YASA DIŞI GÖÇ VE İNSAN TİCARETİ
Sınıraşan Suçlarda Yeni Eğilimler:
|
Mustafa İLHAN Emniyet
Genel Müdür Yrd. 1. Sınıf Emniyet Müdürü |
Ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik açıdan bütünleşmeyi,
sosyolojik açıdan da bir değişimi ifade eden küreselleşme, pek çok alanda
olduğu gibi suç
türleri ve gerçekleşme şekilleri alanında da köklü değişikliklere
yol açmaktadır. Bu değişikliklerin yaşandığı en önemli alanlardan biri sınır
aşan özelliği ile yasadışı göç diğeri de insan ticareti suçudur.
‘Yasa
dışı göç (illegal migration)’ ya da ‘düzensiz göç (irregular migration)’
terimleriyle son yıllarda sıkça duyduğumuz bu fiiller, Türkiye’nin olduğu kadar
dünyanın da yakından ilgilendiği konular arasına girmiştir. Yasa dışı göç
olgusunu ele almadan önce “göç (migration) olgusuna
değinmek gerekmektedir. Türk Dil Kurumunun Büyük Türkçe Sözlüğü’ndeki göç
maddesine bakıldığında göç; ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin
veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka
bir yerleşim yerine gitme, taşınma, göçme işi
anlamlarına gelmekte ise de, uluslar arası göç literatüründe, uluslararası bir
sınırı geçerek veya ülke içinde yer değiştirerek, süresi ve nedeni ne olursa
olsun insanların
yer
değiştirmesi ile sonuçlanan bir nüfus hareketi olarak açıklanmaktadır.
Göçün
tarihsel gelişimine değinmek, bu makalenin sınırlılıkları içinde mümkün
olamayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki göç hareketleri, insanlık tarihiyle
başlayan uzun bir geçmişe sahiptir. Tarihin her döneminde toplu veya bireysel
şekilde az veya çok insan göçü hep olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu
özelliğiyle göç, zaman zaman azalıp çoğalsa da
dinamik bir yapı arz eder. Dünyadaki sosyal, ekonomik, siyasi ve benzeri gelişmelere bağlı olarak bir dönem sırf ekonomik, bir
dönem sırf insan hakları ihlallerinden kaynaklanan konular göçe neden olmuş ise
de, göç hareketlerinde değişmeyen ortak payda hep “daha iyi bir yaşam arzusu”
olmuştur.
18. ve 19.
Yüzyıllardaki sanayileşme alanındaki gelişmeler ve İkinci Dünya Savaşı
sonrasındaki iktisadi sıçramayla birlikte kentlerin öneminin artması, göçü bir
anda küresel ölçekte gerçekleşen yaşam tarzı haline dönüştürmüştür. İlk bakışta
son derece masum bir insan hareketi olarak algılanabilecek bir özellik taşıyan
göç, gerçekleşme şekilleriyle başlangıçtan itibaren bir takım riskleri de
beraberinde getirmiştir. ‘Düzenli göç hareketleri’ olarak ifade ettiğimiz
çalışma, öğrenim, aile birleşimi, turizm, yerleşme gibi amaçlarla yasal
çerçevede cereyan eden insan hareketleri, göçe konu olan insanlar açısından
olduğu kadar toplum açısından da yarar getirebilmekte hatta yabancı insan
gücüne ihtiyaç duyan ülkeler tarafından teşvik unsuru haline gelebilmektedir. Ancak yasal göçe ilişkin ülke kapasitesi dolduğunda yasal göçe
getirilen keskin sınırlamalar (vize uygulamaları, ülkeye giriş, ikamet ve
çalışma izni usullerinin ağırlaştırılması gibi), göçe meyilli bireyleri yasa
dışılığa sürüklemekte, bunun sonucunda gerek kaynak ve geçiş ülkesi, gerekse
hedef ülkenin yasal giriş, çıkış ve ülkede kalışa ilişkin kuralları ihlal
edilerek “yasa dışı göç” fi ili ortaya çıkmaktadır.
Yasa dışı göç, bu
eyleme karışan araç ve şebekelerle organize bir boyut kazanmakta, sınır aşan
özelliği ile de uluslararası bir suç haline gelmektedir. Uluslar arası suç
şebekelerinin yasa dışı göç organizasyonlarına giderek artan ilgisi ise,
dünyanın bugünkü ekonomik, sosyal ve siyasal alandaki mevcut yapısının göç
üreten ve üretmeye de devam eden bir yapıda olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca,
göçe eğilim potansiyelinin güçlü bir şekilde mevcut olmasının yanında,
şebekeler aracılığı ile yasa dışı yollarla bir başka ülkeye taşınan ve o ülkede
barınmaya başlayan göçmenlerin bir süre daha kendilerini taşıyan
organizatörlere kazançlarının önemli bir bölümünü transfer etmek zorunda
bırakılmaları, şebekelerin iştahını kabartmaktadır.
