|
ATATÜRK VE “MÜBAREKLER” |
Dr. Hasan
YAĞAR· |
Konumuz, başta Hüsnü Mübarek olmak
üzere şu anda topraklarında ayaklanma ve çatışmaların sürmekte olduğu diğer
Arap liderlerin sultasını sarsan sosyal hareketlerin tarihsel bir panoramasını
çizmek üzerine olacaktır. Bunun için de hepsini Hüsnü Mübarek’in Mübarek’iyle
nitelemiş olduk.
Aslında Osmanlı Devleti mülkünden
çok çirkin entrikalarla koparılarak harita üzerinde adeta cetvelle taksimatı
yapılmak suretiyle emperyalist devletlerin, kendilerine ram olmuş ve olacak
birilerine egemenlik(!) kurmak üzere peşkeş çektiği o bahtı kara topraklar
üzerinde konuşlandırılan malum devlet ve devletçiklere ait maceranın Tarihteki
başlama noktasına kadar giderek meseleyi anlatmaya çalışmanın, konuyu daha iyi
sunmaya yardımcı olacağını düşünüyoruz.
Bilindiği üzere, ilimden uzak
kaldığı için sanayileşme konusunda çağdaşlarıyla yarışı kaybeden Osmanlı
Devleti, 19.yüzyıla “Hasta Adam” olarak girmişti. Sıcak Sularda gözü olan
Rusya, bu durumu kaçırmak istemiyordu. Bunun için de; ırmakta, kuzunun
yukarısında su içen kurdun kuzuyu yemek bahanesi olarak uydurduğu “ sen suyu
bulandırdın” benzeri bir bahane aramaya başladı. Bu bahanesi de, Osmanlı
tebaası olup kendisi gibi Ortodoks olan halkı himaye etmek ve buna paralel
olarak bu açıdan kutsal sayılan beldeler üzerinde hak iddiasında bulunmak oldu.
Bu isteğini, İstanbul’daki elçisi
Aleksandr Mençikof vasıtasıyla Osmanlı hükümetine bildirdi. Bu isteğin
reddedilmesi üzerine, Mençikof geri çektirildi ve her hangi bir savaş ilanına
gerek duymayan pervasız Çar I.Nikola, 22 Haziran 1853’te Eflak ve Buğdan’ı Rus
kuvvetlerine işgal ettirdi. Osmanlı Devletinin protesto ve çekilme taleplerinin
reddedilmesi üzerine çıkan savaşta Osmanlı Devleti Balkanlar’da galip geldi ise
de; Batum’a yardım götüren Osmanlı donanması Sinop açıklarında Rus donanması
tarafından 30 Kasım 1853’te batırılınca konu, başta İngiltere olmak üzere
Batılıların huzurunu kaçırdı. Zira “Hasta Adam” yenilecek olup da Rusya Sıcak
Sulara inecek olursa Hindistan yolu kesilmiş olacağı gibi Afrika kıtası da Rus
egemenliğine girecekti. Oysa oralarda sömürgeleri vardı. Bu bakımdan, Çar
I.Nikola’nın daha önce yaptığı Osmanlıyı paylaşma teklifleri dahi hesaplarına
gelmediği için “Hasta Adam”dan yana çıkmayı kendi menfaatlerine daha uygun
bulan Batılılar Osmanlı safında yer aldılar. Bu vesileyle İngiltere ve Fransa
savaşa müdahale edince Rusya; Eflak ve Buğdan’dan çekilmek zorunda kaldı. Ancak
kesin sonuç alınamadı.
Rusya’yı kesin sonuca zorlamak üzere
20 Eylül 1854’te 30.000’i Fransız, 21.000’i İngiliz ve 60.000’i de Osmanlı
askeri olmak üzere 111.000 asker; 89’u savaş ve 267’si nakliye gemisi olan bir
donanmayla Kırım’a çıkarma yapıldı. Ancak savaş, umulandan uzun sürdü. Bunun
üzerine 1855 İlkbaharında 140.000 kişilik bir kuvvet daha çıkarıldı. Böylece
Rusya yenildi ve Çar I.Nikola kahrından öldü. Yerine II. Aleksandr geçti ve
barış istedi.
İşte 4 Ekim1853’te başlayıp 30 Mart
1856’da biten ve Tarihe, Kırım Harbi olarak geçen bu savaş, Osmanlı Devletini
maddedeten iyice çökertti. Zira savaş ortaklarından ciddi manada borç almıştı
ve hileye dayalı bu borcu ödemeye gücü yetmiyordu.
İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün de
doğum yılı olan 1881’de bu borçların ödenmesini planlamak üzere, tamamı
yabancılardan oluşan yedi kişilik bir “Düyun-u Umumiye” (Genel Borçlar)
komitesi kuruldu. Ve bu borçlara karşılık olarak Osmanlı Devletinin yer üstü ve
yer altı tüm servetlerine el konuldu. Böylece her zaman olduğu gibi, yine
dostane(!) davranmak suretiyle Osmanlı
Devletini kendilerine bağımlı kılarak, daha düne kadar önlerinde diz çöktükleri
bu devlete bir de Islahat Fermanı adı altında bir reform yaptırarak kendi
dindaşlarına küçümsenmeyecek haklar kazandırdılar. Kısacası, Rusların düşmanca
yapamadıklarını onlar dostça yaparak Hıristiyan tebaayı Müslüman nüfusla eşit
hale getirdiler. Böylece Osmanlı Devleti artık Batılıların güdümüne sokulmuş
oluyordu.
