ÇAĞIN MESELELERİNE POLİSİYE ÇÖZÜMLER
 
 
İsmet KAPLAN[*]
 
Giriş:
               Günümüz , artan nüfûsla berâber hayli problemi de olan bir gündür.Bu çağda yaşayan bir polis olarak , “Çağın Polisi” dergisinin sayfaları arasında söz konusu sorunlara kayıtsız kalamadık.Yüz yüze olduğumuz bu meseleleri birer adlî olay gibi ele alarak değişik konulara müstakil fıkralar ile değindik.Ve polisiye tâbirle , “fezleke” ismi verdik bu köşeye….Bir komiser yardımcısının fikrî sey@hâti  ile günümüze bir de böyle bakın istedik.Söz konusu “düşünce aktivitesi” 2002 ilâ 2005 yılları arasında cereyân etmektedir.Problemler çeşitlidir.Ve fakat tümüne birden bakıldığında çözümün “tek” olduğu anlaşılabilir.Yazıların sayfanın adı gibi “fezleke” rûhunda olmasına dikkat edilmiştir.Polisiye oluşları biraz da buradan gelir…
 
1-PROBLEM TEŞHİSİNDEKİ YANLIŞIMIZ
 
ANA VE KRONİK MESELEMİZ
 
               Timurlenk ile Yıldırım Bayezid arasındaki Ankara Savaşı , 1402 yılında meydana gelmiştir. Buna göre Timur , 1300’lü yılların sonlarına doğru , en kötü ihtimâl , ortasında doğmuştur. Nasreddin Hoca’nın ise bütün ömr-ü hayatı 1200’lü yıllarda geçmiştir. Demek ki ; “Nasreddin Hoca-Timur fıkraları”  yaşanmış olaylar değil , “kurgu” dur. İşte ; böyle “farklı zamanları birbirine karıştırma” nın adı “anakronizm” dir. Bugün , tekrârı bile reyting alan Kurtlar Vâdisi isimli dizide de söz konusu olan anakronizmden başka bir şey değildir. 1970 ilâ 2004 yılları arasındaki “Türk Skandal ve Sansasyon Târihi” nin önde gidenlerinden esinlenerek aynı zamanda yaşıyormuş gibi gösteren bir dizidir o da.
               Bir Hristıyan , vaaz dinlemek için Pazar günü kiliseye gitmiş. Kilisede “Hz.Îsâ’nın Yahudiler tarafından çarmıha gerilmesi”  imiş anlatılanlar. Dinlediklerinin etkisinde kalan Hristıyan , kilise çıkışı gördüğü ilk yahudinin yakasına yapışmış:
 
-Nasıl yaparsınız böyle bir şeyi???
               İşte ; bu fevrî Hristıyan da anakronik bir hâtâya düşmüş ; yanlış zamanda yanlış adamdan hesap sormaya kalkmış.
               “Ana mesele” derken , konunun önem sırasında “ilk” olduğu vurgulanır . “Kronik mesele”  ise , epeyce bir zamâna yayılmış , uzun zaman bir çözüme kavuşmamış meseledir. Tıpta böyle bâzı hastalar için “kronik vak’a”  derler. Kronik kelimesinin bizdeki karşılığı  “müzmin” kelimesidir. Evlen(e) memiş insana “müzmin bekâr” derler ; karşı çıkmayı alışkanlık hâline getirenlere “müzmin muhâlefet” derler ve sâire…
               (***Mâdem okumanın , öğrenmenin ve daha sonra bir şeyler vererek faydalı olmanın yolu kelimelerden geçer ; günümüz okuru , önceki zamanların okurlarından çok geriye düşmüştür , denilebilir ; zîrâ , onların sözlük kullanmadan bitirdiği kitapları günümüzde sözlükle bile anlamayan okurlar vardır. Şayet , yazı târihinin usta kalemleri bugün yaşıyor olsaydılar , yazdıkları her paragrafta kelime açıklayıcı parantezlerden gınâ gelecekti , yazmayı düşündüğü birçok konuyu “anlaşılamazlık” endişesiyle sînesine gömecekti…Dilediği gibi yazmaya kalksa dışlanacak , kelimelerini fedâ edip “bunlar anlaşılır her halde” diyerek yazsa içerleyecekti. “Anlatılan , karşıdakinin anladığı kadardır”  ölçüsünce , hevesi kursağında kalacaktı. Sözlüğü onlara yük etmek istemeyecekti…Dışlanmak ya da içerlemek.Onların anlatmak için çektiği sancıyı , bunlar anlamak için çekmeyecekti belki.Günümüz okuru , bir şeyler verebilmek için ne kadar  alabiliyor ki?)
 
