EKONOMİK SUÇLAR-TERÖR
|
|
M.Yavuz ELBİRLER[*] |
1895 yılında
Almanya’da yayınlanan bir dergide Bernardine Schulze-Smidtden isimli bir bayan
yazar hakkımızdaki fikirlerini şöyle ifade ediyordu:
“Oruç
ayı sonunda idrak edilen Ramazan Bayramı devam ettiği müddetçe, İstanbul’da
zengin-fakir, tanıdık-tanımadık, Müslüman-Hıristiyan, içlerinde bayram
yemeklerinin hazırlandığı evler herkese açıktır. Bayram yemeğine gelen hiç
kimse geri çevrilmez. Umumi yerlerde, yoldan geçmekte
olanlara pasta ve çörekte ikram edilir. İsteyen herkese, makam ve din farkı
gözetilmeden bundan verilir. Bu, misafirperverliğin büyük saygı gördüğü ve
Şark’ta, insanın sahip olması gereken ilk meziyetlerden biri olarak görüldüğü
eski zamanları hatırlatan güzel bir adettir.”
Birçok hususlarda Türkler, biz Avrupalılara taklide
değer örnek olabilirler. İsmen, şahısların karşılıklı saygısına büyük önem
verilir. Büyük-küçük herkes buna riayet eder. Normal hayatta seviye farkı
yoktur ve herkes eşittir. Ancak fakir, zengin nezdinde
bir şeyler elde etmeyi arzu ediyorsa, şüphesiz onu hususi bir saygıyla
selamlar.
Türklerde,
asil sınıf bilinmez. Bir köle kadının çocuğunun bile Sultan olabildiği böyle
bir memlekette, anlaşılacağı üzere menşe ve köke fazla itibar edilmez. İnsan
kendisini sıradan bir vatandaşın oğlu olarak tanıtır. Osmanlılar da her şey
fert ile başlar, fert ile biter. Onlarda akrabalık, biz Avrupalılarda olduğu
gibi, aptalların ve kabiliyeti mahdut kimselerin makam ve şöhrete ulaşmalarını
sağlayan bir merdiven değildir. Eğer bir Türk İnsanı karşısındakini gayretli ve
şerefli biri olarak tanımışsa, onun kimlerden olduğunu sormaz bile. Eğer
Boğaz’daki bir kayıkçıya, şükran ifadesi olarak, “Allah sana Sadrazamlık nasip
etsin” diye dua edildiğinde, o bu komplimanı hiç de alay ve imkansız telakki
etmez, bilakis gayet sakin, “İnşallah” “Eğer Allah isterse!” diye mukabelede
bulunur.
Ve
Allah ekseriye istemiştir ve en aşağıdakilerden bazıları, devletin en yüksek
mevkilerine yükselmişlerdir. Bir çok Sadr-ı Azam,
bahçıvan veya oduncu olarak işe başlamışlar ve yüksek mevkilerde en küçük
kibirlilik alameti göstermemişlerdir, çünkü onlar bu mevkilerin ihtişamının
çabucak sona erdiğinin farkındadırlar.
Türklerin
dürüstlük ve alicenaplığı dillere destandır. Eğer İstanbul’da iki Rum bir
anlaşma akdederler veya hukuki bir mesele ile karşı karşıya bulunurlarsa her
zaman bir Türk’ü müşahit ya da tarafsız bir hakem
olarak yanlarına almaları adet olmuştur.
Türk
satıcının, kendisine fazla fiyatla mal satmak istemesi halinde, müşterinin
“Nasıl, Allah’tan korkmuyor musun?” demesi yeter. Bu söz onun aklını başına
getirecek ve malın hakiki değerini söyleyecektir.
Satıcı
buna rağmen kendisine itimat edilmediğini hissedersi, İzzet-i nefsinin rencide
olduğu düşüncesiyle müşteriye mal satmaktan vazgeçer ve yoluna gitmesini
söyler.
Tanınmış
bir seyyah, İstanbul’da iken yolunun, bir gün Kapalı Çarşı’daki zengin bir
antikacı tüccarın dükkanına düştüğünü nakleder. Bu, benzerlerinin ancak
Tiflis’te yapıldığını bildiği, üzeri figürlerle süslü, güzel boyanmış bir yazı
takımının fiyatını sorar. Tüccarın kendisinden iki yüz kuruş istemesi müşteriyi
şaşkına döndürür. Müşteri yüz kuruş vermek ister. Bunun üzerine tüccar, yazı
takımını bir kuruş bile aşağıya veremeyeceğini, fakat arzu ederse, yabancı
beyefendiye bunu hediye etmenin kendisini bahtiyar kılacağını ifade eder.