Bu hengâmeyle, “93 Harbi” diye
nitelenen 1878 tarihli Osmanlı-Rus Savaşı; I.ve II. Balkan Savaşlarını müteakip
I.Dünya Savaşı yıllarına intikal olundu. Bilindiği üzere, bu raddelerde
Avrupa’da devletler, özellikle ekonomik menfaatler bakımdan kamplaşmıştı.
Almanya ve Avusturya-Macaristan “İttifak Devletleri-Birleşik Devletler” adı
altında; İngiltere, Fransa ve Rusya da “İtilaf Devletleri-Bağlaşık
Devletler”adı altında bir araya gelmiş ve Sırplı bir suikastçının Avusturya
veliahdını öldürmesini bahane ederek savaşa girişmişlerdi.
Bu esnada İngiliz donanmasının takibinden kaçan Goben
ve Breslav adlı iki Alman deniz altısı Osmanlı Donanmasına sığındı. Osmanlı
devleti, sırasıyla bunlara Yavuz ve Midilli adını verdiğini ve artık bunların
Almanya ile bir ilişiklerinin kalmadığını ilan etti. İngiltere ise şimdilik
kaydıyla meseleyi geçiştirdi.
Ancak bu arada 02 Ağustos 1914 tarihli Osmanlı-Alman
Gizli Anlaşmasını istihbar etti. Üstüne üstlük 26 Ekim 1914’te Karadeniz’de
tatbikat emri alan Osmanlı donanmasına iştirak eden bu Alman gemileri Rusya
kıyılarını bombaladı. Hatta Yalta’da yedi Rus ticaret gemisi de batırıldı. Daha
başka zayiatlar da veren Osmanlı Devleti, belki Sinop saldırısının öcünü
almıştı ama hiç de gereği olmadığı halde, güya daha önce kaybettiği toprakları
geri kazanmak üzere bu savaşa girmiş oldu.
Osmanlı Devleti savaştığı cephelerin hemen tamamında
galip geldiği halde, sonradan savaş ortağı olan Bulgaristan’ın ateşkes ilan
etmesi üzerine Almanya ile irtibat kesildi ve buradan gelecek lojistik desteğin
yolu kapanmış oldu. Hem bu sebeple hem de Alman ordularının mağlup olması
üzerine o da mağlup olmuş oldu. Bunun üzerine kayıtsız şartsız teslim olmak
anlamına gelen 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalandı.
Adı ateşkes olmasına rağmen, galip devletler, bu
anlaşmayı adeta bir nihai anlaşma gibi kabul ederek Osmanlı topraklarını ve
stratejik mevkileri işgale başladılar. Bu sırada Irak ve Suriye cephesindeki
Yıldırım Ordular Grubunda yer alan 7.Ordunun komutanı bulunan Mustafa Kemal;
ordusunu, cebri yürüyüşle mütarekenin çizdiği sınırlara göre Osmanlı’da bırakılan
Adana Dörtyol’a (şimdi Hatay’a bağlı) intikal ettirerek, düşmana teslim
olunması gereken koordinatlar arasındaki yerlerden kurtardı ve oradan trenle
Haydarpaşa’ya intikal etti.
Atatürk’ün bundan sonraki icraatlarını anlatmama gerek
yok. Bu icraatları ilkokulu bitiren her vatandaşımız bilir. Yazımızın bu
noktasında, Atatürk’ün uzağı -hem de çok uzağı- görebilen dehasına değineceğiz.
Esasen yukarıdan beri kafaları yorup sabırları taşıran onca lafı bu dehayı
anlatmak için söylediğimizi de belirtelim.
Atatürk, Osmanlı Devletini paramparça edenlerin niyet
ve ihtiraslarını çok, ama çok iyi kavramıştı. Bunun için de onların asla bu
huylarından vazgeçmeyerek ileriki tarihlerde Türkiye Devleti üzerinde
oynayacakları oyunu iyiden iyiye tahmin etmiş ve onların bu yolda
başvuracakları desiselerinin odak noktasını çok arifane bir biçimde sezerek
onların yönetim biçimlerini; ileri kabul edilen dünyanın bu yöndeki gidişatını
da dikkate alarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti için peşinen Dünyaya deklare
etmek ve uygulamak suretiyle bir bakıma daha o gün onları mars etmişti.
Atatürk’ün Anadolu Yarımadasında kurduğu bu devleti Türkiye Cumhuriyeti Devleti
olarak adlandırması, ferasetinin dereceler üstü olarak uzağı çok önceden
görebilmesinin zirvesel bir göstergesi olsa gerek. Buna rağmen adamlar hâlâ sataşıyor değiller mi? Sanayiini insan öldürme
üzerine bina etmiş bu âlemden, her halde hayra alamet şeyler beklenecek değil.