Yas dışı göçün bu
denli derin etkileri, göç alan ülkelerdeki siyasi iktidarları kamuoyu baskısı
altında tuttuğu gibi bu göçün güvenlikle olan ilişkisi, bu alandaki algıları ve
kavrayışları değiştirerek, bu sorunun küresel bir sorun olduğundan hareketle
uluslar arası düzeyde adımlar atılmasını zorunlu kılmıştır. Bu alandaki
uluslararası düzenlemelere geçmeden önce, yasa dışı göç eğilimini artıran
hususlara da kısaca değinmek yerinde olacaktır. Her ne kadar göçe meyilli
bireylerin içinde bulundukları sosyo-ekonomik,
siyasal ve diğer sorunlar göç algılarını besleyen potansiyel unsurlar ise de,
hedef ülkelerin kamuoyundaki yabancı iş gücüne duyulan gereksinimi dile getiren
demeçler ve yazılar da yasa dışı göçü tetikleyebilen diğer unsurlardır. Örneğin
bazı AB ülkelerinde veya uluslar arası seminer ve toplantılarda, AB’nin
demografi k yapısından söz edilirken, yabancı işgücüne duyulan ihtiyaç yıllara
göre ortaya konulmakta bunlar basın-yayın organlarında geniş şekilde yer
alabilmektedir.
Yeniden uluslararası
düzenlemelere dönersek; evrensel bir belge olmasının yanında bu alanda bir
milât kabul edilen Birleşmiş Milletler Sınır aşan Örgütlü Suçlara
Karşı Birleşmiş
Milletler Sözleşmesine Ek, Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına
Karşı Protokol’de, (Resmî Gazete:
18.03.2003- 25052), bu alandaki evrensel belge yoksunluğuna vurgu
yaptıktan sonra, yasa dışı göç sorunuyla mücadelede etkin adımlar
atılabilmesinin uluslar arası işbirliği, bilgi alış-verişi ve uluslararası
düzeydeki sosyo-ekonomik önlemleri de içeren diğer
uygun önlemler dâhil, kapsamlı bir uluslararası yaklaşım gerektirdiği
belirtilmektedir. Ayrıca göçün, yoksullukla ilişkili olan temel nedenlerinin de
ele alınmasının önemine özellikle değinilmektedir. Söz konusu Protokol, yasa
dışı göçle evrensel düzeyde mücadele için taraf devletlere yol gösterici
olmuştur. Taraf devletler, Türkiye’de olduğu gibi (TCK, md. 79) iç hukuklarında
düzenlemelere giderek konunun organizasyon boyutundaki önemini ortaya
koymuşlardır.
Yasa dışı göçle
ilgili bölgesel gelişmelere bakıldığında ise, Avrupa Birliği’nin de bu konuyu
öncelikleri arasına aldığını ve her fırsatta olumsuz sonuçlarından endişe
edildiğini dile getirdiği görülmektedir. Bu çerçevede, Maastricht
Antlaşmasıyla
siyasi bir birliğe dönüşen AB, göç konusunu ortak bir
politika haline getirmiş, Amsterdam Antlaşması’yla ‘uluslar arası göç, terör ve
organize suç olgularıyla birlikte sınırların etkin bir şekilde korunması’nı hayati önemde gördüğünü ortaya koymuştur. Yasa dışı göçe Türkiye özelinden bakıldığında, Türkiye’nin coğrafi
ve stratejik yapısının yanında, doğusunda istikrarsız, batısında refah düzeyine
ve insan hakları standartlarına sahip aynı zamanda yabancı işgücüne de ihtiyaç
duyan ülkelerin bulunması ve son yıllarda attığı adımlarla ekonomik açıdan
cazibe merkezi haline gelmesi, yasa dışı göçe konu olma potansiyelini canlı
tutmaktadır.
Türkiye, uluslar arası
sözleşmelere süratle taraf olarak, bu suçla mücadeledeki kararlılığını ortaya
koymuştur. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Suçun yapısı, hükümetler ve
yurt içinde bakanlıklar arası etkin işbirliğini gerekli kılmaktadır. Bu arada
mevzuat altyapısının oluşturulması bağlamında, taraf olduğumuz uluslararası
sözleşme hükümleriyle varsa uyum sorunları giderilmeli, aynı zamanda temel hak
ve hürriyetlerle ilgili olarak uluslararası sözleşme hükümlerinin iç hukuk
üzerindeki bağlayıcılığını düzenleyen Anayasa’nın 90ıncı maddesinin son fıkrası
göz önünde bulundurulmalıdır.
Küresel suçlarda
diğer bir eğilim ise, zaman zaman yasa dışı göçle de
karıştırılan “insan ticareti suçu” dur. Kısaca, “insanın istismar
edilmesi” şeklinde gerçekleşen bu suç, suçun işlenmesinde kullanılan araç
fiiller dikkate alındığında insan onurunun ayaklar altına alınmasıdır.