Evet!...
yabancı yazarın hakkımızdaki düşünce, intiba ve beyanı bunlar. Hepimiz
Türk-İslam ahlakı üzerine saatlerce konuşabilir ve yüzlerce misal verebiliriz.
Fakat….
Yukarıdaki yazının yayın tarihinden yüz yıl sonra bugün ülkemizde yolunda
gitmeyen bir şeyler var. Öylesine var ki….
“Bizim Lonca döneminden kalma bir meslek
ahlakımız vardı. Burada ne yazılı anlaşma, ne çek, ne de senet vardı.
Ödeyeceğim dendiği zaman ödenir, iş yapılacaksa en doğrusu yapılır, bahşiş,
katma, karıştırma olayları olmazdı. Geçmişteki sanatkar, zanaatkar ahlakı
buydu.”
Bir
iş adamı söylüyor bunları, işadamlarının eski itibarının kaybolduğu
feryadıyla…. Çünkü İSKİ, İLKSAN, ASKİ, CİVANGATE ve daha bir çok olayların
ardında bazı iş adamlarının isminin çıkması onları da feryat ettiriyor.
TÜSİAD,
“Evrensel kabul gören iş ahlakı
ilkelerini tanımlamak, iş yaşamında karşılıklı güven ilkesinin yerleşip
gelişmesine katkıda bulunmak ve iş ahlakına uymayan tutum ve davranışların
yaygınlaşmasını önlemek” amacıyla hazırladığı ahlak ilkeleriyle üyelerinin
adlarının yolsuzluklardan uzak kalmasını istiyordu.
Ardından
MÜSİAD’da “çağımızın
hakim sistemi olan kapitalizmin kendi insan tipi olan ekonomi insanını
oluşturmuş ve toplumsal hayatın hemen hemen her
alanında bu insan tipinin davranışlarını veri kabul etmiştir.” diyerek ekonomi insanının her zaman kar ve maliyet
ölçülerini dikkate aldığını, her hareketinde maksimum fayda düşündüğünü ve “Kişisel çıkar peşinde koştuğunu, bunun
sonucunda da bir yozlaşma ve ahlaki çöküntünün kaçınılmaz olduğunu belirterek”
bir nevi kendi iş ahlakı ilkelerini belirliyordu.
Ardından
İzmir Ticaret Odası, üyesi iş adamları; ardı arkası kesilmeyen toplumsal
kirlilik ve yolsuzluklardan bıkkınlıklarının ve buna tepkilerinin bir
göstergesi olarak, kendilerinden başlamak üzere, yanlarında çalışanları ve
onların ailelerini de içine alan bir “Temiz
Ticaret Harekatı” başlatıyor. “Gelenek
ve göreneklerine saygılı, sözü namus olan, ilişkilerinde “önce insan” diyen,
“Rüşvet vermeyen”, tüccar tipini öne çıkaran bu hareketle İzmir Ticaret
Odası, işadamının kaybettiği imajı geri almaya çalışıyordu.
“Ticaret hepimizin bildiği gibi aldatmalar
üzerine yanlış bezenip kurulamaz. Aldatma üzerine ticaret yapmayı prensip
edinen bir kişinin o işyerini yaşatması mümkün değildir.” Diyen İzmir
Ticaret Odası Başkanı Sayın Ekrem DEMİRTAŞ, tespit ettikleri iş ahlakı
ilkelerini ihtiva eden broşürü 35 bin üyesine gönderiyordu.
Yine
İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği de “Dürüst sanatkar, onurlu esnaf” kampanyası ile bu harekete destek
veriyordu.
Yasa
dışı iktisadi faaliyetler ve bunlarla mücadelenin tarihi, Devletin veya yasa ve
kural koyucu otoritelerin doğuşuna kadar uzanır. Ancak yasadışı faaliyetlerin
ve bunlarla mücadelenin sistematik bir araştırmaya konu olması oldukça kısa bir
süre önce başlamıştır.
Günümüzdeki
yasa dışı iktisadi faaliyetlerin önem kazanması çeşitli nedenlere
dayanmaktadır.
Öncelikle
yasa dışı iktisadi faaliyetler giderek güçlenen suç örgütleri aracılığıyla
yapılmaya başlamıştır. Bazı suç örgütlerinin kadro sayıları ve buna paralel
olarak hareket kabiliyetleri giderek artmaktadır.