               İmdi ; bizim hem ana hem de kronik bir meselemiz var. “Ana mesele” ; çünkü , kiliseden çıkan o Hristıyan gibi , bugün biz de yanlış vâdilerde volta atıp hesabı yanlış yerlere soruyoruz , yanlış hesap Bağdat’tan geri dönüyor ve biz bu hesâbı çok pahalı ödüyoruz. Bakmamız gereken “ayna” dır , başka değil. Şu ân dünyâda , hayâtımızda neler  yaşanıyorsa , her zaman , bunlar yaşanmak , yaşatılmak istenmiştir. Zemînini oluşturan yaşıyor , yaşatıyor. Aynada görünen , yâni kendimiz , bu kronik , müzmin sorunların çekirdeğinde kendimizin yer aldığını görmüyor muyuz? Hâl-i hazırdaki mîmarlar ile bu zeminde parke taşı olmak mı yâni? Taş taş üstünde bırakmayanlar , aynamızı parçalamış , kendimizi olduğumuz gibi görüp değerlendiremiyoruz.Hasbelkader görsek de görmezden geliyoruz…Taş ustası iken taşeronlaşmış  , hattâ taşlaşmışız.
               Aynalarımız da zâten Lunaparktaki tümsek ve çukur aynalar gibi , bize yanlış göstermekten başka en fazla biraz gereksiz eğlendiriyor. Ana meselemiz , kendimize bakıp “öz” “eleştiri” kelimesinin / kelimelerinin gereğini yapmaktır. Ana mesele halledilmez ise kronik bir hâl alır ve bu zamanlama hatası bizi “anakronizm” in koynuna atar. Nasıl ki şimdi koynuna girmiş yatıyoruz…
 

 2- BİLGİ HAKKINDAKİ TUTUMUMUZ

 
BİLGİ , GÜÇSÜZ KILAR MI ?
 
               Oysa , bilginin “güç”  olduğunu öğrenmiştik. Bildikçe kuvvet kazanırdı insan. Bir “deneme – yanılma”  , yanıltmasın isteriz.
               Esâsında yine durum öyle, bilmek , kuvvet kazanmaktır , ammâ ve lâkin ; yalancı çobanların köyünde insanın "doğruyu duyma imkânı "  bir defâ ile sınırlı kalabiliyor ve fakat ,  “kurt sürüye daldı!” ihbârı için inanmanın çok geç olduğunu kötü şakalar ile anlayan insanlar ,  sürüyü kaybederek ve bâzen  sâdece bir sürüyü değil , belki bir sürü şeyi kaybederek tâli’siz bir bedel ödüyorlar. Böyle çobanların sayısı, sürüyü geçmiş durumda.Yalan ve yalancı çokluğu , doğru yokluğunu netîce vermez , “doğru” vardır.  O varlık için bu çokluk dinamitlenmeli.
 