İnsan ticareti suçu
bugüne kadar farklı şekillerde tanımlanmakla birlikte, en yaygın olanı, 2000
yılında Palermo’da düzenlenen konferansta kabul edilen Sınıraşan
Örgütlü Suçlara karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Ek İnsan
Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine,Durdurulmasına
ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol’ün (Palermo Protokolü) 3 üncü
maddesinde yer alan;
“Kuvvet
kullanarak veya kuvvet kullanma tehdidiyle veya diğer bir biçimde zorlama,
kaçırma hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma kişinin çaresizliğinden
yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını
kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla
kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi,
barındırılması veya teslim alınması anlamına gelir. İstismar terimi, asgari olarak, başkalarının fuhşunun
istismar edilmesini veya cinsel istismarın başka biçimlerini, zorla
çalıştırmayı veya hizmet ettirmeyi, esareti veya esaret benzeri uygulamaları,
kulluğu veya organların alınmasını içerecektir.“ şeklindeki tanımdır (2003 yılında Resmî Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir). Zira insan ticareti suçuyla ilgili
uluslararası düzenlemelerin tarihi 1904 yılına kadar uzanmakta ise de, organize
suç boyutuyla ele alınarak uluslararası kamuoyunun gündemine etkin bir şekilde
taşınması da bu Protokolle olmuştur.
Bu süreçlerin Türk
hukukuna yansıması, insan ticareti suçunun Türk Ceza Kanununun 80 inci
maddesinde tanımlanması olmuştur. Bu maddedeki düzenleme, yukarıda sözü edilen
uluslar arası düzenlemelere uygun olup suçun tanımı ve araç fiillere ilişkin
hususlar büyük ölçüde benzer ifadelerdir.
Türk Ceza Kanununun
80 inci maddesinde düzenlenen insan ticareti suçu, 227 nci
maddesinde düzenlenen fuhuş suçu ile yine iş ve çalışma hürriyetinin ihlali
suçunu tanımlayan 117nci ve dilencilik suçunu düzenleyen 229 uncu maddesi hükümleri ile
karıştırılabilmektedir.
Türk Ceza Kanununun
80 inci maddesindeki insan ticareti suçunun oluşabilmesi, öncelikle mağdurun
iradesini etkileyen hareketlerin gerçekleştirilmesine
veya onun durumundan istifade edilmesine bağlıdır. Daha
sonra bu araç fiiller
vasıtasıyla ikinci grup hareketler işlenmelidir. İradeyi ortadan
kaldıran araç fiiller; ‘tehdit, baskı, cebir veya şiddet, nüfuzu kötüye
kullanma, kandırma ve kişiler üzerindeki denetim olanaklarından veya
çaresizliklerinden yararlanma’ olarak sayılmaktadır.
İnsan ticareti suçu, insan
onurunu tehdit eden bir suç türü olması nedeniyle, Anayasada ve belli başlı
uluslararası sözleşmelerde güvenceye alınmış bir kısım temel hak ve
özgürlükleri ortadan kaldıran bir suçtur. Örneğin, Anayasada geçen ve insan
ticareti suçuyla birlikte tehdit altında kalan haklar şunlardır:
Kişi dokunulmazlığı,
maddi ve manevi varlığının korunması (AY, md. 17),
Zorla çalıştırma
yasağı (AY, md. 18), Uygun olmayan işlerde çalıştırma yasağı (AY, md. 50),
Kişi hürriyeti ve
güvenliği hakkı (AY, md. 19), Özel yaşam özgürlüğü hakkı (AY, md. 20).
İnsan
ticareti suçu, insanların temel hak ve hürriyetlerini ortadan kaldıran ve çok
ciddi insan hakkı ihlallerini doğuran bir suç türü olması nedeniyle, suç
iddiasıyla birlikte adli sürecin yanında, mağdurların hangi ölçütlere göre ve
kimler tarafından tespit edileceği, bu kişilerin korunması, tedavileri,
haklarının kullandırılması, kamu makamlarıyla işbirliği yapmaları, düşünme
süreleri, ülkelerine gönüllü ve güvenli dönüşleri ve kamu kuruluşlarının
görevleri gibi takibi gereken ve mevzuatta açıkça belirlenmesi gereken süreçler
söz konusudur. Bu nedenle,
konunun adli yönü, diğer sosyal süreçlerle desteklenmediği takdirde bu suçtan
zarar gören bireylerin kazanılması ve haklarının tam olarak iadesi mümkün
olamayacaktır.
Sonuç itibariyle,
diğer tüm sınıraşan organize suçlarda olduğu gibi
yasadışı göç ve insan ticareti suçlarıyla mücadelede de ülkelerin çok taraflı yada ikili düzeyde işbirliği yapmaları kaçınılmazdır.
Türkiye; bu alanda mevcut olan çok taraflı uluslararası hukuki metinlere taraf
olmakla birlikte,