|
İSTANBUL’UN FETHİ ÜÇ TANE YİRMİDOKUZ VE KAPANAN BİR ÇAĞ |
Dr. Hasan YAĞAR (E)1.Sınıf Emniyet Müdürü |
Bir Uç Beyliğinden üç kıtada devasa mülk ve nüfusa
sahip olacak olan ve asla emperyalist olmadığı halde, kendisine emperyalden kök
alan imparatorluk payesi yakıştırılan Devlet-i Âli Osman veya Devlet-i Hümâyun’un
sembolü olan çınarın daha fidanlık çağını yaşadığı sıralardaki başkenti,
malumları olduğu üzere, şimdilerde bir serhat şehrimiz olan Edirne idi.
Bu ulu devletin o sıralardaki padişahı da Sultan II.
Murat’tır. Bu bahtiyar insanın eşi ise; devlet kuşu- saadet- mutluluk
anlamlarına gelen Hüma Hatun’dur. İlahî tecilliye bakınız ki; Hüma, ismiyle
müsemma bir “Devlet Kuşu”vücuda getirecektir. Bu devlet kuşunun dünyayı teşrifi
ise 29 Mart 1432’dir. Bizanslı kâhinlerin Konstantinopolis için gayıptan kötü
bir haber olarak yorumladıkları bu kutlu bebeğe, Hz. Muhammed’e nispet olarak
Mehmet adı verildi. Tahta geçtiği zaman, kendisinden önce bir Mehmet daha
bulunduğu için kendisi II. Mehmet olarak anılacak ancak o gencecik yaşına
rağmen Kostantinopolis’in surlarını, mühendisliğini bizzat kendisinin yaptığı
toplar marifetiyle, hâke yeksan ederek fethettiği için Fatih unvanını alacak ve
bundan sonra hep böyle söylenip böyle yazılmasını sağlayacaktır.
Bu kutlu bebeğin teşrif ettiği o günkü
dünya ortamı, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bayram-Veli’nin öğrencisi Akşemseddin,
Molla Gürani, Molla Yegân, Molla Fenâri, Molla Ayas ve Molla Hüsrev gibi gerçek
anlamda (maddi-manevi alanlarda) birer âlim olan zevatın hüküm ferma olduğu bir
ortamdı. Sanki değil, sahiden Yüce Yaratıcı, Kostantinopolis için mukadder
kıldığı sonu hazırlamaktaydı.
Kaynakların tespitine göre, ele avuca
sığmayan ve haddinden fazla haşarı olması hasebiyle kendisine bir türlü hoca
dayandıramayan baba II. Murat, müstakbel Fatih’i, “eti benim-kemiği senin”
diyerek Manisa’da Molla Gürani’ye tevdi eder. Molla Gürani, aldığı bu destek
sayesinde Mehmet’i disipline sokar. Molla Gürani, öğrencisine aritmetik,
geometri, astronomi gibi fen bilimleri meyanında bir de inanç ve ideal aşılar.
Bunlara ilave olarak Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Rumcayı da okuyup
yazacak ve konuşacak şekilde öğrenmesini sağlar. Hoca Gürani bunlarla
yetinmeyerek öğrencisine bir de, İtalyan asıllı Anconal Giriaco marifetiyle Avrupa
Tarihini öğretir. Artık şehzade ve müstakbel Fatih olgunlaşmada bayağı mesafe
kat etmiştir. Bir ara Manisa’ya gelen Padişah, oğlunun eriştiği bu olgunluk
derecesi karşısında adeta hayrete düşer.
1440 yılında hacca giden Molla
Yegân’ın, ilim meclislerinden yararlanmak üzere uğradığı Kahire’de tanıştığı
Molla Gürani’yi Osmanlı başkentine beraberinde getirmeye ikna etmesine ve Molla
Gürani’nin de gösterdiği bu müthiş başarıya bakılacak olursa, Kostantinopolis’in
düşürülmesinde İlahî bir hesabın bulunmadığını söylemek, abesle iştigal olsa
gerek.
