GAYYA KUYUSU
|
|
Kemal ÇELEBİ[*] |
Halk arasında “Gayya Kuyusu” deyimi çok olumsuz, ümitsiz, çıkılması ya da aşılması zor durumlar anlamında kullanılan bir terimdir. Zaman zaman belli mekan ve ortamlarda kullanıldığını duymuşumdur. Bir defasında bir camide vaaz veren hocanın bu terimi, cehennemlik en zelil günahkarların atılacağı, içi irin ve pislik dolu, leş gibi kokan bir kuyu olarak nitelenmişti, o zamanlar henüz 10-12 yaşlarında bir çocuktum ve o haleti ruhiye içinde, hocanın sözleri çok korkunç bir intiba olarak kalmıştır belleğimde.
Bir defasında köyde sözü dinlenir, hatırı sayılır bir muhterem zat, aşırı derecede sempatizanı olduğu bir siyasi parti lideri ve aynı zamanda Başbakan olan zat hakkında muhaliflerce söylenen yergilere cevap verirken; “Biraz insaflı olun beyler, adam ne yapsın, bir tarafta halkın dert ve sıkıntılarını bilmeyen yöneticiler, bir tarafta aydınlık nedir bilmeyen aydınlar, ayrıca etrafını çepeçevre kuşatmış sözde Anayasal kuruluşlar, YÖK vs. Adam bir kere seçilmiş ve hükümet olmuş, kaçsa kaçamaz, satsa satamaz, adeta tam bir Gayya Kuyusu içine düşmüş tepinip duruyor. Batsa batamıyor. Çıksa çıkamıyor.” diye savunuyordu Başbakanı… Eğer camide hocanın söz ettiği kuyu gibi ise bu Gayya Kuyusu, oraya giren bir batmayla boğulup kurtulamıyor insan, müddet dolmadan da kurtuluş yok, o halde debelenip durulacak, battıkça çıkılacak, çıkıldıkça batılacak bir kuyu. Allah cümlemizi muhafaza buyursun bu kuyudan.
Efendim yakın geçmişte Türk siyasi tarihine damga vurmuş iki muhalif parti liderinin iktidar kavgaları o denli ayyuka çıkmıştı ki adeta fıkralara konu olmuştu. Ülke kamplara ayrılmış, gençlik sokaklara dökülmüş, ekonomi çökmüş, meteliğe muhtaç hale düşmüş olmamıza rağmen, asgari müşterekte bir araya gelememişlerdi. Tabi ki bu durum trajik yönü yanında mizah konusu da olmuştu. Zamanın medyasından konuyla ilgili bir alıntı yapmak istiyorum. Şöyle ki; bu iki lider ahirete intikal ettiklerinde bunlara yaptıklarına karşılık tecrit odasında hücreye konma cezası uygulanır, yan yana iki odaya konurlar, biri odaya girince içeride aynı çağda yaşamış fevkalade fizik fukarası bir siyasi bayan liderle karşılaşır, çok zordur onun her gün suratına katlanmak, bu arada yandaki meslektaşını duvardaki bir delikten görür ve çıldırır adeta, zira muarızı aynı çağda yaşamış ünlü ve şık bir artistle beraber. Feveran eder, feryat eder, görevli melek derki; “Tasa etme burada haksızlık yapılmaz, sen şuanda filan bayanla odayı paylaşıyorsun ve cezanı çekiyorsun, ama yandaki kişi şuanda ceza çekmiyor, sırası gelmedi, orada ceza çeken yanındaki şık bayandır.” Onunda ileride ceza çekecek olması onu rahatlatır ve teskin olur. Bu cezaları bitince bu defa içi irin ve pisilik dolu olan Gayya Kuyusuna atılırlar. Seviye öyle ayarlanmıştır ki ne tam boğuluyor, nede tam nefes alabiliyorlar. Aynı şekilde ilk cezada haksızlığa uğradığını iddia eden zat bata çıka çırpınıp dururken, yanındaki muarızının diz boyuna kadar kuyuda, diğer uzuvlarının dışarıda rahat bir şekilde durduğunu görünce öncekinde olduğu gibi yine bata çıka, çırpına çırpına feveran ederek isyan eder, haksızlıktan yakınır, duyan görevli melek; “Sen haklı olmasına haklısın ancak şansına yan, o muarızın olan adamda en az senin kadar suçludur, ne var ki icraatında ona yol gösteren, onu etkileyen, ona yön veren bir eşi vardı, onu o kurtarıyor, o eşinin omzuna bastığından rahat, eşinin cezası bitsin, sıra ona da gelecek.” demiş. İşte Gayya Kuyusu hikayesini bir defada bu vesileyle duymuştum.
