MANASTIR HAYATINDAN KAPİTALİZME HIRİSTİYAN DÜNYEVİLEŞMESİ
|
Prof.Dr. Ali ERBAŞ Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü |
Hz.
İsa’nın dünyaya geldiği yıllarda dünyanın büyük bir bölümü paganist Roma’nın
hakimiyeti altında idi. Onun doğduğu bölge de dahil bu hakimiyet üç asır
öncesinden başladı, kendisinden sonra da beş asır devam etti. Dünyeviliğin
insanı her tarafından sardığı bu kültürde, Kudüs bölgesinde yaşayan Yahudilerin
ahiret inancının iyice zayıflamış olması, cenneti dünyada arama ve yaşama
anlayışının oldukça üst seviyelere tırmanmış olması da insanları dünyaya tapma
anlayışına getirmişti. Ruh inancının da neredeyse yok olmaya yüz tuttuğu bir
dönemde hem İncillere ve hem de Kur’an’a göre Allah’ın ruhundan Meryem’in
rahmine üfleyerek babasız dünyaya gelmesini takdir ettiği Hz. İsa görevine
başladı. Dünyaya gelişi bile dünyaya tapanlara bir ders veriyordu.
Dünyevileşmiş olan Yahudilere karşı sözleri adeta kurşun gibiydi:
“Ey kör
kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız.
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın
dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey
kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz
olsunlar. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan
güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı
mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama
içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz”[1].
Hz.
İsa’nın dünyayı ve dünyalığı reddeden tevâzu, müsamaha, uzlet ve öbür dünyayı
sürekli hatırlatma içerikli sözleri İncillerde bol miktarda yer almaktadır. Bu
sebeple İncillerden ilham alarak gelişen Hıristiyanlığın ana paradigması
manastır hayatını merkeze alan bir anlayış üzerine oturmuştur. Şehirlerden uzak
yerlerde, özellikle ormanların ve yüksek kayalıkların içlerinde yapılan
manastırlar bu tür bir anlayışın sembolü olmuştur. En büyük sebebi Roma
Devleti’nin zulmünden kaçmak olsa da, özellikle ilk dört asrın
Hıristiyanlığının yer altı şehirlerinde hayatlarını geçirmiş olmalarında bile
manastır hayatı anlayışının yansımalarını görmek mümkündür.
Hıristiyanlığın
ilk onbeş asrı böyle geçmiştir. Onbeşinci asra gelindiğinde yavaş yavaş öne
çıkan dünyevileşme anlayışının Kilise idarecileri arasında da görünmesi artık
birilerinin tepkisini çekmeye başlamıştır. Katolik kilisesinin ortaçağın
sonlarına doğru putperestlik ve Yahudilik’ten birtakım ilkeleri Hıristiyanlığa
katmak istediği ileri sürülerek Katolikliğe karşı zaten mevcut olan tepki bir
kat daha artmış ve dinde yenileşme yani Reform hareketi gündeme gelmiştir[2].
Rahiplerin para karşılığı günah bağışlamaları ve cennetten yer satmaları, yani
Endüljans uygulaması, vatandaşı inleten birtakım ağır kilise vergilerinin
konulması vb anlayışların Hz. İsa’nın getirdiği ilkelere sonradan eklenmiş
hususlar olduğu ve Ortaçağ boyunca da Endüljans uygulamasının papalar ve
piskoposlar için büyük bir para kaynağı olduğu iddia edilmiştir.
Bir
yandan Katolik Kilisesi’ndeki dünyevileşmeyi eleştirirken diğen yandan iktisadî
konularda bir anlayış geliştirmeye çabalayan Luther şunları söylemiştir:
“Seçilmişler komşularına, cemaatlarına, ülkelerine ve insanlığa yardımcı olacak
ameller işlemelidirler. İnsanlar mesleklerini icra ederken aynı zamanda
komşularına ve insanlara hizmet ettikleri için Tanrı rızasına uygun iş yapmış
ve onun rızasını kazanmış olurlar. Ayakkabı tamircisi, demirci, çiftçi vs hepsi
de kutsanmış rahip ve papazlar gibidirler ve her biri kendi işi ve memuriyeti
vasıtasıyla herkese faydalı olmakta ve hizmet etmektedirler, bu şekilde
cemaatın maddî ve manevî refahı için birçok iş yapılmış olur”[3].