Molla Gürani’nin bu tarz yetiştirip
olgunlaştırdığı müstakbel Fatih’i, manen fethe hazırlayan zatın ise, Hacı
Bayram-ı Veli’nin öğrencisi olup yaşına rağmen saçı ve sakalı ak olduğu için
Akşemseddin olarak ün yapan Şeyh Mehmet Şemsettin bin Hamza olduğunu hemen
kaydedelim. Fetih konusu ile ilgilenmiş hemen her kesin bildiği üzere; kuşatma
askerinin, bilhassa su ile sönmeyen Rum ateşi Grejuva karşısında yeise düşmesi
sırasında askerin maneviyatını yükseltmek üzere, Arap İslam ordularının
İstanbul’u kuşatmaları sırasında şehit düşerek kabri meçhul kalan Eyyup
el-Ensarî Hazretleri’nin kabrini, seccadesini sererek bulması üzerine, fetih
askerinin moralini doruğa çıkarmasının bu ulu kişilik sayesinde olduğu ve
fethin tamamen bu sayede gerçekleştiği, behemehâl kaydedilmesi gereken bir
husus olduğu, inkârı mümkün olmayan bir hakikattir. Demekliğimiz o ki,
Çanakkale Savaşlarını yöneten Britanyalı General Hamilton’un hatıralarında
kaydettiği: “Bizi yeşil sarıklı askerler yendi. Biz Türklerle değil, onların
Allahlarıyla savaştık”.([1])
beyanında olduğu gibi bu işin de,-kabul görsün veya görmesin-inkâr edilemez
ruhani, yani manevi bir boyutu vardır. Buna benzer mucizevî bir olay da İstiklal
Savaşı esnasında karşımıza çıkmaktadır: Sakarya Meydan Muharebesi arefesinde
hem Mustafa Kemal’in, hem de Mustafa Fevzi (Mareşal Çakmak)’nin aynı gece
gördükleri aynı rüyada Hz. Peygamber Hacı Bayram-ı Veli’ye diyor ki :“Mustafa’ya
söyle, korkmasın, sonunda zafer onun olacak”.([2])
Bu kutlu rüya da aynı cümleden değil midir? Şayet bunda İlahî bir hesap yok
idiyse kağnı-kamyonu, çarık-potini, kavurga-çikolatayı nasıl yenebilirdi!
Anlaşılan, Yüce Yaratıcı dar günde bu millete omuz vermektedir.
Yeniden başa dönecek olursak birinci
yirmi dokuzun encamını özetlemiş olduğumuzu söylemek gerekir.
Şimdi gelelim “ikinci yirmi dokuz”un
encamını özetlemeye: Bu yirmi dokuz, Konstantinopolis’in kuşatma sayılarını
ifade edecektir. Şairin: “Bu Şehr-i İstanbul ki bi misli bahâdır. Bir sengine,
yekpâre Acem mülkü fedadır” diye medhü sena ettiği İstanbul, daha İstanbul
olmasına çok zaman varken ve dahi çağlar ötesinden itibaren Tarihin kayıtlarına
göre tam YİRMİ DOKUZ kez muhasara edilmiştir. Bunların bazılarında da kısmen
işgal gündeme gelmiştir.
Bunları sıralayacak olursak:
1) M.Ö. 477 yılında Yunanlı komutan Avsaniliyus
tarafından muhasara edilmiş ancak başarı hakkında her hangi bir bilgiye tesadüf
edilememektedir.
2) M.Ö. 410 yılında keza Yunanlı komutan Alkibiyades
tarafından kuşatılmış, bu girişimin de başarılı olmadığı anlaşılmaktadır.
3) M.Ö. 347 yılında Büyük İskender’in babası Philpe
tarafından kuşatılmış, bu kuşatmanın da sonuçsuz olduğu gözlenmektedir.
4) Miladi 194 yılında Roma İmparatoru Septimus Severus
üç yıl müddetle şehri muhasara altında tutmuş ve bu sebeple surlar içinde
başlayan açlık ve hastalık sebebiyle mukavemet kırılmış ve şehir ele geçirilerek
yağmalamaya tabi tutularak halk kılıçtan geçirilmiştir.
