından yapılan araştırmalar, klasik mali inceleme ve araştırmaların ötesinde, karapara aklayıcılarının mahkum edilmesi için gerekli delillere ulaşılmasını sağlayacak tekniklerle ve süratle yapılmalıdır.

Karapara araştırmalarının yararlı sonuçlar verebilmesi için, bu bilgilerin suç soruşturmalarını yürüten kolluk birimlerine ve savcılara da aktarılması ve etkin bir bilgi alışverişinin sağlanması gerekmektedir.

Karaparanın aklanması suçunun özelliği göz önünde bulundurularak, genel mahkemelerde değil, uzmanlaşmış mahkemelerde yargılama yapılması sağlanmalıdır.

Özellikle karaparanın aklanması ile mücadelede gerekli tedbirler alınıp başarı sağlanmadan, terör ve örgütlü suçlarla mücadelede de başarılı olunamayacağı unutulmamalıdır.

5) Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun uygulanmasında karşılaşılan bir diğer sorun da, gizli görevli tedbirine ilişkindir. Bu tedbirin etkin şekilde uygulanabilmesi için, Kanunun uygulanmasını gösteren yönetmelikte gerekli düzenlemeler yapılmış, Koruma Birimi adı altında bir birim oluşturulmuş, eğitim faaliyetlerine de başlanmıştır. Ancak, gizli görevlinin amacının, yetkilerinin, görevlerinin ne olduğu, hangi durumlarda gizli görevli kullanılıp hangi durumlarda kullanılamayacağı, bir çok yerdeki hakim, savcı ve kolluk görevlileri tarafından hala iyi bir şekilde anlaşılamamıştır.

6) Son olarak, terör ve örgütlü suçlarla mücadelenin yalnızca polisiye tedbirlerle yürütülmesinin mümkün olmadığı belirtilmelidir. Gerek halkımız, gerekse diğer kamu kuruluşları üzerine düşen görevleri yerine getirmelidirler. Örneğin uyuşturucu kullanımı ile mücadelede, polisten daha çok eğitim kurumlarına ve aileye görev düşmektedir. Yolsuzlukla mücadelenin en önemli adımı, yolsuzluğa yol açan etmenlerin ortadan kaldırılması yani yolsuzluğun önlenmesidir. İnsanımız, suçları ihbar ettikçe, polise görevi sırasında yardımcı oldukça ve “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığını terkederek tanıklık yaptıkça, örgütlü suçlarla mücadeledeki başarı oranının ne kadar arttığı görülebilecektir.