
Bu ayki yazımda yine Ankara’nın önemli bir
hazinesinden bahsedeceğim. Belki birçok okuyucumuz biliyordur ama ben geçen
seneye kadar bilmiyordum. Dr. Mehmet Doğan (TYB eski başkanı) Türkiye’de bu
konuyu ilk dillendiren kişidir. Bana konuyu anlatınca araştırmaya başladım.
Yaklaşık altı ay gibi bir süre çalışma yaptım ve şimdide size aktarıyorum. Ben
bu çalışmayı yaparak, Ankara’da hayatını kaybeden ve Hıdırlıktepe’de mezarı
bulunan meşhur Arap şairi Imru’l-Kays’ı tanıtmak bu vesileyle Ankara’nın
uluslar arası alanda tanıtımına katkıda bulunmak isteyenlere fayda sağlamayı
amaçlamaktayım.
Imru’l-Kays’ı tanıtmadan önce cahiliye dönemi Arap
edebiyatı hakkında kısa bir bilgi verelim. Cahiliye Dönemi adı da verilen İslam
Öncesi Dönem’de Arap edebiyatında şiirin özel bir yeri vardı. Hatta bazı
edebiyatçılar Roma döneminde heykel sanatı ve dünyadaki değeri ne ise,
Araplarda da şiir o idi. Kuran-ı Kerim için bile o zaman münafıklar ne güzel
şiir diye hitap etmişlerdi. Araplara göre O dönem dünya şiiri iki kısma
ayrılıyordu. Arap şiiri ve ötekiler. Devesinin sırtında uzun çöl yolculuklarına
çıkan Bedeviler’in söyledikleri şarkılar Arap şiirinin kaynağını oluşturur.
Yiğitliği, sevgiyi, çöl yaşamını anlatan bu şarkılara deveci şarkısı anlamına
gelen hida denir. Göçer çöl insanının söylediği bu şarkılar kentlerde
söylenmeye başlanınca belli değişikliklere uğrayarak kesin ölçüler kazanmıştır.
İslam öncesi Arap şiirinden günümüze kalan en önemli
örnek el-Muallakatü’s- Seb’a’dır (Yedi Askı). Bu şiirler, altın mürekkeple
yazılmış ve Mekke’nin ünlü tapınağı Kâbe’nin duvarlarına asılmıştır. Onlara,
bir de, yalnızca, İnci Gerdanlığı (es Samut) adı da verilir ki, bu adın sebebi,
Arap Parnası’nın üzerine, sanki boyna takılmış bir gerdanlık gibi, bir salonun ortasına
asılmış yaldızlı bir şeref levhasını andırmalarındandır. Bu şiirler Ukaz
panayırında düzenlenen bir şiir yarışmasında beğenilerek Mısır ketenine
yazılmış ve Kâbe’ye asılmıştı. Hidalarla benzer konuları işleyen bu şiirlerde
gelişmiş bir dil ve anlatım görülmektedir. Hangi yıllarda yazıldığı kesin
olarak bilinmeyen Yedi Askı şiirlerini yazanlar arasında en meşhuru Imru’l-Kays
İbn Hucr Arap dünyasında olduğu gibi edebiyat alanında da çok tanınan bir
şairdir. Tarafe ibnü’l-Abd (539-564), Haris bin Hilliza, Amr bin Kulsum, Antere
bin Şeddad, Züheyr bin Ebu Sulme, Lebid adlı şairlerin şiirlerinin de Yedi Askı
da yeraldığı bilinmektedir.
İmruülkays İbn Hucr (540). Peygamberimiz doğmadan otuz
yıl önce ölmüş bir şairdir. İslamiyet’in
zuhurundan evvel ölmüş[1] olan şairin
künyesi, Ebu Vehb Hunduc b. Hucr b. El-Haris Akilü’l-Mürar şeklindedir.
İmruülkays’ın hayatı hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Kendisi ile ilgili
bilgiler daha çok rivayetlere dayanmaktadır. Necid’de doğan şairin soyu
Kahtaniler’e dayanmaktadır. İmruul-Kays, bir güney ırkı olan Kinde adındaki bir
kabiledendi; ataları Necit’te bir prenslik kurmuşlardı. Asıl adının Hunduc
olduğu tahmin edilmektedir. İmruülkays; Kaysoğullarına mensup, şiddet adamı,
Kays’ın kulu gibi manalar taşıyan lakabıdır. Bu lakabıyla meşhur oldu. Bunun
dışında da lakapları oldu. İlk eğitimini babasından alarak ok atma, ata binme
ve savaş tekniklerini öğrendi. Anne tarafından bağlı bulunduğu kabileye mensup
ve Arap Edebiyatında kahramanlığıyla ünlü Mühelhil bin Rebia’dan aldığı
dersler, şiir alanında önemli bir yere gelmesine vesile oldu.
Şairliğinin ilk yılları ve gençliğindeki hareketlilik
başına dert açtı. Şiirleriyle kabilenin kadınlarına sataşması, evli kadınları
baştan çıkarması babasının büyük tepkisine sebep oldu. Önce bu kötü
davranışlarından vazgeçme uyarısında bulunan babası Hoçr, sert bir adamdı.
Oğlunun aşka karşı olan eğilimini cezalandırmak için çoban olarak koyun
sürülerinin başına yolladı. Imru’l-Kays babasının ikazlarına kulak asmayınca,
baba azatlı kölesine, oğlunun gözlerini oymasını ve kendisine getirmesini
söyledi. Azatlı köle İmruülkays›a kıyamadı ve bir ceylanı öldürdükten sonra
gözlerini babaya götürdü. ( Bu durum başka masallarda da sıklıkla çalınarak
tekrarlanmıştır J) Babanın üzüldüğünü gören köle oğlunu öldürmediğini söyledi.