Efendim, Ahmet’in, Mehmet’in gayyasından, kuyusundan konumuzun ne ilgisi olur, diye sual edecekler çıkabilir. Buraya kadar olanlar mukaddime yani giriş, yada belirli tabirle “Aperatif” olsun ve biz sadede gelelim.
Müfettişliğim dönemimde bir soruşturma için Erzurum iline görevlendirildim. Uçak hak getire, devleti Emniyet Müfettişleri zengin edecek ya uçak onayı verilmiyor, diğer kurum müfettişleri 6-7 saatlik yola uçakla giderken ben 16 saatlik yolu otobüsle gideceğim. Saat 9:00 da Ankara’dan hareketle Sivas’a 15:00 de vardım, indim otobüsten sınıf arkadaşıma uğradım, gece 24:00 gibi yola devam etmek istedim. Arkadaşım ve durumu bilen bazıları bu saatlerde geçen firmaların çok güvensiz olduklarını, iyi kalite otobüslerinin olmadığını, emniyetli araç kullanmadıklarını, araç içlerinin olur olmaz şekilde eşyayla doldurulduğundan, kokudan rahatsız olabileceğimi, bu nedenle 2-3 saat sonra gelebilecek güvenilir Erzurum firmasıyla gitmemi ısrarla tavsiye ettiler. Bense beni uğurlamaya gelen bu kadar kişiyi bekletmemek için ilk gelen otobüse bindim, vedalaştık ve yola revan olduk.
Otobüste 18 yolcu vardı. Her yolcuya rahat 2 kişilik koltuk düşüyordu. Bende boş bulunan 2 kişilik koltuğa geçip oturdum, muavin geldi, ücreti verdim, beni ortalarda 15-16 nolu koltuklara oturttu ve arkaya gidip 5’li koltuğa yattı. İlk intibak dönemim geçti, sağa sola baktım bir tek 13-14 nolu koltukta yani sol yanımdaki şahıs uyanık, sigara içiyor, diğer yolcuların hepsi acayip bir horultu armonisi içinde uyuyorlar. Şükür şoförde uyanık, teypte yalelli çalıyor. Uykum geldi uyuyamıyorum, sağdan soldan çorap kokuları hissettim, bastırır diye arka arkaya 3 Maltepe yaktım, derken başım yere düşmeye başladı, çantamı yana yasladım, pardesümüde üstüne koyarak yaslandım, ayaklarımı ara koridora uzattım, o kadarını hatırlıyorum, sonrası nasıl ve ne zaman uyuduğum meçhul.
Acayip sesler, sallantılar, gürültüler, burun direğini kıracak kadar pis kokular, zerre kadar ışık huzmesi yok, nefessizlikten boğuluyorum… Kendimi yokladım hiç kimse yok, biran mezarda olduğuma hükmettim, ama bu koku, bu kadar pis koku ve nefesimi kesen bu başka ne olur ki diye düşündüm, bir iki kıpırdama teşebbüsüm göğsümdeki ağırlıktan akim kaldı, eyvah dedim ve nefes almaktaki güçlükten dolayı ölüme müteakip “GAYYA KUYUSUNA” atılmış olduğuma hükmettim. Epey bir panikledim, emelimle, amelimle kendimi bu yere laik görmedim. Derken bir sarsılma, bir gıcırtı müteakiben değişik tonlarda birkaç horultu hissettim, ölmediğimi, otobüste olduğumu hatırlar gibi oldum. Büyük bir cesaret örneği gösterip kıpırdamaya yeltendim. Ne mümkün, aklımı hafızamı yokladım, otobüste olduğuma emin oldum, ama bu ağırlık ne, bu koku ne ola ki dedim. Korka korka yandaki uyumuş sağ elimle göğsümü yokladım, tam burnuma dayalı yün çoraplı leş gibi kokan iki ayak ve belimden göğsüm üstüne kadar iki bacak. Bağırdım duyan olmamdı, vücudum uyuşmuş, sol kolumu kıpırdatamıyorum, sağ kolumla adamı uyandırmak mümkün olmuyor, adamın ayağını ısırsam ısırırım ama ona da mide ister, derken bir gayetle avazım çıktığınca bağırdım, adam insafa gelip kıpırdadı, yan verdiği aralıktan doğruldum. Baktım ki solumdaki 13-14 numaradaki adam ayağını koridora uzatacağına üzerime uzatmış, zaten hava ışımak üzereydi, adamın özrü “Gusura Gamla Babo” oldu. Ben Gayya Kuyusunda olmadığımın mutluluğunu yaşamaktan ötürü adama kızamadım bile.