Calvin,
faiz doktrininde, insanların ülke çıkarını kendi kazançlarının üstünde
tutmaları gerektiğini her zaman ısrarla dile getirmiştir. Ona göre her şey,
kişinin işini yaparken takındığı tavra bağlıdır. George Herbert, emeğin onurlu
veya onursuz bir şey olmasının onun yapılış havasından geldiğini yazarken,
doğrudan doğruya Luther’e dayanmıştır[4].
Onaltıncı
ve onyedinci yüzyıllarda üretken iktisadi faaliyetin, Luther’in anladığı manada
hayırlı bir iş olduğu çok tartışmalıydı. Protestanların çok çalışmaya
verdikleri önem, aylak keşişleri tensip etme anlayışlarını aylak dilencileri de
tensip etmemeye bağlıyordu ve bu vurgu, burjuva kesiminin düşüncesine yansıyan
çağın iktisadi şartlarından kaynaklanıyordu. Francis Bacon asırlık açlık
sorununun, emek dahil olmak üzere toplumun kaynaklarının akılcı (rasyonel)
biçimde kullanılması halinde sonunda çözülebileceğini ileri sürdüğü zaman
muhtemelen Puriten annesinden tevarüs ettiği bir fikri geliştiriyordu. “Hayır”
kelimesinin müphemliği işe yarıyordu. Hayrı olmayan yasa hiçbir şeye değmezdi.
Perkin, 1597 Yoksul Yasaları’nın esasında bizzat “Tanrı Yasası” olduğunu
düşünüyordu. Prof. Jordan’ın İngiltere’de hayırseverliğe dair dikkate şayan
kitabı, onaltıncı ve onyedinci yüzyılda, cemaatın yararına olan şeylerin
temkinli ve akılcı hesaplamasının nasıl Ortaçağ’ın ayırım-gözetmeyen sadaka
idealinin yerini aldığını göstermektedir. Batı’da Reform ismi verilen dinî
yenileşme hareketlerinin ardından Kalvinizm ve Püritenizm ile Kapitalizm
arasında çok sıkı münasebetler bulunmaktadır. Ortaçağda süflî ve kirli telakkî
edilen hatta ağıza alınmaktan bile hicap duyulan çalışma, kazanç, sanat ve
zenaat gibi mefhumlar Reform ile beraber herkesin hürmetle andığı mukaddes
birer fazilet haline geldiği, Kapitalizme has olan “vakit nakittir”
zihniyetinin de Kalvinist ve Püriten mezheplerin ortaya koyduğu bir zihniyet
olduğu ileri sürülmektedir[5].
Puritenler
iktisadi faaliyetleri manevileştirmeye çalışıyorlardı. Dod ve Clever, piyasayı
ve mübâdeleyi Tanrı’nın te’sis etmiş olduğu yolunda kendilerini izleyen büyük
nüfusa teminat veiyorlardı. Greenham, piyasa fiyatının şikayetsiz kabulünü,
“kişinin kalbinin hem Tanrı hem kardeşleri arasında doğru tesir altında
olduğunun” kanıtı sayıyordu. Onaltıncı ve onyedinci yüzyıl Avrupa’sında Roma
Kilisesi’ne muhhalefet ana kuvvetini büyük şehirlerden aldığı için,
Protestanlık Kapitalizmin yükselmesine yatkın yollarla geliştirilebilirdi.
Reform, insan kitlelerini Roma Kilisesi’ne ve onu yöneten siyasi otoritelere
karşı harekete geçirdi. Protestanlığa ve özellikle Kalvinciliğe ilk destek,
şehirlerde oturan Kilise ve Devlet meseleleri üzerinde düşünen eğitimli
insanlardan geldi. Lakin orta sınıf tarafından ve onun için geliştirilen
doktrinler, toplumdaki diğer tatmin olmamış unsurlara cazip geliyordu. Macar ve
İskoç soyluları (gentry) veya
Felemenk şehirlerinin ayak takımı gibi. Aynı sebeple, İskandinavya ve Orta
Avrupa’da da Kapitalizmin gelişmesine katkılar sağlayan Protestan kiliseleri
kuruldu.
