“Topun, Konfüçyüs öncesi Çin’den Firavunlar
dönemi Mısır’ına, Eski Yunan’dan Kolomb öncesi Amerika’ya dek bütün
uygarlıklarda var olduğu düşünülürse, futbolun kökeninin tarihin bilinmeyen
dönemlerine kadar uzandığı söylenebilir.” (1)
Top oyunu, aşamalar sonrası modern futbol olarak
kendi kurallarını yaratıp uluslararası nitelik kazanarak evrensel bir spora
dönüşmüştür. Tribünler stadlara, stadlar da ev ve kahvehanedeki TV ekranlarına
yansıyarak milyonları, milyarları izleyici olarak bir araya getirir.
Bir yandan spor endüstrisi olarak da
nitelendirilebilen Futbol, sporun gösteri haline gelmesidir. Spor kulübü olgusu
şehirle bütünleşince altyapı, tesisler, mahalli ligler, kıran kırana geçen
müsabakalar; Kitleleri memnun etmek, daha ilgi çekebilmek amacıyla daha büyük
stadlar (Brezilya-Rio de Janeira’daki 200 bin kişilik Maracana Stadı) yanında,
yıldız futbolculara transfer piyasasında büyük paralar akıtılarak profesyonel
bir anlayış piyasası yaratılır. Gösteri stadlarla sınırlı kalmaz, gazetelerin
spor sayfalarına, televizyonların spor programlarına yansıyarak organizasyon,
reklam ve yayın sözleşmeleri ile bütünleşerek sektör halini alır.
Yıllar önce İspanya’da Franko, Portekiz’de Salazar
ülkelerini uyutmak için uzun yıllar
(Aslolan, toplumları
ileriye götüren/götürecek asli unsurların başında Bilim ve Sanat yer
almaktadır. Spor ise tanıtım, temsil ve görsellik açılarından önem arz eder.)
Ülkemizde de spor, Cumhuriyet öncesinde (1910-22)
gönüllü kuruluşlar/cemiyetler tarafından yürütülmüş, Cumhuriyet sonrası Türkiye
İdman Cemiyeti öne çıkmış, 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde sporun yurt
çapında yaygılaşması için çalışmalar başlatılmış, yurtdışından uzmanlar
çağırılırken, dışarıya elemanlar gönderilmiştir. 1932 yılında Ankara’da Gazi
Eğitim Enstitüsü bünyesinde Beden Eğitimi bölümü açılmış ve 1936 yılında
kurulan Türk Spor Kurumu, 1938 yılında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne
dönüşmüş; Beden Terbiyesi 11 spor dalını faaliyete geçirmiş ve tüm yurt
sathında spor organizasyonları oluşturmuştur (2). Bu çalışmalar paralelinde KİT’ler öncülüğünde de spor
teşvik edilmiş. Her kurum ve kuruluşa en az 3 dalda kulüp kurmak zorunluluğu
getirilmiştir. Güreş, Binicilik, Cirit gibi geleneksel ata sporlarını sonraki
yıllarda Halkevlerinin öncülüğünde diğer spor dalları takip etmiştir.
1960 sonrası Futbol diğer sporların arasından
sıyrılarak kentlerle bütünleşmiş; İstanbul, Ankara, İzmir takımlarına 1970’li
yıllar sonrası sanayileşen şehirlerin takımları olan Bursa, Eskişehir, Bolu,
Kocaeli, Adana, Mersin, Kayseri, Diyarbakır, Balıkesir, Gaziantep, Denizli ve
Karadeniz (Artvin ve Sinop dışında tüm sahil şeridi) takımları katılmıştır.
Karadeniz fırtınası Trabzonspor 3 büyükler (BJK, FB, GS) efsanesini bozmuş,
müzesine üst üste şampiyonluklar taşımış; tıpkı Avrupa’nın tılsımını bozan Güney
Amerika efsanesi (Brezilya, Uruguay ve Arjantin) gibi Türkiye’de 4 büyükler
olgusunu yaratmıştır. 2010 yılında 4 büyükler sarmalını bozan yeni bir takım
çıkmış ve şampiyonluk bu kez Bursaspor ile Anadolu’ya taşınmıştır.