 “Öğrenilmiş güçsüzlük”  (learned helplesness) , aşağıdaki deneyin armağanı olan bir kavram:
               Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük ve çokça küçük balığın olduğu kocaman bir akvaryum konuyor. Haliyle büyük olan , acıktıkça küçükleri yiyor… Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor, böylece akvaryum ikiye ayrılıyor. Büyük balık bir tarafa, küçük balıklar da diğer tarafa yerleştiriliyor.
               Büyük balık , cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defâlarca deneme yapıyor. Bu durum tam 28 saat boyunca sürüyor. Büyük balık , artık diğer tarafa geçmek için mücâdele etmeyi bırakıyor. Deneyin sonunda cam bölme kaldırılıyor .... O da ne! Büyük balık küçükleri yemek için hiçbir hamle yapmıyor. Saatler geçtiği halde onları yemediği görülüyor... Buna psikolojide "ÖĞRENİLMİŞ GÜÇSÜZLÜK" deniyor.
               “Yerli malı yurdun malı “ çerçevesinde, bu deney , bize “yalancı çoban” hikâyesini hatırlatıyor. Mûziplik olsun diye iki defâ köylülere “sürüye kurt daldı!” şeklinde asılsız ihbarda bulunan çoban, üçüncüde sürüye dadanan kurdun geldiğine ahâliyi inandıramıyor.
               “Learned helplesness” birebir  çevrilirse ; bir öğrenme sürecinin sonunda , insanlardan yardım gelmesi konusunda bir umutsuzluk anlamı veriyor. Bir geriye gidiş , bir sıfırlanış , bir hayıflanışın hikâyesi oluyor.
               Fakat olması gereken bu değil ; doğru bilgilenmek, yanlış bilgileri doğrultmak, dengelemek, süzmek  ve her öğrenileni ,  ışıtmak ve ısıtmak yolunda çıra da olsa , tezek de olsa her yakacak maddeyi enerjiye çevirebilmenin bir “modem” i, bir “decoder”i , bir iksiri  olmalı.Var da nitekim;
 
                               ”İmkânsız” ı mekânsız bırakmak. 
 
               “Zor” , “kolay” dan kaçamaz. Biz kolayına kaçmadıkça kaçamaz.Güçsüzlüğü mümkün gören için “bilgi “ , artarak gelmez, ondalık sayılar gibi , başlarına çoktan sıfırı yemişlerdir. Hadi bu balık bir sazanlık yaptı, şeffaf akvaryumda ümidi kesti ,  bulanık sularda yaşayan bizler de “battı balık yan gider! ”  deyip karabatak mı olacaktık? 
               Gücün ne olduğunu anlayan , güçsüzlükten dem vuranları anlayamayacaktır. Bilgisini güce çeviremeyen, bilgisizliğini güçsüzlükle katlandıracaktır. Bilgi , “güçlü”  kılmazsa , “suçlu” kılar. Bu suçun maddî delili “bilip de uygulamamak” tır ; tanık ve sanık kendimizizdir. “Bilgiye tutkulu olmamak” , tutuklu ve suçlu , hem güçsüz ve tutuk olmak demektir.
               Balıklar elbet bir gün ağa takılır.Yalancı çobanların kötü şakaları  bitmez…Gerçeği bilen , şakayı da bilir ve bilir ki bu iş şakaya gelmez. 
 
”Beklenen” in saati , “umutsuzluğa bir kala” dır .
 
 3- GÜNÜMÜZDEKİ MÜNÂZARALARIN DURUMU
 
BİLMEYE Mİ YARIYOR , BİLENMEYE Mİ?
 
