Kayseri’den Çanakkale’ye

Çanakkale’den

Yeniden Dirilişe

Gökhan SARIBEK

Kayseri PMYO 2.Sınıf Öğrencisi

    

      Kayseri Polis Meslek Yüksekokulu’nda daha eğitim-öğretim yılının ilk aylarında milli, tarihi ve kültürel değerlerimizi yad etme ve bu konudaki bilinç seviyemizi ve hassasiyetimizi artırma adına hummalı bir çalışma içinde bulduk kendimizi. Cumhuriyetimizin 88. yıl dönümü kutlamaları çerçevesinde yüksek okulumuz davetlisi olarak okulumuza gelen ve “Çanakkale’den Cumhuriyet’e” konulu yaklaşık iki saatlik bir bilgi paylaşımıyla tüylerimizi diken diken eden “Ahmet Nedim KİLCİ” ile bir tarih yolculuğu neticesinde karar vermiştik Çanakkale’ye gitmeye. Bu kararlılığın devamında yapılan yoğun hazırlıklar neticesinde yeniden dirilişimizin bir nişanesi olan topraklara gitme fırsatı buluyoruz. Yeniden dirilişimizin bir anahtarı olarak tarih sahnesinde yerini alan Çanakkale, bizim de yeniden canlanmamıza vesile olacak bizi kendimize getirecekti. Bu amaçla Kayseri’den Çanakkale’ye başlayan yolcuğumuz, dönüşte Bursa ile devam edecek ve nasıl ki 18 Mart 1915’te tekrar dirilişe geçen bu millet gibi bizler de onların torunları olarak tekrar canlanacak ve kendimize gelecektik. Zaman alışılagelmiş vaziyette ileri akarken bir Cuma günü bizi mehter marşlarıyla geçmişe doğru yolculuğa çıkartan okulumuza ve arkadaşlarımıza teşekkürlerimi bir borç olarak hissediyorum. Çanakkale’de, Bursa’da, Bandırma’da atalarını ve yaptıklarını görmek isteyen biz gençler dört tekerlek üzerinde kırk dört kişi, tıpkı bir üzüm salkımı gibiyiz. Gururla andığımız en güzel tanelerimiz koparılmış olsa da dallarımız hala yeşeriyor. Kuruluş ve kurtuluş memleketlerine gezimizle anlıyorum ki, buralarda yaptıklarımızla yaşıyor ve olgunlaştırıyoruz tanelerimizi.

 

     Çanakkale, istiklal uğruna oluk oluk kan akan, gözünü kırpmadan korkusuzca düşman mermilerine göğüslerini siper eden yiğitlerin destanıdır. Onlardan bahsederken “biz” diye konuşmak dahi muazzam haz verir her Türk insanına. Burada attığınız her adımda göğüsleriniz kabarır ve aziz şehitlerimizin kanlarıyla ıslanır gözleriniz. Tek mermi dahi atamadan şehit olan askerlerimizi düşünürken içiniz ürperir lakin üşümezsiniz. Duyduğunuz, gördüğünüz, anımsadığınız her bir olayla içiniz ısınır, emin adımlarla yürümeye devam edersiniz. İzlerken uçsuz bucaksız denizleri, bir yanınız Ege diğer yanınız Marmara “burası bizim!” dersiniz.

 

     Burası Çanakkale, burada iki yüz elli yedi kiloluk mermiyi tek başına kaldıran onbaşıdan, gelen bombaları elleriyle yiğitçe karşılayıp zararı karşıya vermek isteyen askerden, kolu koptuğu halde harbe devam eden Mehmetçikten, iç çamaşırlarını kefen bilip taarruza kalkan bölükten, İngiliz alayını yutan bulutlardan ve vatana evladını kınalarla kurban eden nice analara kadar her şey var. Burada toprak kokusundan ziyade tarih sızar yüreğinize, içinize ağlamak çözemez boğazınızın düğümlerini…

 

     Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de deyimiyle “ellerinde kuran, dillerinde şahadet ölüme gittiler.” Her şeyi bir kenara bırakıp düşündüğümüzde gerçekten layık mıyız bunca yapılanlara yada hazır mıyız aynı fedakarlıkları göstermeye? Yemeğin sıkıntı olduğu bir ortamda iki siper arasındaki bir tutam ot için şakağımızdan vurulmaya? Hayvanların dahi huysuzlaştığı bir ortamda sadece bitten yirmi bin arkadaşımızla can vermeye? Yaralanıp bir köşede çatlak topraktan sızan kanlarla biçare boğularak şehit olmaya? Müdahale edilsek dahi sargı yerlerinde, narkozsuz keçe ısırtılarak kolumuzu, bacağımızı kestirmeye?

 

     Bütün bu olanlara rağmen Çanakkale’de savaşmadık biz, insanlık dersi verdik. İngiliz yüzbaşı yaralandı, tek askeri dahi elini uzatamadı. Lakin Mehmetçik çıktı siperinden, sırtladı düşmanı kendi siperlerine teslim etti. Yerine dönmek isterken, sırtına isabet eden bir kurşunla şehit edildi. Savaş bitti. Yerde kıvranan Fransız askerinin yanına gitti ve kolyesindeki yaşlı kadına baktı. Kendisinin daha derin yarası olmasına rağmen “benim bekleyenim yok, en azından o annesine kavuşsun” dedi. Kendi yarasına çimen bastı, onunkini gömlekleriyle sarmaladı. Düşmanımız susamıştır diye katırlarla sular hediye edildi. Cansiperane bir şekilde canını feda eden şehitlerimizle, insan yerine dahi konulmayan sömürgen devletlerin askerlerine ve onların efendileri sanan devletlerin askerlerine eş değer yer verilip, her şeyin ötesinde insanlık ilkelerine dayanan prensiplerle eş değer anıtlar dikildi.

 

     Şimdi Çanakkale’yi düşünen her insanın kulaklarında çınlayan ses, dağlarına kazınmış yazılar olmalı. Çünkü burası metrekareye altı bin mermisiyle ve yine metrekareye düşen dört şehidiyle bir devrin battığı yerdir. Ayrıca unutulmamalıdır ki İstanbul için tarihi kilit olan bu yerde şahadet denilen şerbet İngiliz gemilerindeki kraliyet bardaklarıyla içilmez ve Çanakkale asla geçilmez!