5) 313 yılında ise Sezar Maksimus tarafından şehir
kuşatılmış olup, sonuç alındığı hakkında bilgi yoktur.
6) 315 yılında
Büyük Kostantin tarafından kuşatma olmuş ise de bu kuşatmanın akıbeti hakkında
da her hangi bir bilgiye rastlanmamaktadır.
7) 616 yılında İran Hükümdarı Keyhüsrev tarafından Kostantinopolis’in
kuşatıldığı söz konusu ise de bu muhasaranın sonucu hakkında da bir bilgi
yoktur.
8) 636 yılında da Avarlar kuşatma yapmış bunlar da her
hangi bir sonuç alamamıştır.
9) 654 yılında
III. Halife Hz. Osman döneminde Şam Valisi Muaviye emrindeki İslam orduları
kuşatma girişiminde bulunmuş ise de bu kuşatma da sonuçsuz kalmıştır.([3])
10) 668 yılında Emevi Halifesi Muaviye zamanında oğlu
Yezid komutasındaki ve bir tespite göre, Eyyup el Ensarî’nin de içinde
bulunduğu bir ordu ile kuşatma olmuş, ancak baş gösteren bir hastalık sebebiyle
kuşatma kaldırılmıştır.
11) Hastalık sebebiyle
sonuçsuz kalan söz konusu kuşatmayı müteakip, kesin tarihi belli olmayan bir
kuşatma da Emevi Halifesi Süleyman Abdülmelik’in kardeşi Meseleme tarafından
yapılmıştır. Bu kuşatmada kısmi başarı sağlanmış olup bu sayede surlar
dâhilinde bir cami inşası sağlanmıştır.
12) 715 yılında ise keza emevi Halifesi Ömer bin
Abdülaziz tarafından bir kuşatma olmuş ise de bu kuşatmanın da umulan bir sonuç
vermediği gözlenmektedir.
13) 739 yılında
Halife Abdülaziz’in oğlu Süleyman tarafından yapılan kuşatmadan da bir sonuç
alınamamıştır.
14) 764 yılında
Bulgar kralı Pangos bir kuşatma yapmış ise de bu da sonuçsuz kalmıştır.
15) 785 yılında Abbasi Halifesi Mehdi’nin oğlu Harun
Reşit tarafından bir kuşatma yapılmış, tam başarı sağlanmak üzere iken
İmparatoriçe Eryeni ile bir anlaşma yapılarak mutabık kalınan verginin ödenmesi
karşılığında kuşatma kaldırılmıştır.
16) 801 yılında Halife Harun Reşit komutasındaki İslam
ordusu Kadıköy önlerine kadar gelmiş, tam manasıyla kuşatma yapılamayarak
zorunlu bir geri çekilme söz konusu olmuştur.([4])
17) Yukarıdaki tarihten sonra ve 820 yılından önce Slav
kralı Kremas’ın yaptığı bir kuşatma söz konusu ise de bunun kesin yılı belli
değildir.
18) 820 yılında da Slav Despotu Tomas bir kuşatma yapmış,
ancak o da beklediği bir sonuç elde edememiştir.
19) 914 yılında ise Bulgar kralı Simon sahnede gözükmüş,
ama o da beklediği bir sonuç elde edememiştir.
20) 1048 yılında Toryimüs adlı bir komutanın kuşatması
söz konusu olup, bu da sonuçsuz olmuştur.
21) Önceki kuşatmayı müteakip olarak tarihi belli olmayan
bir kuşatma da Aleksi Kanen tarafından yapılmış olup, bu da sonuçsuz
gözükmektedir.
22) Bu ilk kuşatmasından netice alamayan Aleksi Kanen
keza tarihi belli edilememiş bir kuşatma daha gerçekleştirmiş, fakat bu da
başarısız olmuştur.
23) 12 Nisan
1204’te Latinler (Haçlı Ordusu) bir kuşatma yapmış, şehri işgal ederek taş
üstünde taş bırakmayarak ciddi yağmalama ve tahribat yapmışlardır. Bu
hegemonyanın 1261 yılına kadar sürdüğü anlaşılmaktadır.
