
Merhaba Facebook
müdavimi,
Aranızda iken zaman
ayıramamış ve olası tepkilerinizden çekindiğim için size bu satırları yazamamıştım.
Şimdi, sizinkinden farklı bu yeni hayatımda “sonsuz” zamanım olduğu gibi hiçbir insandan da çekincem ve korkum yok.
Ayrıca bu gıyabî mektubumu bir vefa duygusu
olarak görebilirsiniz. Buraya gelen her şehit arkadaşım için paylaşımlarda bulunuyor,
“samimi duygularınızı” yazıyorsunuz. Cevap duymak hakkınız… O öfkeli cümlelerinizin bize hiçbir yararı
olmadığı gibi size olan “zararını” buradan seyrediyor ve şehitlik hayatımı
bir an burada bırakıp aranıza dönerek sizi “sosyal medya mücahitliği” nden, “sosyal ilişki müteahhitliği”
ne geçiresim geliyor. Yani sanal
yakıp yıkma yerine, gerçek arkadaşlık bina etmekten söz ediyorum. Kel ve kör iken
sevin birbirinizi, badem göz ve sırma saça öteki hayatta ihtiyaç yok. İlişkiniz
bu kadar sanal iken, “gerçek
hayat” ı yaşayan bizler üzerinden ispat-ı vücut
etmeniz çok dramatik arkadaşlar…
Ben sizin hayatınızda iken güzel Türkçe’mizin vurgunuydum. “Düğün evinin tefçisi, cenaze evinin yasçısı”
diye bir deyim vardı. Sizin karikatür ve şarkı paylaşımı
arasına “şehit duyarlılığı” paylaşımlarınız bana bu deyimi hatırlatıyor. Bir de
“şehit haberi sunarken şarkı söyleyen spiker” e hücumunuz yok mu, o hanım bu
haliyle “içi-dışı
bir” iken, sizin içiniz dışınız bir mi? Sanki o spiker
susarsa “silahlar da susacak” gibi bir haliniz var. Ne yas tutun, ne tef çalın;
pas tutmadan bir hedefe çalışın yeter…
Bakın, millî duygularınızı “gayr-ı millî” bir düzlem olan bu sitelerde dile
getiriyorsunuz. Bu ağrınıza gitmiyor da, “gün boyu falan yabancı markaları kullanan
adam, Ne Mutlu Türk’üm diyene! diyerek uyudu, hâlâ uyuyor” gibi kurgu metinlerle kafa konforunuzu sağlıyorsunuz. Dünyanızda iken
izleyemedim, “Inception” diye bir film varmış, rüya içinde
rüya, rüya içinde rüya bir film imiş. Haliniz bana onu hatırlatıyor. Rüyada rüya
görmek uykunun derinliğinin delilidir arkadaşlar, siz “Ne Mutlu Türk’üm diyene!”
deyip de uyuyan o marka-perest adamdan farklı mısınız?
Farkınız, o “uyur” ise siz “uyur-gezer” siniz… “Çok okuyan değil çok gezen bilir”
sözünün ispatçıları olarak gezi resimlerinizden çıkardığım sonuç bu benim… Sözleri
nasıl da işinize geldiği uyguluyorsunuz! Bu kadar gezdiğinize göre “allâme”
olmanız gerek.
Ben, okumadan gezen siz uyur-gezerleri “görüyorum”
buradan ve zira “şehit”, gören” demektir, bakıp
geçen değil. Fakat “anlamların
şehit edildiği” günden beri size böyle şeyleri anlatmak
ne kadar zor! Zor olmasa, siz şehit duyarlısı (!) Facebook
müdavimlerine “Çanakkale
Şehitleri’ne” şiirini anlayarak, takılmadan okumanızı önerirdim.
Ama dilinize pelesenk ettiğiniz o şiirin kelimeleri bile dilinize dolanacaktır.
“Mânâ delisi” olmaz iseniz marka
delisi olmanız işten bile değil!
Evet, belki benim de “duyarlılık” ım sizinki gibi idi ve
fakat “Çanakkale Şehitleri’ne” nin şairinin dizeleri üzerinden
anlatırsam, “Ağlamıyorsun,
bari gülmekten utan!” noktasını hedeflemiştim. Ne çare
ki şu laubali atmosferde gülmeye “maruz kalmak” da “kader” oluyordu… Etraf çakırkeyf insan dolu iken nasıl “gülmekten utan!”
diyeceksin insanlara?
Gönlümdeki hedef ise yine o dertli şairin dizelerinde
nazmedilmişti:
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım / Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!
Gel gör ki, dünyaya kazık çakma yarışçıları
arasında “yolcu”
bulamadım, insanlar yolcu/misafir değil “ev sahibi” olmak derdinde idiler ve haliyle “buldukları” ile yetinmeyip “umduklarının” peşinde idiler… Sel yatağında bir ev sahibi olmak ne kadar kârlıdır acaba?
Facebook’taki paylaşma (!) dışında paylaşmayı bilemeyenlere “Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!”
desen ne olur, demesen ne olur? Sabaha kadar kakara kikiri konuşulur da, “ciddiyet” dedin mi hemen “firar” edilir…
Firar, zarar olsa bile. Öyle ya, bilgi çağında zarara bile, bile bile koşuluyor. Oysa ben, dünyada iken “şehitlik” i cennete
en kestirme yol gördüğüm gibi, “intihar” ı da cehenneme en kestirme
yol bilirdim. Ve intihar bir anda olmayabilir. “Tık tık”
gelebilir intihar ve tıkır tıkır
işler ömür. “Sonun
başlangıcı” derler ya, onun gibi… E, “başlamak
bitirmenin yarısıdır” diye motive olup “yarım” lar ile dolu hayat yaşayanlara belki bir şey
ifade eder böylesi bir başlangıç. “Kakara kikiri” ler, “hara kiri” olabilir…
Bu güzel hayat atmosferinde daha fazla vakit
kaybetmek ve de kaybettirmek istemem. “Ölümü diri tutma” mantığıyla, “sanallıktan gerçeğe terfi etme” anlayışıyla yapın ne yapacaksanız derim. Bana ağlamayın, benim şimdi “güldüğüm” bu hayata kavuşabilmek için kendi halinize ağlayın. Ben istesem de artık “ölemiyorum”,
ama siz, bir bakanımızın doğru deyişiyle “nasip işi” olan şehitlik için “ölüp
ölüp dirilin”…
Ruhunuzu sonuna kadar kullanın, ceset, ruha
yetişemediği zaman şehit olmak isteyin. Genç değil, “geç” “ölün”,
cesediniz şehit olsun… “Ser” vermek size ait değil,
eser vermek için uğraşın…
Not: Yazdığımızın, “yazgı” mızla münasebeti önemlidir. Zamanı gelince işleme konulmak üzere bir dilekçe gibi yazdım bu yazıyı… Anlayan anladı, bilen bilir…