1980’li yıllar sonrası sanayide yaşanan Anadolu
Kaplanları gelişimi futbola da ilgi gösterir. Sakarya, Antalya, Çanakkale,
Aydın, Karabük, Konya, Kırıkkale, Kahramanmaraş, Yozgat, Malatya, Van, Erzurum,
Elazığ, Siirt bu kervana katılır. Son olarak 2005 sezonunda Sivas, Manisa ve
Erciyes vagona eklenir. Ardından İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye
takımları ile Kasımpaşa, Hacettepe, Bucaspor, Akhisar Belediyespor gibi ilçe
takımları süper lige renk katarlar. Bazıları istikrar sağlarken, bazıları da
asansör takımı konumunda, bazıları da liglerden amatör kümeye düşer. 80’li yıllar sonrası futbol kulüpleri
şirketleşirken,
(3) 2000’lerde
hisseleri borsada işlem görür (4). Bu da
futbol endüstrisinin ekonomik boyutunu bizlere göstermektedir. Kulüp
yöneticiliği için kongreler öncesi listeler çarpışacak, bu seçimler politik
arenayı aratmayacaktır. Spor
kompleksleri, altyapı harcamaları, iç-dış transferler kulüp bütçelerini astronomik
seviyelere ulaştırır. Bunun diğer bir ayağı da sponsorluk, menajerlik gibi yan
sektörleri de kendiliğinden getirerek başlı başına bir piyasa, bir rant oluşturur.
Toto, loto, bahisler diğer talih oyunlarını aratmaz.
Spor endüstrisinin gelişmesi dünya çapında spor
gereçleri, aksesuarları, giysileri yanında menajerlik olgusunu da getirerek
transfer piyasasının eksperlerini yaratır...
Futbol
ve futbol yıldızları… Günümüzde gazete sayfalarını, TV ekranlarını, reklam
panolarını bunlar, bunların yaşamları, yaptıkları süsler. Süslemekle kalmayıp gençliğe
idol/örnek teşkil ederler. Günümüzde futbol yaşamsal bir sektör olunca gözde
meslekler arasına futbolcular da dahil olur.
(1905’lerden günümüze 75’i aşkın Türk futbolcusu yurtdışına
transfer olurken Vahap Özaltay ilk profesyonelimiz olarak 1932’de Fransa-Racing
Paris’e transfer olmuş; 10’a yakın teknik adamımız yurtdışında futbol takımı
çalıştırırken Fatih Terim en başarılı teknik direktör unvanını almıştır.)
Sporda Şiddet ve Kitle
Psikolojisi
Futbol kent oyunudur. Örgüt ve para işidir. Futbol fanatizminin
psikozu ise, ‘tutku’dan başka bir şey değildir. Yevmiyesini ve harçlığını
tuttuğu takımın maçını izleyebilmek için geceden stad önünde yatan, sabahlayan
ya da sabahın erken saatlerinde kuyruğa girerek 90 dakika sürecek maratonu bir
güne yayacaktır.
Öyle günler olur ki; bireysel-toplumsal tüm sorunlar,
sıkıntılar unutulur. Her şey maç sonucuna, lig sonucuna kadar ertelenir. Neydi
bu meşin yuvarlağın-topun tılsımı? Bir topun peşinde hakem de dahil 21 adam
koşuyor, binlerce adamda tribünlerde izlemekten öte kavga ediyor. Adeta tutmuş
olduğu takım ve renkleri ile özdeşleşiyor. Evini, arabasını, işyerini takımına
ait resim, poster, slogan, flama vb. şeylerle donatıyor. Çocuklarına futbolcu
isimleri koyuyor. “Zevk almak ve deşarj olmak” sözcükleri bu tutkuyu tam olarak
anlatamaz. “Ölmeye ölmeye geldik” diye bağıran taraftarın psikozu “eksiklik
duygularının giderme “ çabasıdır.