24) 1261’de İznik Rum imparatoru Lokas şehri bunlardan
alarak yeniden Bizans İmparatorluğunu kurmuştur.
25) 1391 yılından itibaren kuşatma işi Osmanlı
hükümdarlarına geçmiş gözükmektedir. Anılan tarihte Yıldırım Bayezid tarafından
yaklaşık altı ay süren bir kuşatma yapılmış lakin umulan sonuç elde
edilememiştir.
26) 1396 yılında
Yıldırım Bayezid tarafından yeniden bir kuşatma yapılarak İmparator Emanoel Poaleolog
‘un diz çöküp yalvarması üzerine aşağıdaki üç maddelik bir sözleşme
karşılığında muhasara kaldırılmıştır.
a) Surlar içinde bir İslam Mahallesi kurularak burada
inşa edilecek cami için gönderilecek olan imam kabul görecek.
b) Bu camide Cuma günleri Yıldırım Bayezid adına hutbe
okunacak.
c) Her yıl 10.000 florin vergi verilecektir.
27) 28 Temmuz 1402 yılında yine Yıldırım Bayezid
tarafından yapılan kuşatma,
Timurlenk’in yarattığı Ankara Savaşı nedeniyle kaldırılmak zorunda
kalınmış ve Yıldırım Bayezid’in Timur’a esir düşmesi haberinin alınması üzerine
de1396 yılında inşa edilen cami, Bizanslılar tarafından yıkılmıştır.
28) 1422 yılında Fatih’in babası Padişah II. Murat
tarafından yapılan kuşatma, Mustafa Çelebi’nin Anadolu’da ayaklanma çıkarması
üzerine mecburen kaldırılmıştır.
29) 29 Mayıs 1453
yılında Bizans’ın son Kayzeri Kostantin zamanında II. Mehmet tarafından yapılan
kuşatma fetihle sonuçlanmıştır.([5])
Kısacası
M.Ö. 477 yılından M.S. 1453 yılına kadar durmaksızın devam eden bu macera,
nihayet 21 yaşındaki bir delikanlının vurduğu en son ve onmaz yaralar açan bir darbeyle
sona ermiştir. Bu upuzun bir süreç içerisinde bunca komutan ve seraskerin
yapamadığının- hiç kimsenin ummadığı gencecik bir komutan ve hükümdar
tarafından yapılmış olması- haklı olarak bir çağın kapanıp diğerinin açılması mesabesinde
bir hakkın teslimi olarak zar zor ve kerhen de olsa kabule şayan görülmüş ve nihayet
öyle olmuştur. Hatta son Kayzer Konstantin’in Papa ve diğer hempalarından
yardım istemesi, ciddi ciddi alay konusu olmuştur. “20 yaşındaki bir çocuktan
mı korkuyorsun?” denmiş ve teklif geri çevrilmiştir. İlahî hesap ne kadar
enteresan, değil mi? Rabbim bir işe karar verdi mi, o işin önüne geçmek ne
mümkün!
Böylece
sonuncu “yirmi dokuza” ulaşmış olduk. Burada hemen her kesin genel hatlarıyla
bildiği bazı hususları fazla detaya girmeksizin özetleyerek konumuzu
sonlandıracağız.
Tarihle
ilgilenenlerin bileceği üzere, Büyük Roma İmparatorluğu Miladi 395 yılında Batı
ve Doğu olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Batı İmparatorluğu 5.yüzyılda Germen
kabileleri tarafından Tarihe tevdi edilmiş; Doğu Roma İmparatorluğu ise
ayrıldığı tarihten itibaren 1453’e kadar yaşamıştır. Bu İmparatorluğa Bizans
denmesinin sebebi, başkenti olan Konstantinopolis’in ilk kurucusunun BYZAS adlı
bir kişi olmasıyla alakalıdır.
İstanbul’un
fethini, Avrupalılar “Konstantinopolis’in Düşüşü” olarak anmış ve
anmaktadırlar.