Ancak İmruülkays kötü alışkanlıklarından vazgeçmeyince babası tarafından
kabileden tekrar kovuldu. Arkadaşlarıyla kurduğu çöl çetesiyle gününü gün
etmeye ve şiirlerini söylemeye devam etti. Ta ki babasının düşman bir kabile
tarafından öldürülmesine kadar. Beni- Esed’lerin baş kaldırması sırasında
babası Hoçr ölünce şair, bir daha ele geçiremeyeceği baba tahtını elde etme
yolları aramak için, taçsız bir kral olarak serüvenli hayatına başladı.
Babasının ölümüyle birlikte öç almaya karar veren İmru’l-Kays ‘ın yaşam
macerasının bizi ilgilendiren kısmı yeni başlamaktadır. Kendilerine yakın
kabileleri birleştirip savaşa hazırlanan Kays
maalesef düşman kabile tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Yeniden
toparlanmanın zorluğu ve yenilmişlik psikolojisi ile kendisine destek arayan
kahramanımız o dönemin en büyük imparatorluğu olan Doğu Roma yani Bizans
devletinden yardım almak amacıyla zamanki adıyla Konstantinapolise gitmiştir.
Kays bu yolculukta önce, Yahudi Hıristiyan olan Ablak şatosu sahibi, Teyma
prensi Samuel’e sığındı. 530 yılında, Roma İm27 paratoru
Justinniyen O’nu, sınırları tehdit eden Perslere karşı kullanmayı düşünerek,
Suriye sınırlarında Bizans ordularına kumanda eden Gassani prensinin isteği
üzerine, kendisine yollanması için emir verdi. Bir kervana katıldı –kervan deve
ve at kervanı idi- İstanbul’a geldi, burada, uzun süre artık ihtiyarlamış
olarak, imparatordan çıkacak buyruğu bekledi. Filistin beyliği verildi. Çöle
dönerken, Ankara yakınlarında öldü. Orada rivayetlere göre birkaç ay kalmış ve
eski alışkanlıklarını imparatorluk sarayına da taşımıştır. Bir prensesi baştan
çıkardığı için, kendisine imparator tarafından şeref mantosu olarak zehirli bir
manto verilmiştir. Rivayete göre; Kays’a
imparator eflatun renkli mantonun bir imparatorluk alameti olduğunu ve bunu hiç
üstünden çıkarmaması gerektiğini söylemiştir. Uzun yolculuğu boyunca zehirli
mantosunu çıkarmayan kahramanımız ter yoluyla zehri almış ve Ankara’ya
geldiğinde bütün vücudu yara içinde kalmıştır. Öleceğini anlayınca daha önce
bir Bizans prensesinin gömüldüğünü öğrendiği bugün Ankara Kalesinin
karşısındaki Hıdırlık Tepeye gömülmek istemiştir. Ölmeden önce prensese yanına
geliyorum diye şiir yazmayı da ihmal etmemiştir. Bizans Kralı büyük şairi
öldürttüğü için çok üzülmüş ve şairin mezarına heykel diktirtmiş fakat
Ankara’nın daha sonraki zamanlarda Müslümanların eline geçmesiyle birlikte
heykel kaldırılmış ve yerine türbeye benzer bir yapı inşa edilmiştir.
Arap şiirini belli kurallara bağlayan ve kafiye düzeni
için esaslar koyan bu mutsuz prens, İslamiyet’in zuhuru ve Peygamberimizin
doğumundan evvel ölmüş olmasına, yani cahiliye devrinde yaşayan şair olmasına
rağmen, ölümünden çok sonraları da devam eden övgüler ve menkıbeler ile
şöhretini devam ettirmiştir. Şiirlerinin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve
Hazreti Ali (a.s.) tarafından övülmesi, Peygamber Efendimiz tarafından Arap
şairlerinin öncüsü olarak nitelendirilmesi şöhretini daha da arttırmıştır.

Ankaralılar tarafından “Timürlenk Tahtı” ve “Hızır
Türbesi” adı ile de anılan Kays’ın türbesinin harap yapısı 1930’lu yıllara
kadar Ankara fotoğraflarında görülmektedir. Gerçi ben
çıkmadım ama günümüzde türbenin yerinde “nirengi direği” bulunduğu
söylenmektedir.
İmrul Kaysın şiirleri İngilizceden- Rusçaya,
Türkçeden- Almancaya kadar birçok dile çevrilmiştir. Bütün dünyada tahtsız ya
da taçsız kral, şairlerin kralı gibi lakaplarla anılan Kays, Arap dünyasında
son derece önem verilen bir şairdir. Yapılacak bir belgesel ile Türkiye’nin ve
özellikle Ankara’nın tanıtımı yapılmış olacaktır. Yetkililere duyurulur.
Kaynakça:
1. Ahmet Savran; “İmruülkays b. Hucr”, TDVİA.
2. http://www.antoloji.com/muallakat-i-seb-asiirleri-
maria-siiri/
3.http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayf
asi&Date=8/16/2002&TextID=409__
[1]
Bu arada İmruülkays’ı, İmruülkays ibn Abis ile karıştırmayalım lütfen. Bu
ikinci şair Saadet asrında yaşamış olup, İslam ile müşerref olmuş ve aynı
zamanda şair olan değerli bir sahabedir.