Kişinin- kişilerin kendini büyük görebilmesi için
bir büyük iş yapması, ‘en büyük benim, en büyük biziz psikozu’ sonuç olarak en tehlikeli duygu olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Futbol takımı taraftarlığında; ‘En büyük biz, karşı
taraf düşman’ noktasına gelinerek, körü körüne bir bakış açısı oluşur. Oysa
sporun özünde savaş değil; barış, sevgi, coşku vardır. Hayatın özünde olduğu
gibi spor “sevgi” gerektirir! Huzur ve
mutluluklar, dostluklar; sevgiyle, dürüstlükle gelişir, karşılıklı saygıya
dönüşür.
Günlerce konuşulan, tartışılan pozisyonlar bu işi
önemsediğiniz anlamına gelmiyor mu? Ekranlar karşısında adeta kilitleniyor,
hayatın diğer gerçeğinden soyutlanıyoruz. Bu açıdan spor-futbol başarılı
oluyor. İnsanları bir sürede olsa rahatlatıyor ya da rahatlatmış gözükür.
Bir de işin ‘Ayak oyunu mu?’ yoksa ‘Ayakla
oynanan oyun mu?’ şeklinde
tanımlanması ikilemi; bir gerçeği de göz önüne sermektedir. Saha yerine masa
başında sonucu etkileyecek kararlar, sporun üzerine gölge düşürmektedir. Böyle
olunca da haklı haksız tartışmaları günlerce, haftalarca gündemden düşmez.
Futbolun ayak oyunu olmayıp ayakla oynanan oyun olduğu konusunda yapılan tespit
su götürmez. Her işte, her olayda olduğu gibi olumsuz unsurlar zaman zaman ön
plana çıkmaya çalışsa da o şeyin aslını değiştiremez.
Tezahürat olgusu geliştirilmek yerine kolaycı olanı
‘Küfür’ seçilir. Toplum sıkıntılarını, kırgınlıklarını, ezilmişliklerini,
horlanmışlıklarını, biriktirdiklerini müsabaka esnasında küfür ederek rahatlama
yolunu seçer. Belki de günlük yaşantımızda da kızdığımızda çabukça
sarılacağımız bir olgu, bir gerçek: Küfür... Bilimsel platformda aczin ifadesi,
zayıflığın göstergesi olarak tanımlansa da içgüdülerimize hakim olmak zor.
Deşarj olmak önemli ama deşarj oluşturacak sözcükleri seçmek de daha önemli
olmasa gerek.
Şikeler, teşvik primleri futboldaki mücadeleyi, rekabeti
kirli-karanlık atmosfere sürüklerken mafya denilen olgu rant olduğu için bu
sektöre de el atar. Ardından da spor sporluktan çıkar…
Bazen futbol karşılaşmaları büyük bir rekabete yol
açar. Kazanma tutkusu coşkudan öte şiddete dönüşür. Futbol tarihi kanlı
sahnelere de tanıklık eder. 1964 yılındaki Peru ile Arjantin maçı sonrası 320
kişi hayatını kaybetmiş, 1970’li yıllar sonrası Avrupa’da öncelikle İngiltere
ve Hollanda’da futboldaki bu şiddet örgütlü hal alarak ‘Holiganizm’ olarak
kendini gösterir. İngiliz Holiganlar 1985 yılında Brüksel-Heysel stadında
oynanan Avrupa şampiyon kulüpler kupa finalini kana boyar, 32 kişinin ölümüne
yol açarlar. 1989 yılında bu kez Sheffield-Hillsborough stadında Liverpool ile
N. Forest arasında oynanan müsabaka sonucu 95 kişi hayatını kaybeder. 1992
yılında bu kez Fransa-Fruani stadında oynanan Bastia ile Olimpic Marsilya
sırasında izdiham sonucu çöken tribün 15 kişiye mezar olur.