Fatih,
Osmanlı tahtına geçer geçmez, gerek strateji ve gerekse jeopolitik bakımdan
fevkalade önemi haiz bulunan İstanbul ve Çanakkale Boğazı çevresindeki Bizans
müstahkem mevkilerini sürekli bir şekilde taciz etmeye başladı. İşte bu suretle
işe başlayan genç hükümdar, kafasına koyduğu fetih işini gerçekleştirmek üzere
O5 Nisan 1453’ten itibaren abluka uygulamasına geçmeye başladı.
Kuşatmada
kullandığı asker sayısının 80.000 ile 200.000 arası bir kuvvet olduğu kayıt
bulmuştur. Tabii olarak bunların bir kısmı “yeniçeri” ismiyle anılan muvazzaf/profesyonel
diyebileceğimiz çekirdek kadro iken, diğer kısmı da “azap” denilen acemi, yani
profesyonel olmayan Anadolulu askerlerdi. Şehri müdafaa eden Bizans askerî
gücünün de 2000’i yabancı olmak üzere toplam 7000 kişi olduğu anlaşılmaktadır.
Fatih’in karşısında savunma yapan komutan da kral XI. Konstantin Palaiologos
idi.
Bizanslılar
Haliç’e zincir germek suretiyle denizden muhasara etme yolunu kapattıkları için
tabii olarak “Tam Abluka” harekâtı uygulanamıyordu. Diğer taraftan deniz
yoluyla Bizans’a lojistik destek gelmekte olduğu için maddi açıdan sıkıntı ve
sıkıştırma yaratmak da mümkün olmuyordu. Buna mutlaka bir çare bulunmalıydı. Bu
çare de, genç-ihtiyar hemen her kesin bildiği üzere, geceleyin Osmanlı
kalyonlarının yağlı kalaslar üzerinden kaydırılarak hayret uyandıracak şekilde
Haliç’e indirilmesi olmuştur. Bu durum, her bakımdan akıl ve planları allak
bullak etmiştir.
Kuşatma
esnasında 22 Mayıs 1453 gecesi ay tutulması olmuş; bu, tabii bir astronomik
olay iken, bunun fetih haberi olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.
Bizanslı kâhinler de bunun Konstantinopolis için hayra yorulacak bir şey
olmadığını telkin eder olmuşlardır. Kısacası her iki taraf da bu tabii olayı
savaşın kaderi ile irtibatlandırmışlardır.
Kuşatma ve buna karşın savunma, canhıraş bir
şekilde devem etmekte iken, surların yıkımında kullanılan topların açtığı
gedikler, topların tekrar atışa hazır hale getirilmesi için geçen zaman
içerisinde tekrar onarılabiliyordu. Diğer taraftan Sırp Despotunun Zağanos Paşa
emrine verdiği tünelcilerin kazdığı lağımlar/tüneller karşı tarafın buna
mukabil İskoçyalı bir mühendisin öncülüğünde kazdıkları tünellerle işe yaramaz
hale getirilmekteydi. Hatta esir aldıkları bir mühendisten işkenceyle
öğrendikleri tünellerin bir kısmına su verilerek bir kısmı da tahrip edilerek
işe yaramaz hale getirilebilmiştir. Yukarıda da yer verildiği üzere ateşle
sönmeyen GREJUVA tabir edilen Rum Ateşi ise surlara tırmanarak içeri girmeyi
adeta imkânsız hale getirebilmekteydi.
Bu
arada Fatih, bir harp hilesi olarak ödenmesi pek mümkün olmayan bir vergi
karşısında kuşatmayı kaldırabileceğini karşı tarafa teklif etmek suretiyle bir
bakıma ordusunun acz içine düştüğünü izhar ederek düşmanın kafasını
karıştırmış, ancak karşı taraf, buna güçlerinin yetmeyeceğini, miktarın
azaltılması halinde ancak konunun görüşülebileceği cevabında bulunmuştur.