Suç
örgütleri sayısı da giderek artmakta ve bazı ülkelerde kamu otoritesi ile
rekabet edebilecek boyutlara ulaşabilmektedir. Rusya federasyonunda 1993’te
4352 olan suç örgütü sayısı 1994’te 5700’e yükselmiştir.
Bu
örgütlerin faaliyetleri uluslararası
düzeye taşmaktadır. Böylece hem uluslar arası düzeyde iktisadi ve finansal faaliyetlerin serbestleşmesinden azami ölçüde
yararlanmakta, hem de uluslar arası düzeydeki yasal, idari, siyasi çelişki ve
farklılıklardan istifade ederek konumlarını güçlendirmektedirler.
Gelirleri
giderek artmaktadır. Sadece uyuşturucu madde kaçakçılığından elde ettikleri
gelir 500 Milyar dolar düzeyine ulaşmıştır ki bu dünya toplam petrol ticaret
hacminin üzerindedir.
Suç
örgütlerinin faaliyet alanları da
genişlemektedir.
Uyuşturucu
madde kaçakçılığı
Silah
ve mühimmat kaçakçılığı
Organ
kaçakçılığı
Bebek,
çocuk, kadın, işçi veya göçmen ticareti
Stratejik
Malzemeler ve maddeler kaçakçılığı (uranyum, biyolojik ve kimyasal diğer
malzemeler)
Alkollü
içecekler
Altın
ve diğer kıymetli madenler
Tarihi
eserler
Nesli
tükenmiş canlılar
Çeşitli
dövizler ve sahte paralar
Lüks
otomobil ve diğer dayanıklı tüketim malları
Plakalar
ve kasetler
Bilgisayar
programları
Markalı
lüks mallar
İlaçlar,
çeşitli kimyevi mamuller
Çeşitli
yedek parçalar, alet ve ekipmanlar
Diğer
taklit mallar kaçakçılıkları
Kamu
mülkiyetinin korunması ve yaygınlığı sonucu ortaya çıkan arazi mafyaları
Çek,
senet veya tahsilat mafyaları
Kamu
ihalelerinin sübjektif değerlendirmelere dayalı olması ve şeffaflık
eksikliğinden faydalanan ihale mafyaları
Hayali
ihracat, hayali yatırım amaçlı teşvik mafyaları
İstihdam
mafyaları
Kredi
mafyaları
Terör
örgütleriyle işbirliği
Suç
örgütleri bir yandan yasadışı iktisadi faaliyet alanlarını genişletirken, diğer
yandan da yasal faaliyetlere yönelmekte ve bu alanda sanayi, bankacılık,
taşımacılık vb. iktisadi faaliyetleri kontrol etmektedirler.
Bazı
suç örgütleri yasadışı iktisadi faaliyetleri yürütürken bazı etnik, sosyal,
dini çelişkileri de istismar ederek toplumsal ve siyası destek arama yoluna
gitmekte ve bu alanda önemli ölçüde başarı sağlayabilmektedirler.
Nihayet
bazı ülkelerde, suç örgütleri günümüzde bireysel özgürlükleri, ulusal ve
uluslar arası düzeyde iktisadi düzeni tehdit eden, kamu otoritesini ve kamu
düzenini sarsan ve yasal düzeni işlemez hale getirebilecek büyük bir tehlike
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Öte
yandan yasadışı iktisadi faaliyet yürüten suç örgütleri rüşvet olgusunu
yaygınlaştırmakta, rüşvet alan kamu personeli kamu düzenini korumak yerine suç
örgütlerinin çıkarlarını koruyabilmekte ve bu hareket su yüzüne çıktığında
kamuya güvenin sarsılması yanında, radikal çözüm üreten Siyasi Partilerin
güçlenmesine ve antidemokratik düzen özleminin artmasına yol açmaktadırlar.
Yasadışı
iktisadi faaliyetlerin gelişmesi normal yollardan kamu düzeninin işleyişini
zorlaştıran ve kamu düzeninin sağladığı bazı hizmetlerin paralel mekanizmalarla
suç örgütleri aracılığıyla yapılmasına yol açar. Bu çerçevede adalet
hizmetleri, Emniyet Hizmetleri, tahsis hizmetleri gibi bazı hizmetler suç
örgütleri aracılığıyla ya da görevlendirecekleri
“güvenilir” bazı kişiler aracılığıyla gerçekleştirilir.
(Babalar,
hatırı sayılır kişiler vs.)