             Doğrunun , gerçeğin keşfedilmesi, bilinmesi yolunda  “farklı”, “zıt” görüşlerin ele alınıp gözden geçirilmesinin gerekliliğine “akl-ı selîm” sâhibi kimsenin îtirâzı olmasa gerek.Bu uğurda “ayrı” ların “aynı” ortamları paylaşarak yaptıkları sözlü-yazılı faaliyetleri izliyoruz.Tartışma programları, mail-grupları, internet forumları bu gibi etkinliklerin mekânları olarak seferber edilmiş durumda.Gerçekten “gerçek” isteniyor mu pekî?
                Eğer bugüne kadar samimî olarak birileri çıkıp “yahu cidden yanılıyormuşum, işte bak ; bi taşla iki kuş vurdum; yanlıştan çark etmekle kalmayıp doğruyu da fark ettim!” deseydi veyâ bu meyanda başka “îtirâf”  larla bu “bilgi alış-verişi” nden sepetini doldurarak çıksaydı , “eyvallah” diyebilirdik; fayda oluyormuş demek ki…Gelin görün ki, “bilme”  ile sonuçlanmayan bu postmodern harp meydanları “bilenme” yi netîce veriyor.Ortada “alış-veriş”ten çok “verip-veriştirmek” var.Doğru olan bir fikrin bünyesinde , “anlamak” ve “yanlışı düzeltmek” vardır.Taraflar her bireri için  bu tutumu ıskalayıp muhâtabını “müebbed bağnazlık” a hapsetmişse , asgarî bir uzlaşma noktası bulmak için NASA’yı mı devreye sokalım?Farklı görüşler ile ilgili tutum ne ? Saygı mı, kaygı mı?
                Dinleyen, ya karganın ağzındaki peynirin düşmesini beklemek sinsîliği ile dinliyor; tâ ki o peynirle limanda beklettiği gemisini az sonra yürütsün, ya da birazdan başlayacağı bombardıman için şarjörünü doldurmaya çalışıyor …Konuşanı da alın ötekine vurun.Bu polemiğin yazılı âleme izdüşümü ise “okuduklarına direnme” , “yazdıkları ile diretme” şeklinde.Matematikteki gibi bir kesişme noktası bulunur mu ümidiyle baksanız , ne “OKEK” i var bu “asal”-zâdelerin, ne “OBEB” i... 
             “Biliyorum zâten!” tavrından peydahlanan egoizmden daha hayırsız evlât var mıdır acaba? Kendini “yeter” görmekten  daha “beter” bir gayya var mıdır?Evvelde , düşüncelerin doğurduğu ölümlerin mezârlığına çevirdiler.Şimdilerde hadım edilmiş hâdim horozlara bir çöplük tahsis edip horoz döğüşünden nasipleniyorlar.Egoizm ve pohpohlama ile yemlenen ve gemlendirilen horozlar erken ötse , başı gidiyor ;  geç kalsa sabah güneşi ıskalanıyor.Ortam karanlığa düşünce “tam vakti” oluyor birileri için…
               İnsanları ayırmayı ve bir araya getirmemeyi öngören her düşünce , bu horozların aracılığıyla öttürülüyor."Herkes doğru değildir", bu doğrudur, ama “hatâsız kimse yok” denmiyor mu? Demek ki hatâlarımızı bulmak ihtimâli daha fazla…Yanlışlar , doğrunun üzerindeki kapaktır , “Biliyorum zâten!” ve “kendini “yeter” görmek” kilidini kıran , kapağı kaldırabilir.Tabu yıkmak derdinde olanlar , “dokunulmazlık” tanıdıkları “ego” nun tabusunu yıksınlar!Kadavra hâline gelmiş düşüncelerin tabutunu açmakla bir halt olmaz!  
 
  Milleti uyandırdığını zanneden  çalar saatler (!) , saatlerimizi çalıyor.
 
4- HAYÂTIN TEK ATIŞTAN İBÂRET OLDUĞUNA DÂİR
 
CANLI YAYINDAYIZ
 
               “Hayat bir film gibidir” derler ya ; hani bir de “gibisi fazla” derler ; bu cümlede “gibi” asla  fazla değildir.Bu “gibi” yi orada zarûrî kılan , hayat ve filmin yâni  sinemanın farkını şu fıkradan anlayacağız:
 
               ** Ünlü bir kalp cerrâhı , bozulan otomobilini tâmire getirir.Getirdiği de , usta bir tâmircidir. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:
 
 -Hocam , siz insanın kalbi ile ben arabanın kalbi ile uğraşıyorum , siz açık kalp ameliyatı yapıyorsunuz , ben de aracın kalbini açıp gerekli müdâhaleleri yapıyorum , onu oradan alıyorum , buraya bunu takıyorum , siz şunu ben bunu…ve sâire demiş bizim motor tâmircisi.Pekî, neden aramızda böyle büyük bir fark var, sizi daha değerli ve önemli kılan ne?
 