Tüm
bu manevralar devam ederken gizliden gizliye sürdürülen kuşatma tedbirleri
tekmil tamamlandıktan sonra 29 Mayıs 1453 sabahı saldırı tüm gücüyle
başlamıştır. Bu cümleden olarak Bizans askerlerini öldürmeye azimli “AZAP”
denen acemi/amatör/profesyonel olamayan/gayrı muvazzaf askerler hücumun ilk
dalgasını oluşturmuştur. Diğer taraftan kızaklarla Haliç’e indirilen kalyonlara
binili askerlerin bu cenahtan taarruzu ve şehrin Kuzey Doğusunda bulunan ve bir
kısmı top atışlarıyla hasar görmüş olan Blakernia surlarının bir bölümüne
odaklanan Anadolulu askerlerin taarruzu, düşmanı mevzilerini terke mecbur etmiş
ve Ulubatlı Hasan adlı bir yeniçeri askerinin sancağı bir kale burcuna dikmesi
üzerine galeyana gelen asker ölüm deryasına dalarak yaklaşık 1000 küsur yıldan
beri düşürülemeyen Konstantinopolis’i zapta muvaffak olmuştur. Müteakiben devam
eden sokak muharebeleri de tamamlandıktan sonra Konstantinopolis artık İstanbul
olarak genç fatihine selama durmuştur.
Fethi
müteakip yapılan ilk iş, Yüce Yaratıcıya şükür eda etmek olmuştur. Bu amaçla
gidilen Ayasofya’da ilk tekbirin gecikmesinin sebebi sorulan Fatih, “Kâbe’yi
bir türlü göremedim. Gördükten sonra ancak tekbir alabildim” demiştir. Kendisini
Karşılayan halk, Akşemsettin’i padişah sanarak ona çiçek sunmuşlar; o, göz işaretiyle Fatih’i göstermiş ise de
Fatih, çiçeklere layık olan ben değil hocam olan o zattır diyerek çiçekleri ona
verdirmiş ve böylece fethin bir ilim ve irfan işi olduğunu her kese
göstermiştir. Gerçekten de İstanbul’u fethettiren ve II. Mehmet’i Fatih yapan,
ilim ve irfan olmuştur. Ne zamanki ilim ve irfan yerine abes ve hurafeler ikame
olunmuştur işte o zaman gerileme başlamış ve çöküş mukadder olmuştur.
İçinde bulunulan asrın asla eşi ve
benzeri bulunmayan bu harekâtı, tabii olarak içte ve dışta olmak üzere muazzam
bazı sonuçlar doğurmuştur. Bunları genel hatlarıyla ve “Fethin Yarattığı
Sonuçlar” başlığı altında şu şekilde özetlemek mümkündür.
Fethin Yarattığı Sonuçlar:
a) İçteki
Sonuçlar:
1) Anadolu ve Balkanlar arasındaki geçişlerde bir engel
teşkil eden 1058 yıllık Bizans yıkılmış ve artık arada engel kalmamıştır.
2) Birçok kere Osmanlı şehzadelerini ve Avrupa
ülkelerini Osmanlıya karşı kışkırtan bir fesat yuvası olarak faaliyet gösteren Bizans
Devleti, Tarihin derinliklerine tevdi edilmiştir.
3) Müslüman dünyasında Osmanlı Devleti daha saygın bir
hale gelmiştir.
4) II. Mehmet, Fatih unvanını almıştır.
5) Kara Deniz’i Ak Deniz’e bağlayan ticaret yolları ele
geçirilmiştir.
6) İstanbul başkent yapılmıştır..
7) Osmanlı Devletinin yükselme dönemi bu noktadan
itibaren başlamıştır.
b)
Dıştaki Sonuçlar:
1) Avrupa ve Balkan Devletlerinin Osmanlıyı Balkanlardan
atma çabalara suya düşmüş oldu.
2) İstanbul’dan İtalya’ya kaçan sanat ve bilim erbabı,
Rönesans ve Reform hareketlerini hızlandırdı.
3) Dünyanın en büyük imparatorluklarından olan Doğu Roma
İmparatorluğu tamamen yok olarak Tarihe tevdi edilmiş oldu.
4) Ortaçağ
kapandı Yeniçağ başlatılmış oldu.
5) Ticaret yollarının birer birer Müslümanların eline
geçmiş olması, Avrupalıları yeni ticaret yolları arayıp bulmaya zorladı..