Yasadışı
iktisadi faaliyetlerin ve buna bağlı olarak suç örgütlerinin gelişmesi zaman
içinde bunların yıkıcı ve bölücü ve dış destekli faaliyetler ile bütünleşmesi
hatta onlara öncülük etmesi açısından müsait bir zemin oluşturur. Bu açıdan
yasadışı ekonomik faaliyetler yürüten suç örgütlerinin ihtiyaçları ve imkanları
ile yıkıcı ve bölücü terör örgütlerinin ihtiyaçları ve imkanları arasında
etkili bir tamamlayıcılık ilişkisi mevcuttur. Yasadışı ekonomik faaliyetlerin
sahip olduğu maddi imkanlar terör örgütlerinin faaliyetlerinin finansmanı için
sürekli ve yeterli bir kaynak oluştururken, terör örgütlerinin sağlayabildiği
güvenilir personel, gizlenme, tehdit ve yaratabildikleri destabilazyon
imkanları da yer altı ekonomisi açısından riski azaltıcı faktörler olarak
değerlendirilir. Bu şekilde zamanla iktisadi amaçlarla siyasi amaçların
bütünleşmesi, dolayısıyla örgütlerin bütünleşmesi imkanı da gündeme gelebilir.
Öte yandan her iki faaliyet uluslararası bir faaliyet ve istihbarat ağı geliştirme ihtiyacı ve bunu
sağlayıcı imkanlar açısından da bütünleşebilirler.
Özetle
yer altı ekonomisi; belli bir safhadan sonra elindeki parayı kayıtlı ekonomiye
kaydırarak normal kayıtlı ekonomiyle bütünleşmeye ve bu şekilde elinde oluşan
büyük maddi kaynakları aklama ihtiyacındadır.
Diğer
yandan kayıtlı ya da normal iktisadi faaliyetlerle
bütünleşerek ve ona destek vererek, ihaleler, kredilendirme ve oto finansman
konularında haksız rekabeti arttırıcı bir unsur olabilir.
İster
yasadışı iktisadi faaliyet gösteren suç örgütleri olsun, ister yıkıcı ve
bölücü, dış veya iç kaynaklı örgütler olsun, amaca ulaşmak için araç olarak
kullandıkları öncelikli hareket şiddet yani terördür. Bu ortak noktadan
hareketle terör veya şiddet olgusunun Sosyo-Psikolojik
sebeplerini incelemek ve anlatmakta fayda vardır.
Terör,
sosyolojik açıdan sosyal şiddet kavramının bir unsurunu teşkil eder. O zaman,
sosyal şiddet olgusunun içinde, terörün dışında intihar, adam öldürme,
suikastlar, adam kaçırma, fidye isteme, rehine alıkoyma, yakma-yıkma, tahrip,
sözlü ve yazılı protestolar, top yekun çatışma, ayaklanmalar, ırk ve mezhep
kavgaları ve ayrıcalıklı eylem biçimlerini zikredebiliriz.
Günümüzde,
Latin Amerika tipi terörün teorisyeni sayılan Carlos MARİGHELLA’ya göre terör,
devrim için vazgeçilmez bir silahtır. Yine terör teorisyeni
Regis DEBRAY ise, terörün bir savaş biçimi olduğunu
savunmaktadır.
İllegal
yıkıcı ve bölücü örgütlerin gelişimi, şiddet eylemleri ve takiben
başkaldırmalar ve sosyal hareket biçimleri, ülkelerin tarihi gelişimi, sosyal
ve kültürel şartları ile lider kadrolarının kimlikleri açısından farklılaşma
gösterebilir.
Ülkemizde
1968’lerden bu yana oluşan, teorik birikim, eylem pratiği, enternasyonal
Marksist stratejinin ülkemiz açısından oluşumunda asla küçümsenmemesi gereken bir zaman sürecini
ortaya koyar.
Sosyal
şiddet normlarının temel nitelikleri, temsil edildikleri toplumun, tarihi
gelişimi, kültür özellikleri ve dünya görüşüyle yakından bağlantılıdırlar. Bu
gerçeği MLSPB Lideri Şemsi ÖZKAN şöyle açıklamıştı:
Eğitim
sistemi,
Hoşgörü
olmayışı,
Kültürel yapı,
Yenilik ve
aile ilişkileri,
Gençlik ve
toplum ilişkileri…
Özkan’a
göre, Türkiye’de bu beş faktör, şiddet olaylarının, toplumsal protestoların
kaynağını oluşturmakta idi. O, “Türk
gençlerinin savunabileceği bir ideoloji sisteminin eğitimle verilmemiş
olmasını” şiddetin sebebi olarak gösteriyordu.