O dakikaya kadar tâmirciyi dikkatle dinleyen doktor , dikkatle dinlenecek şunu demiş:
 
-Şimdi bu dediklerini motor çalışırken yap bakalım!***
 
               Hayat da bu yüzden film değildir.”Film gibi” dir sâdece.Acıları çekerken dublör kullanabiliyor musunuz?Senaryoyu değiştirebiliyor musunuz?Sahneyi geri alabiliyor musunuz?
               Canlı yayında sinema olmaz. Hepimiz canlı yayındayız.Canlı kaldığımız sürece yayındayız ve yayından kaldırılmadığımız sürece canlıyız.Canlı yayınlar , medya âleminde en zor yayınlar değil midir?
               Motor tâmircisi film dünyâsında , kalp tâmircisi gerçeklerin dünyâsında yaşamaktadır.
 
               İnsanın ,  zamânın yedek parçası yoktur , motorun yedek parçası  vardır.Biri hâtâsını büyük ihtimâlle telâfî edebilirken , öteki hâtâ ile telef olabilir.
               Vizyonda kalmasını istediğiniz “ne” ise , hayatı ona göre yaşamak gerektir. Film gibi hayâtımızın başrolleri bize âit. Zamân , memeden çıkan süt gibi , geri dönüşü yok. O sütü en iyi şekilde değerlendirmenin yöntemi  , onu “ağlamayan çocuğa meme vermezler” ölçüsü ile anlatılan , istemenin yolundan yürümektir.Hayvânî gıdadan , nebâtî gıdadan daha mükemmel bir insânî gıda vardır … Olmaz demeyin ; anne sütü…İşte biz,  anne sütü gibi  beslenme nâmına her ihtiyâcımıza cevâp verecek bu komprime gıdaya işâret ediyoruz.Hazmı en kolay besin…İnsanlar arasındaki bilgi paylaşımı bu şekilde olursa , yâni , bu anne sütü gibi hem severek verilen , verildiğinde en iyi şekilde besleyen bir bilgi paylaşımı olursa , hayatın kaymağını herkes yiyebilir.
               Bununla birlikte ; canlı yayınlar , RTÜK tarafından kapatılmaya en aday programlardır.Bunun hayatımıza olan yansımasını herkes yapabilir. Pek âlâ , bu sinema gibi hayât için , iyi filmlere verilen bir "Oscar" veyâ kötü filmlere verilen bir “Altın Ahududu” olmayacak mı? Filmi izlemeden nasıl olsun?Bu dünyâda ölümsüz yapımlar , yapanların ölümünden sonra anlaşılır genelde…Film setteyken pek kimsenin umurunda olmaz.
               Hele bir film şeridi gözümüzün önünden geçsin bakalım…

 