6) Büyük ve kalın surların toplarla yıkılabileceğini
gören Avrupa, bu yöntemi derebeylikler üzerinde denedi. Böylelikle
derebeylikler yıkılıp bunların yerine büyük krallıklar kuruldu.
7) İstanbul’dan ayrılan Bizanslı âlimler, Avrupa’da
Reform hareketlerini başlattı.
8) Osmanlıların ticaret yollarını ele geçirdikten sonra
bu yollardan geçmek zorunda kalan Avrupalılar, Osmanlıya yüksek vergiler
ödememek için başka ticaret yolları aradılar. Bu cümleden olarak Bartelemi
Diaz, Ümit Burnu’nu keşfetti ve böylece yeni ticaret yolu bulunmuş oldu.
KAYNAKÇA:
1) Hamilton, Gallipoli Dairi, 1920; Çeviri: Jean
Hamilton, Gelibolu Günlüğü, Osman Öndeş, İstanbul 1972, Hürriyet Yayını.
2) Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Ankara 1999,
DİB Yayını.
3) Ahmed b. Hanbel, Müsned IV.
4) Muhtelif
İnternet siteleri.
[1] Hamilton, Gallipoli Dairi, 1920; Çeviri: Jean Hamilton, Gelibolu Günlüğü, Osman Öndeş, İstanbul 1972, Hürriyet Yayınları, s.209.
[2] Bu rüya ile ilgili olarak kaynaklarda şu bilgiyi bulmaktayız: Sakarya Muharebelerinin kritik günleriydi. Mustafa Kemal’in günlük işlerini yürütmekte olduğu Ankara tren istasyonundaki karargâhında, bir sabah erken kalktığı bir sırada yaveri çavuş Ali Metin’e: “ Acele Fevzi Paşa’yı telefonda ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle” diyor. Ali Metin, Fevzi Paşa’yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa Mustafa Kemal’in yanına gelmek üzere evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa Mustafa Kemal’in yanına girince, Mustafa Kemal kendisine bir kâğıt kalem uzatıp: “ Bu gece gördüğün rüyayı yaz ve bana ver” diyor. Bu arada kendisi de rüyasını yazıyor ve kâğıtları değiş tokuş ediyorlar. İkisinin de yazdığı, yukarıdaki rüyadır. Bunun üzerine her ikisi sevinç gözyaşları ve tebessümle birbirlerini kucaklarlar. ( Ahmet GÜRTAŞ, Atatürk ve Din Eğitimi, s.160-161).
[3] Bu ve bundan sonraki İslam ordularının yaptığı kuşatmalar, İstanbul’un fethini teşvik eden ve Hz. Peygambere nispet edilen ve bazı güvenilir kalemlerce Mevzu olduğu iddia edilen bir Hadisin sırrına mazhar olmak babında yapılmıştır. Nebevi Mucize olarak nitelenen ve doğruluğu tartışmalı olan Hadis şudur: ”İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden emîr, ne güzel emîr; onu fetheden ordu ne güzel ordudur”(Ahmet b. Hanbel, Müsned, VI.335). Kabul edelim ki söz konusu Hadis Mevzu olmuş olsa dahi yarattığı sonuç bakımından hayra alamet olmuştur.
[4] Bu kuşatma Sonbahar sonlarına doğru vuku bulmuş olup, sabahleyin çadırlarından çıkan askerlerin, karşılarında her tarafı kaplayan ve ilk defa bembeyaz bir kar manzarası görünce “nurullah! nurullah!” diyerek kar üzerine üşüştükleri; elledikleri kar kütlesi ellerini üşütünce de “gazabullah! gazabullah!” diyerek bağrıştıkları rivayet edilmektedir.
[5] Üzülerek kaydedelim ki en büyük amil olarak ilimden uzak kaldığı için çöküşe maruz kalan Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesini müteakip bu kutlu beldeyi tekrar haçlılara kaptırdıysa da, Yüce Yaratıcının bir İlahî lütuf olarak bu millete bahşettiği Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün canhıraş çabaları sayesinde güzelim İstanbul bu son işgalcilerin elinden kurtarılarak İKİNCİ DEFA ve EN SON OLARAK bir daha FETHEDİLMİŞTİR.