Şiddet ülkemizde de
stadyumlara yansımakta gecikmez. En trajik olanı 1967 yılındaki Kayseri şehir
stadında Kayserispor ile Sivasspor müsabakası sonucu: 60 dakika, 1 gol, 40 ölü,
300 yaralı...
Sonraki yıllar şiddet olaylarına tanıklık edilse de
bu tür bir trajedi yaşanmaz. Özellikle derbi maçları ya da komşu takımlar
arasındaki futbol karşılaşmaları öncesi-sonrası yaralama ve münferitte olsa
ölüm olayları yaşanır. (5) Türkiye’de
maç başına şiddet olaylarının Avrupa ülkelerine oranla çok daha düşük bir
düzeyde seyrettiği, hatta yüzde birin altında kaldığı izlenir. (6)
Özel güvenlikti, genel
güvenlikti derken kulüp başkanları, yöneticiler, amigo ve taraftar dernekleri
de elele verip sporda ‘şiddete hayır’ denir, Lütfen! denir… Ardından 2004
yılında “Spor Müsabakalarında Şiddet ve
Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yürürlüğe
girer ve 2011 yılında da yenilenir. (7) 2011
yılında yenilenen yasanın uygulamaya girmesinin 2,5 ay sonrasında da Türk
futboluna “şike ve teşvik primi” çerçevesinde başlatılan operasyon ve şike
soruşturması damgasını vurur. (8) 2011
Nisanında yürürlüğe giren bu yeni yasanın cezaları ağır bulunarak kamuoyunda
“şike indirimi” olarak adlandırılan revize edilmiş hali 2011 Aralık ayında, -8 ay sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından;
"Düzenleme adalete güven duygusunun sarsılmasına sebep olur"
gerekçesiyle veto edilerek meclise iade edilse bile aynı şekilde yasalaşarak-
yürürlüğe girer. (9)
21.yüzyılda hem ulusal hem de uluslararası alanda
insanların sosyal yaşamlarında spora daha çok zaman ayırdığı, günlük yaşamda
sporun daha çok alanı kapsaması ile birlikte sporda ortaya çıkan sorunların daha
çok arttığı, futbol kulüplerinin tüm Dünya'da yarattığı gelirin yıllık 24
milyar dolara ulaştığı ve ülkemizdeki futbol
pastasının büyüklüğünün ise 820 milyon dolara yükseldiğine dair veriler hukuk/yargılama kararlarına geçer/yansır.
(10)
Sporun sahada kalması, tribün ve stad dışına
taşmaması için güzel gelişmeler yaşansa da rekabetin getirmiş olduğu gerilim
fırsat bulundukça tetiklenmeye çalışılacaktır. Spor da olsa tedbir yine
tedbirdir.
Medya, spor yazarları, spor adamları, sponsorlar,
kulüp yöneticileri ve akil adamlar ne kadar sağduyulu olsa da bu sağduyu galip
gelebilecek mi, spor amatör ruhuna yeniden dönebilecek midir? Yoksa günümüzde
olduğu gibi ‘Fanatizm’ tamamen öne çıkarak
‘Tutku’ yerine geçecek midir?