Protestan Ahlâkı ve Kapitalizm’in Rûhu isimli eserinde konuyu detaylı olarak inceleyen Max
Weber’e göre sermaye sahipleri ve işverenler, hatta işçi sınıfının eğitim
görmüş yüksek tabakası, özellikle çağdaş iş kollarında yüksek düzeyde teknik ya
da ticari eğitim görmüş personel Protestan özelliklere sahiptir. Protestanların
bütün nüfus içinde sermayeden büyük ölçüde pay almaları, büyük çağdaş
endüstriyel ve ticari iş alanlarındaki işletmelerin üst basamaklarında ve
yöneticiliğinde bulunmaları, kısmen tarihî temellere bağlanabilir. Bu temeller
çok gerilere, geçmişe uzanır ve bu bağlamda belirli bir mezhebin üyesi olmak,
ekonomik görünüşlerin nedeni olarak değil, bunlardan çıkan sonuç olarak
görülür. En zenginlerin büyük çoğunluğu, imparatorluğun doğal kaynaklar ya da
ilişki ağları bakımından en uygun ve ekonomik olarak en gelişmiş alanları
özellikle de zengin kentlerin çoğu 16. yüzyılda Protestanlığı kabul
etmişlerdir. Bunların etkileri bugüne kadar Protestanların ekonomik kavgada
varolmalarını sağlamıştır[6].
Reform’un
genel olarak ekonomik açıdan gelişmiş bölgelerde gerçekleşmiş olmasının
sebepleri üzerinde duran Weber, bu hususu birkaç noktaya dayandırmaktadır. Buna
göre ekonomik alanda geleneksellikten kurtulma, hem dînî geleneğe ve hem de
bütün geleneksel otoritelere karşı baş kaldırma eğilimini destekleyici bir öğe
olarak görülmektedir. Ancak Reform, kilise otoritesinin hayat üzerinden tümüyle
kaldırılması olmayıp, var olan biçimin farklı bir anlamda değiştirilmesidir.
Değiştirme yalnızca biçimsel olan bir otoritenin, özel ve toplumsal yaşamın
bütün alanlarında gözlenebilir ölçüde etkili olan, sonsuz derecede güçlü ve
bütün yaşam biçimine etkisi olan bir otoriteye yerini vermesidir. Reformcular
ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerde Kilise ve dînî otoritenin hayat üzerindeki
etkisinin çok olmasından değil, tersine çok az olmasından yakınıyorlardı. Protestanlar
hem yönetici hem de yönetilen sınıf olarak, hem çoğunluk hem de azınlık olarak
ekonomik akılcılığa özel bir eğilim göstermişlerdir. Böyle bir durum katolikler
arasında şu ya da bu biçimde aynı ölçüde gözlemlenmemiştir. Protestanların
sermaye üzerindeki güçlü mülkiyetleri ve çağdaş ekonomik yaşamdaki yönetici
durumları kısmen onların devraldıkları tarihi mirasla da açıklanabilir.
Katolikliğin büyük “öte dünyalılığı”, en yüksek idealini ortaya koyan asketik
özelliği, taraftarlarına bu dünyanın nimetleri karşısında büyük bir
umursamazlık içinde olmayı öğretmiş olmalı. Yani katolik daha sakindir, daha az
kazanma güdüsü ile donatılmıştır. Çok az bir geliri de olsa, mümkün olan en
emin hayat biçimini sonunda ona onur ve zenginlik getirebilecek tehlikeli, heyecanlı
bir hayat biçimine tercih eder. “Ya iyi yiyin, ya da rahat uyuyun” atasözüne
uygun olarak Protestanlar çok iyi yerlerken, katolikler rahat uyumak isterler[7].
Weber
eski Protestan ruhunun belirli dışa vurumları ile çağdaş kapitalist kültür
arasında yakın bir akrabalık bulunursa, o zaman bu akrabalığın Protestanlığın
materyalist ya da anti-asketik hayat tarzında değil, onun saf dinî
özelliklerinde aranılması gerektiğini belirtmektedir[8].
Luther
için “meslek” kavramı geleneksel bağlantılar içinde kalmıştır. Meslek, insanın
kendini uydurmak zorunda olduğu ve Tarnı’nın emri olarak kabul ettiği şeydir.
Lütherciliğin gelişmesi “meslek uğraşısı Tanrı’nın verdiği bir ödev ya da daha
doğrusu tek ödevdir” anlayışına olan eğilimi daha da artırmıştır. Luther ve
kilisesi mistiklere göre akılcı bir meslek ahlakının psikolojik temellerini
kısmen göz ardı etmiştir ve “iş aracılığı ile ilâhî güce erişme”anlamına gelen
asketik öz eğitim eğilimi ona şüpheli gelmiş ve kilisesinde de bu hep geri
planda tutulmuştur. Asketik Protestanlığın belli başlı dört tarihi taşıyıcısı
vardır. Bunlar, Kalvinizm, Pietizm, Methodizm ve Baptist hareketlerden doğan
tarikatlardır. Kapitalizm’in en fazla geliştiği Hollanda, İngiltere, Fransa
gibi kültür düzeyi yüksek ülkelerde 16. ve 17. yüzyıllarda büyük siyasal ve
kültürel savaşımlar veren inanç Kalvinizm’dir.