5-KARİYER ETİKETLİ EGOİZM
 
“CV HESÂBINA YAŞAMAK”,
 
               Târihe , “iyi”  ya da “kötü” şöhretle geçmiş insanları, gelecek yüzyıllara taşıyan nice vecîz sözleri olmuştur. Bir çok insan da böyle “Vecîzeler Antolojisi” ni kütüphânesinde bulundurmak ister.(Elverir ki  insanlar, müzeledikleri o kadar sözün birini kayda geçirdikleri gibi hayata da geçirseler idi; “CV hesâbına yaşamak”, kendini aldatmanın bilgisayarcasıdır.) Fakat kolej ve Akademi yıllıkları , vecîze söz konusu olunca , öylesine ihtiyâcı karşılıyor ki bu yönüyle , inanın insan yerli malı kullanmadan edemiyor.İşte şimdi hatırlamadığım bir kardeş şu etkili sözü yazmış , 4 yılın fezlekesi olarak:
               “Daha iyi olmaya gayret etmeyen , iyi olarak da kalamaz.”Öyle ya ; işleyen demir ışıldar…Akarsu , denize üstün gelecek ise bu süreklilik  ve yenilenme yönüyle gelecektir.
            Ben bu sözü isbât edecek nice alan sayabilirim. “İyi olayım ve orada kalayım” demek, iyi bir hedef değildir. “İyi olmak” durağan bir hedef değildir. Hangi alanda olursa olsun , iyilikten emekli olunmaz, daha iyi olmak istemeyen ihrâç olunur, bu bir emr-i vâkîdir.Hem de çokça vâkîdir.
            Akarsu için “baraj olmak” , nihaî hedef değildir ;  akarsu belli istasyonlarda insanları sulamayı bilmeli, görevinin sonunda delta oluşturarak alüvyal topraklarda tarıma elverişli alan meydana getirerek , kavuşacağı denizine giderken bile, yâni son görevini yaparken bile üretime imkân sağlamalıdır; zîrâ en verimli topraklar , delta ovalarıdır. Fakat akarsu , denizini , okyanusunu unutmamalıdır…Yoksa üzerindeki barajlarda boğulur.İyi olmak , daha iyiye giden yolda seyretmektir.İyi olan sâbit olamaz, seyir halinde olabilir ancak!
            Yatay bir geçiş yaparak , yollarında sürekli seyreden ve fakat durduk yere bir buluş yapmış gibi görünen , târihin tatlı birkaç olayından bahsedelim:
               Tarihe , geçmiş hadiselere dikkatle bakanların dikkatini çekecek , dikkate şâyân bir nokta var. Arşimet kim bilir ne kadar uğraştı, fakat “evreka=buldum!” deyip suyun kaldırma kuvvetini haykırmasına “bir hamam tası” sebep oldu. Anasından doğduğu günden beri yaptığı en iyi  buluşunu , neredeyse anadan doğma ilan ediyordu. Isaac Newton , belki yüzlerce defa kafa patlatmıştı ve fakat kafasında patlayan bir elma ile “gravity” dedi; yerçekimi...Evet, arayanlar bulamaz , bulanlar ancak arayanlardır. Arayış içinde olmak, “bulmak” gibi güzel bir netice verdi. Edison’ un hikayesi de enteresan: 
               Edison , kim bilir kaçıncı defa aynı deneyi tekrarlıyordu. Saç sakal birbirine karışmış, cezveye yumurta diye koyduğu saati haşlanmakta. Kendinden geçmiş, işine adam akıllı dalmıştı. Gelip gidenlerin farkında bile değildi. Hanımı kapıyı açmış, avaz avaz bağırıyor: 
 
“Aman Allâhım !.. Gene mi uğraşıyorsun? Heeeeey! Senin bu çalışmaların boş, hava!” Bilim adamı deliler gibi bağırır:
 
“ Hava... hava...hava...Ampulün içindeki havayı boşaltmalıyım”. Boşaltır ve ampul yanar.
      Daha bunlar gibi kaç misal var.....Ne yaptığını bilen insanlar için dünyâ bir kenara çekilir.”Kendi târihimiz zâten biliniyordur; bilinmiyorsa , bulunmalı ; asıl “evreka!” onu bulmaktır.Bizi “evreka’” şiddetinde kaldıracak kuvvet olan târih , yer çekimi gibi çekmeli ve ayaklarımız yere basmalı ve “hava” dan şeyleri atarak elektrik gibi aydınlığı o zaman bulabiliriz kanaatindeyim. Geçmişten bağımsız olarak geleceği düşünmek, bağımsız olamamanın fikrî altyapısıdır. 
 