117’si
öldürme olmak üzere 184 eylemi gerçekleştiren MLSPB Lideri görüşleri, üzerinde
titizlikle durulması gereken şu dramatik gerçekleri ortaya koyuyordu:
“İlgisizlik, uyumsuzluk ve aradığını
bulamamanın oluşturduğu topluma yabancılık, giderek ilk önce düzene karşı, daha
sonra da ideolojik ortam içinde devlete karşı kin ve nefrete dönüşüyordu.” Nihayet:
“Polise sıktığı kurşunlar, aslında kendi
çelişkilerine, toplumla olan uyumsuzluklarıma idi” diyor Şemsi ÖZKAN.
Bu
konuda daha birçok teröristin açıklamalarını verebiliriz. Hepsinde bir tek
nokta vardır. Sosyal şiddet temelde toplumun yapısal kimliği ile
birleşmektedir. Gerçekte 1960’lı yıllardan itibaren ülkemiz hızlı
sosyalleştirme diyebileceğimiz bir sürecin içine çekilmiştir.
Bu
dönemin tahlilini yapan bir Batılı Sosyolog LANDAV; “Sağ eğilimli gençlik grupları, daha az ve genellikle milli gururun mesajından
ötürü Türkiye’nin geçmişinde ortak ideolojik köklere sahipken, solcu gençlik
böylesine ortak bir esin kaynağına sahip değildi. Bunların her biri, Marx, Lenin, Mao, Che Guevara ya da Marcuse
Türkçe çevirilerinden okudukları, ya da başka iki
düşünürün öğretilerinden oluşan bir programı kabul etmişlerdir. Bazı üniversite
ve fakültelerde Marksist yönlendirme hızı arttıkça radikal öğrenci hareketleri
de güçlenmiştir.”
Ülkemizde
1960’lardan sonra başlatılan ve gittikçe hızlandırılan Marksist şartlandırma
operasyonu, hemen hemen tüm Marksist klasikleri
Türkiye’ye kazandırmıştır. Eskiden 3-5 kişi tarafından gizlice okunabilen
kitaplar, fakültelerde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyordu.O yıllarda 60
kadar sol yayın yapan ve dağıtan yayınevi her biri 5000 civarında basan bir çok
kitap ve 30 civarında dergi, işportalara kadar yayılıyordu. Bu günde durum o
günden pek farklı değildir. Yapılan kültürel yozlaşmayı ve değişimi sağlamanın
yanında yazanı-çizeni, yayınevi, dağıtımcısı, satıcısı ve diğerleriyle iktisadi
bir faaliyettir de.
Türkiye’de
terörizmin 30 yılı aşan çıkışları esasta psikolojik bir tahlile tutulmuş
değildir. Batı’da, Milli Hükümet komisyonları tarafından yürütülen araştırmalar
ciltler dolusudur. Birleşmiş Milletler Sosyal Savunma Enstitüsü , toplum şiddet
olaylarını inceleyen Avrupa Konseyi ilgili Dairesi bu tür çok uluslu örgüt
ilişkilerinin ürünüdür.
Bir
örnek olarak Fransa da, 1976 da başkan Gıncard Destaing tarafından yönetilen şiddete tepkiler adlı, on
üyenin 65 genel toplantı ve 7 seminer sonucu baş çalışma grubu tarafından
tamamlanan raporda;şu konular incelenmiştir:
Şiddetin
psikolojik ve biyolojik görünü,
Kentleşme
, çevre ve kültür değişimi,
Şiddet
ve Ekonomi,
Gençliğin
korunması,
Cezai
görünüm ve ıslah evleri
Batı’da,
Sosyal şiddetin yoğunlaşması üzerinde yürütülen sosyal incelemelerin hemen
hepsinin ortak noktası yapısını sorunlarda düğümlenmektedir.
Türkiye’de
1923-1950 arası statükocu durgun bir sosyal yapıya sahipti. 1950’lerden
itibaren siyasi özgürlükler , zirai makineleşme , köyden şehre göçler sosyal
yapıda devam eden dalgalanmalar meydana getirdi. Büyük kentlerin marjinal
alanlarında meydana gelen gecekondulaşma, hızlı sosyal değişme, teknolojik
ilerleme, bunlara bağlı olarak geleneksel milli ve manevi değerlerin bozulması ve
toplumun maddi hareketlilik yönünde motive edilmesi, demokratikleşme
atılımları, İbn Haldun’un deyimiyle toplumun
“Asabiyesini” gevşetmiş, dokusunu zayıflatmış, “Haderi”
bir toplum yapısıyla karşı karşıya gelen Türkiye’de terör ve sosyal şiddet
normları kurumlaşmıştır.