Kalvinizm’e göre dünya yalnızca Tanrı’nın kendi şanına hizmet etmek için
belirlenmiştir. Hıristiyan kendine düştüğü kadarıyla Tanrı’nın emrini yerine
getirerek onun şanını arttırmak için çalışır. Fakat Tanrı, Hıristiyanın
toplumsal etkinlikleri, hayatın toplumsal biçiminin onun emrine uygun ve ona
göre düzenlenmiş olmasını, yani o amaca uygun olmasını ister[9].
Dünyevî
asketik Protestanlık, mülk sahibi olmanın verdiği doğal zevke var gücüyle karşı
çıkmış, tüketimi, özellikle lüks tüketimini sınırlamıştır. Buna karşılık mal
kazancını, psikolojik olarak geleneksel ahlakın yasaklarından kurtarmış, kazanç
mücadelesinin zincirlerini koparıp bunu yalnız yasal hale getirmekle kalmamış,
ayrıca doğrudan doğruya Tanrı’nın isteği olarak görmüştür. Bedensel zevklere ve
dünyevî mallara olan bağımlılığa karşı savaş, akılcı kazanca karşı bir savaşım
olmayıp, mülkün akıl dışı kullanımına karşı bir savaşımdır. Methodizm’in
kurucusu John Wesley’e göre din hem çalışkanlık hem de tutumluluk üretmek
zorundadır ve bunlar da ancak zenginliğe yol açar. Fakat zenginlik artınca,
bütün dallarında gurur, kızgınlık ve dünya sevgisi de artacaktır. Methodistler
her yerde çalışkan ve tutumlu olmuşlardır, bunun sonucu olarak da mülkleri
çoğalmıştır. Böylece bununla orantılı olarak gururları, kızgınlıkları, bedensel
ve dünyevî arzuları da artmıştır. Bu yüzden de dinin biçimi olduğu gibi
kalırken, rûhu yavaş yavaş yok olmuştur.
Wesley’in
burada dile getirdiği gibi ekonomik gelişim açısından önemleri en başta asketik
eğitsel etkilerinde yatan o güçlü dinî hareketlerin ekonomik etkileri, düzenli
olarak ilk önce saf dinî tutkuların doruk noktası aşıldıktan sonra açığa
çıkmıştır, tanrı krallığını arama savaşımı zamanla ölçülü bir meslekî erdeme
dönüşmüş, dinî kökler yavaş yavaş yok olmuş, yerini dünyevî faydacılığa
bırakmıştır[10]. Yani Weber’in de dediği
gibi Protestan ahlâkı kapitalizmi doğurmuş, ama kapitalist birikim Protestan
ahlâkını silerek tüm dünyayı etkisi altına alan önü alınmaz bir dünyevileşmenin ortaya çıkmasına sebep
olmuştur. Ortaya çıkan bu dünyevileşme hiçbir sınır tanımadan dünyada rızık
gaspından katliamlara, daha fazla kazanmak için silahlanma yarışlarından
savaşlara, kurgulanan terör olaylarından uluslar arası uyuşturucu pazarlarının
oluşmasına kadar akıl almaz olumsuzlukların doğmasına yol açmıştır.
Dünyevileşmekte sınır tanımayan bu anlayış yüzden kendi elindeki ile yetinmeyip
başkalarının elindekini gasp edenler sebebiyle günümüzde dünyada her üç buçuk
saniyede bir insan açlıktan ölmekte, buna yakın bir saniyede de gasp edenlerin
yaşadıkları Batı dünyasındaki insanla ise tokluktan yani fazla yemekten
ölmektedirler. Halbu ki denge dini İslam’ın ortaya koyduğu prensiplere ve
ilkelere uygun olarak “olanların olmayanlara verdiği” bir dünya kurulabilseydi
ne dünyevileşme olurdu, ne açlıktan ölenler ve ne de tokluktan ölenler.
.
[1] Matta 23: 24-28
[2] Geniş bilgi için bkz. Ali Erbaş, Hıristiyanlık’ta reform ve Protestanlık Tarihi, İstanbul 2004, 2008.
[3] Sabri F. Ülgener, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti) ts., Ankara, s. 28
[4] Sabri F. Ülgener, a.g.e., s. 28
[5] Sabri F. Ülgener, a.g.e., s. 28.
[6] Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Rûhu, Çev. Zeynep Aruoba, İstanbul 1985, s. 27-28.
[7] Weber, 31-32.
[8] Weber, 35.
[9] Weber, 86.
[10] Weber, 141-145.