Bu anekdot molasından sonra cümlelerimizi şöyle bağlıyoruz:

            “CV hesabına yaşamak” derken,maymun iştahlıların , özgeçmiş kumbarasını tıka basa doldurmalarını, sindirilmemiş bilgi depolamalarını, sertifika çöplüğüne dönmüş dosya sahiplerinin , diyalogları monolog haline getiren , “ben” özneli cümlelerinin can sıkıcılığını kast ediyorum. Öğrenmek , “biliyorum” demek için değildir , “bilmiyorum” diyebilmek içindir.Çalışmalı , yapmalı ; alışmamalı, sapmamalı. Reklâm yapmak zor iştir; bırakın bu zorluğu başkaları yapsın; onlar sizden çok daha iyi yapar.Reklamı yapılacak işlere imzâ atmak  ise daha zor iştir; bırakmayın , bunu da siz yapın! Kendi işini kendin yap ama kendi reklamını kendin yapma; soğuk beğendirirsin. Issız bir adada doğru düşüncelerle yapacağın bir iş bile gün gelir , gündeme oturur. Yanlış düşünceler ile yaptığın bir iş ise , hiç kuşkun olmasın, çekiştirme enflasyonu böyle canavarlaşmışken kapalı kapılar ardında kalamaz.Açık arayanlar o kapıyı da açarlar.

 

6- CEP TELEFONLARI
 
CEP-TOP BOMBARDIMANI
 
               Seyyar bilgisayar gibi özelliklere sâhip cep telefonlarının salvo ateşi arasında yaşıyoruz.Cep telefonlarının en "etkili" özelliği kamera, televizyon, kayıt…vs. den öte “gürültü kirliliği” dir kanaatimizce.O kadar etkili ki, sessizliğin en gerekli olduğu yerlerde bile hükmünü icrâ ediyorlar.
               Teknolojinin de yan etkileri var elbette...Sözünü ettiğimiz etki de bu yan etki zâten.Her kolaylık bâzı zorlukları da getirir.İletişimin kolay hâle getirilmesi ile insanlar arasında iletişim , garip kisvelere büründü ve bu kolaylık cihazları insanların sesinden çok kendi çıkardıkları seslerle gündemde.
               Teknolojik imkânlara sâhip olmanın yolu “para” olunca ve o kadar parayı denkleştiren herkes bu “özgürlük” e kavuşunca iş öyle bir hâl aldı ki, özgürlük enflasyonunun çıkardığı böğürtüler, nice özgürlüklerin sonunu hazırladı."Nerde çokluk" un getirdiği "yokluk" un adı "huzûr" dur. Etrâfınızdaki insanlar , her an kimbilir hangi şarkıyla patlayacak olan bir bomba taşıyorlar üzerlerinde; kimbilir hangi konuya konsantre olmuşken bir polifonik mayına basıp havaya uçacaksınız?
               Bu seyyar “cep-top” tâbir ettiklerimiz, seyyar satıcı gibi….Hani Barış Manço “domates,biber,patlıcan!” da hevesi kursağında kalıyor ya;
 
“aşkımı ilân edecekken,
 
sokaktan gelen o sesle yıkıldı dünyâm…”
 
               İşte gelişi güzel kullanılan bu telefonlar da "konsantrasyon düşmanı" olmakla sâbıkalıdır.Maksadını aşan bu serseri mayınlar , görgüsüz ellerde birer cazgır âlet hâlini almış durumdalar.Üzerine tir tir titrenilen bu telefonlar , titreşime alınabilir halbuki…
               Teknoloji , yanlış ellerde yanlış kullanıldığı içindir ki şu bahsettiğimiz "gürültü kirliliği"nden "çevre kirliliği" ne, "soğuk savaşlar" dan "sıcak savaşlar"a kadar bir çok felâkete sebebiyet vermiştir."Bilimin yan etkisi "yüzünden insanlık , hayatın bir çok alanında “huzûr” dan ve "barış" tan mahrûm kalmıştır.Bu çizgi , cep telefonundan atom bombasına kadar böyledir.Zâten attığımız başlığın iki konuyu bağdaştıracak nitelikte olması gerekirdi.
"Bilgi" si yanlış olanlar bilimi yanlış kullanırlar.