Evet….
Bu dönemde Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti, muasır medeniyet
seviyesine çıkmak gibi ideal sloganlar bırakılmış, Büyük Türkiye yerine “Türkiye Küçük Amerika olacaktır” tezi ileri
sürülmüştür. Maddeci toplum yapısı alım ve satım hırsı sosyal dengenin
bozulması sürecini hızlandırmıştır.
Bugün
Amerika’daki gibi organize suç örgütlerimiz var. Dallas dizisini aratmayacak
olayların yaşandığı ve oradaki karakterleri aratmayacak insanların bulunduğu iş
dünyası ve sosyetemiz var. Latin Amerika tipi terör örgütlerimiz ve tarihin
karanlıklarından çıkıp gelen Marksist aydınlarımız var. Yasaları bilmeyen veya bilmemezlikten gelen, hukukun üstünlüğünü savunan ancak şahsi
çıkarları veya egoları doğrultusunda her türlü ahlaki, manevi değeri ve
kanunları kenara koyabilen birileri var.
Bütün
bunlar varda; PKK’ya karşı yürütülen operasyonda ayağını kaybettiğinde, “vazife
ahlakı ecdattan bize miras, bunu omuzlarımızda taşımaya mecburuz. Bizden
sonrakileri devretmeye mecburuz. Vazife ahlakının şekli bir tane, ikinci bir
alternatifi yok. Dürüst, şeref ve haysiyet dairesinde görev. Dolayısıyla biz de
gücümüz, kudretimiz oranında bu mirası omuzlarımızda taşımaya gayret ediyoruz.
Ayağımızı kaybettik. Mülkü veren, iradını geri alır, o kadar, mülk bizim değil,
yaradanın olduğu için iradını almıştır” diyebilen
Gazi Yzb. Ömer BULAL var. Ebed-Müddet
Devlet inancını kaybetmemiş vatan evlatları var. Askere gitmemek için her türlü
yolu deneyen ve onlara tavassut eden zavallıların yanında her gün mübarek
kanını bu topraklar için bu toprağa akıtan Mehmetler var ki onlara RAMBO
diyenlere acıyorum..
O
halde …. Ne yapmalı?
Türk
Milletinin temeli sağlamdır. Bu toplumun içinde bıkmış, yorulmuş, ama ahlak,
fazilet, dürüstlük gibi kavramları unutmayan milyonlarca insan var.
Zengin-fakir, sağcı-solcu, aydın-cahil, işçi-köylü, suni-alevi, köylü-şehirli
……sesli bir çoğunluk. Ümidediyoruz ki bu insanlarımız
vermesini ve ölmesini bilen bu insanlarımız, riyasız, menfaatsiz, hasbi bir
toplumsal yenileşme hareketi başlatacaklardır. Çünkü Türk insanının kaderi
yaşanan olumsuzluk değildir. Yükselen yeni değer ahlaki değer olacaktır.
Bu
gün; Milletimizin refah ve güveni, memleketimizin selameti, rejimin sıhhati ve
istikbali için aydınlarımıza ve alın teri ile kazanmış olan iş adamlarımıza,
esnafımıza, memurumuza, üniversite öğretim üyelerimize ve öğretmenlerimize
kaçınılmaz vazifeler düşmektedir. Ateş bacayı daha çok sarmadan, yükü
omuzlarımıza olmayı bilirler ve gereken fedakarlıktan kaçınmazlarsa; herkes
şahsen kendi hayat ve servetini de teminat altına almış olur…
Geliniz….;
örf ve adetlerine sadık, dinine ve inancına bağlı, vatan ve millet sevgisiyle
meşbu, ahlaki nizama ve dürüstlüğe dayalı, itidal ve muvazeneyi şiar edinmiş;
milletin refahını sağlayabilecek ve vatanın bütünlüğünü muhafazaya muktedir,
dürüst, güçlü, bilgili yükselen bir millet yaratalım.
Sözlerime
Yüce Peygamberimiz (S.A.V.) ‘in bir hadisi şerifi ile son vermek istiyorum. “Vatan sevgisi imandandır ve kişi kavmini
sevmekle kınanmaz.”