Dip Not / Kaynakça:
(1) Axis–2000 Büyük
Ansiklopedi, Milliyet / Hachette yayınları, cilt-5, s.82
(2) Barbaros Talı, “Beden Terbiyesi”, 03. 01. 2009, Cumhuriyet
Gazetesi, s.16
(3) “Ülkemizde ilk şirketleşen kulüpler
olarak karşımıza Beşiktaş, Fenerbahçe,
Galatasaray, Malatyaspor, Vanspor, Adanaspor, İstanbulspor, Çanakkalespor,
Karşıyaka, Antalya ve Siirtspor çıkmaktadır. Ancak söz konusu kulüplerimizden
sadece 4 büyük kulüp hisselerini borsaya açma başarısını gösterebilmiştir.” (Bkz.Tuğrul
AKŞAR, “Futbol Kulüplerinin Şirketleşmesi ve Halka Arz”, 5.5.2006,http://www.fesam.org/sur
makale.php?kod=2&url= uzman / ta031.htm)
(4) “İMKB’de borsanın devleri arasında Fenerbahçe Sportif 25'inci,
Trabzonspor 82’nci, Galatasaray 97'nci, Beşiktaş ise 155'inci borsa şirketi
oldu.” (Bkz. “Kulüp Hisseleri Fırladı”,
05.07.2008, http://www.turkei.net/news_detail.php?id=41582)
(5) 2003 yılında İzmir Alsancak stadında
(Göztepe-Karşıyaka maçı) bir taraftarın; bir yıl sonrası 2004 yılında İstanbul
İnönü Stadında (Beşiktaş-Çaykur Rizespor maçı) bir taraftarın stad
içersinde-tribünde bıçaklanarak öldürülmesi spor adına vahim olaylardır.
(6) Artun Ünsal, ”Tribün Cemaatinin Öfkesi”, 2005,
İstanbul, İletişim yayınları, s.92-93
(7) 28/4/2004 tarihli ve 5149 sayılı “Spor Müsabakalarında Şiddet ve
Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yenilenerek yerine 31/3/2011 tarihli 6222
sayılı “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun” yürürlüğe
girmiştir.
(8) Türk futbolunun ve de sporunun armadası
konumundaki Fenerbahçe başta olmak üzere birçok kulüp zan altındadır. 3 Temmuz
2011 tarihinde başlatılan şike soruşturması kapsamında: yöneticiler, teknik adamlar, sporcular
tutuklanmış; futbol artık “organize suç örgütü” kapsamında mahkemeliktir. Türk
futbolu, içeride-dışarıda itibar kaybederken kulüpler de ekonomik açıdan
kayıplar yaşar. Futbol ve şike konusu diğer güncel olay ve konuların önüne
geçmiş; haber ve siyaset yorumcuları da TV’lerde futbol ve şikeyi tartışır
olmuşlardır. 2011-2012 sezonuna -gecikmeli de olsa- şikenin gölgesinde
girilmiştir.
(9) 93 sanığın yargılandığı şike davasında, 45 sanık hakkında beraat kararı
verilirken aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım'ın da olduğu
48 sanık hakkında ''çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, şike,
teşvik, tehdit ve rüşvet vermek-almak'' gibi suçlardan hapis cezası öngörülür
(2 Temmuz 2012).
(10) “Sporun profesyonel olarak icra
edilmesine başlanmasıyla birlikte, spor sadece zevk için yapılan bir faaliyet
olmaktan çıkıp meslek olarak değerlendirilen ve kazanç elde etme amacı güdülen
bir uğraş haline de dönüşmüştür. Alan hâkimiyeti bakımından dünyada olduğu gibi
Türkiye'de de büyük bir yaygınlık kazanan futbolda söz sahibi
olma yarışı özellikle çıkar amaçlı suç örgütleri açısından dikkate değer bir
boyut kazanmıştır. Nitekim soruşturma ve kovuşturma aşamasında elde edilen
deliller ve yine soruşturma ve kovuşturmaya tabi olmamakla birlikte bağlantı
sebebiyle bir şekilde dosyaya intikal eden bilgi ve belgelerden çıkar amaçlı
suç örgütü yönetici ve üyelerinin bu sahaya da el atmaya çalıştıklarını
gözlemlenmiştir." (İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinin şike davasına
ilişkin 10.08.2012 tarihli 682 sayfalık gerekçeli kararından - http://spor.milliyet.com.tr/sike-davasinin-gerekceli-karari-aciklandi/spor/spordetay/10.08.2012/1579102/default.htm).