 7-ÇOCUKLARA DÂİR

 

ÇOCUKTAN AL ZAFERİ
 
               Çocukluk , büyüklere âit dolaplardan, entrikalardan, önyargılardan , kalıplardan, nefretlerden ,  içten pazarlıklardan ve listeye ekleyeceğiniz diğer negatiflerden habersiz bir dönemin ismi olması nedeniyle, “zafer”  i elde etmek isteyenler, “küçüklük” ün kıymetini bilmeliler. “Küçüklüğün kıymetini bilmek” derken , "çocukluk yaşlarını iyi geçirebilme" nin yanında, “liderlik” vasfından bahseder gibi “küçüklük” kavramını ortaya atıyoruz.
               “Çocuktan al haberi!” deyişine gönderme yapmamız , “zafer muştu” sunun en sağlıklı kaynağını göstermek üzere , çocuk muhâbirliği yaparak , bu tatlı haberi vermek üzere çocukça bir yazıyı ajanslara geçmek arzûsudur. 
               Niye “çocuktan al haberi” derler? Sansür, oto sansür , manipülasyon, iftirâ , şantaj ...vs yoktur bu şirin muhâbirlerde. Tarafsız muhâbir, sağlıklı muhbirdirler. Masabaşında oturup , haberi istediği kıvama getirmek için fırına veren “makro dalgacı” lar gibi değildir çocukların  verdiği haberler; "neyse o" dur.
               Çocuk, içinden geldiği gibidir; dışına göre garip şekillere girerek anlayışınızı illüzyona mâruz bırakmaz. Çocuk, “şaşırabilme” özelliğine sahiptir. "Alışkanlık"  denen illet, zillete çevirmemiştir düşüncelerini. İşin bu yönüyle “hârikaları fark edebilmek ” , küçüklüğü bilenler içindir.
 
”Sevgi” nin en hâlis bir noktasını çoçuklar temsil eder. Sevilmek  de çok  şirin durur onlarda…
               “Bana arkadaşını söyle , sana kim olduğunu söyliyeyim”  ölçüsüne göre çocuklar , ayrımcılıktan uzaktırlar. Siyah ırk olmuş, sarı ırk olmuş , beyaz ırk olmuş , fark etmez onlar için. “Renkkörü” dürler bu konuda.
 
Önyargı konusunda ise Einstein’in “atom parçalama” sını paramparça ederek fark atmışlardır.
               Büyüklerinden kalan , “önyargı , nefret” gibi mîrasları henüz devralmadığından, bu dünyâda iken başka bir dünyâya âit yaşamı sürerler. Anne karnındakinden daha karanlık bir aşamaya geçtiğini bilse , milyonlarca arkadaşını geride bırakarak kazandığı yarışı tamamlar mıydı acabâ?
               Dışımızdaki büyüklerden ziyâde içimizdeki çocukların sesi birçok zaman daha sevimli gelir. En enerjik çağ olması nedeniyle, muhtaç olduğumuz enerji için 
istifâdesi her an mümkün bir "tatlısulu akarsu" dur çocukluk….
               Bu çocuğun hayatı , kendi hayatımızla birebir ilgilidir. Danışma meclisimizin dâimî üyesi ve fahrî başkanıdır çocuk.Yüreğinin götürdüğü yere giden seyyâhın yol arkadaşı "çocuklar" dır.
 
En zararlı kürtaj , “içimizdeki çocuk” a yapılandır.
Sonuç:
               Sevgili Çağın Polisi Okurları; görülmektedir ki çok ve çeşitli meseleler vardır ve fakat “okumak” ve de okumanın sağlayacakları , bilumum problemlerin cevâp anahtarını içermektedir.Özeleştiriyi yaptıran okumaktır , önyargıyı kıran okumaktır , olumlu baktıran okumaktır ve sâire…Sevgiler….
 
 
 

 



[*] Komiser Yardımcısı, Polis Akademisi Daire Başkanlığı