Yukarıda da değinildiği üzere, Osmanlı Devletinin
Batılı çağdaşları, ilimde fevkalade mesafe kat ederek teknoloji sahasında
umulmadık icatlara imza atmışlardı. Bu cümleden olarak icat ettikleri motorun
yakıtı da Osmanlı topraklarında vardı. O halde her ne pahasına olursa olsun, bu
toprakların Osmanlı’dan koparılması lazımdı. Bunun için I.Dünya Savaşı sonunda,
haritaları önlerine koyarak cetvelle yaptıkları bir parselasyonla her bir
kabileye peşkeşte bulunmaya başladılar. Onlara tevdi ettikleri topraklardaki
petrolü de ancak kendileri yeryüzüne çıkarabileceklerdi. Öyle de yaptılar.
Zaten kendilerinin emrinde olan bu kabile reislerine bir de krallık payesi
verdiler. Buna ilave olarak, onları yakından izleyebilmek amacıyla bir de
kendilerinden olan birer ikişer zevce vermek suretiyle, eskiden vali ve ordular
göndermek suretiyle işlettikleri ve pahalıya mal olan sömürge sistemleri yerine
kendileri için daha ucuz olan böyle bir model geliştirdiler.
Başta, geçtiğimiz yıllarda bir bahane ile darmadağın
ettikleri Irak olmak üzere bu gün halkları direnişte bulunan Mısır, Libya,
Yemen, Tunus ve bu gibi hareketlere gebe olduğu muhtemel bulunan diğer bazı
emirlik ve krallıklar bu modele tabi beldelerdir.
Kanaatimize göre o gün için işlerine gelen bura
yöneticilerinin şimdilerde işleri bitmiş olmalı ki, onları alaşağı edip yerine
kendileri için daha uygun birilerini arar gibiler. Yoksa o topraklarda yaşayan
o insanların her hangi bir kışkırtma olmadan direnişe geçeceklerini sanmak saf
dillilik olur. Aynen Irak’ta olduğu gibi ora insanlarını da yekdiğerine
vurdurmak için satamadıkları silah ve mühimmatı o yolla tüketme, bu meşum
planın ilk basamağını oluşturan hamle kabul edilmelidir. Bunun sonrasında o
fakir ve biçare halk için sadra şifa olarak tezelden rasyonel bir sonuç
beklemek, ufukta gözüken bir şey değil. Bunun en yakın örneği Irak’tır. Bize
kalırsa oralarda kabile çatışmaları yapılmaktadır. Daha önce tezgâhlandığı
gibi, bu konuda el değiştirme söz konusudur. Nitekim Kaddafi, Libya’nın en
büyük kabile benim kabilemdir diyor ve burada yönetim benim hakkımdır demeye
getirdiği manevralar yapmaktadır. Bunun öteki toplumlar için de böyle olduğunu
var saymak akıldan uzak olmasa gerek.
Sonuç olarak dememiz şu ki, eğer merhum Atatürk o gün
Türkiye toplumuna kazandırdığı bu günkü yönetim biçimini kazandırmamış olsaydı,
bu gün güzelim Türkiye’nin oralardan farkı olmayacaktı. Buna rağmen aynı
adamların Türkiye üzerinde çıkarmakta oldukları fitne ve fesada bakılacak
olursa, bu gün Kuzey Afrika halkları için yarattıkları gırtlaklaşmanın daha
eşhedinin bizim için olmayacağını kimse söyleyemez.
Uzağı yani bu günü, daha o günden görebilen Atatürk;
bırakın padişahlığı, kendisine Halifelik dahi teklif edenlerin aklına şaştığını
belirterek, akıllıca olmayan o payeleri elinin tersiyle itmiş ve adeta aslanın
karnından çıkardığı Anadolu toprağı üzerinde biz yaşayanlara en ideal yönetim
şeklini altın tepsi içerisinde sunmuş ve akabinde daha yorgunluğunu atamadan
rahmeti Rahman’a uçmuştur.
Ama gerek o gün ve gerekse bu gün, gözleri hırs ve
ihtiras bürümüş olan ora halklarının güya liderliğine soyunmuş olanlar,
meselenin bir entrikadan ibaret olduğunu görememiş veya görmek istememiş
oldukları için bu gün insanlarını birbirlerine boğazlatmaktadır. Kendilerine
peşkeşte bulunanların yaptıklarının bir hileden ibaret olduğunu sezememiş ve
peşkeşçilerinin menfaatlerine alet olduklarını anlamak istemeyerek, daha düne
kadar kendilerine güllük gülistanlık bir yaşam sunan Osmanlı himayesini
ihtiraslarına kurban etmekten asla çekinmemişlerdir. Buna rağmen din kardeşliğimizi de -bana göre-
kerhen dile getirmekten o gün de bu gün de geri durmamışlardır. Ne hazindir ki
bu bedbahtlar, Atatürk’ün tamamen Kur’ân’î olan Cumhurî yönetim şeklini ve keza Kur’ân’i olup ve “dinde hür irade” esasına dayanan ve sadece adı Avrupaî olan laiklik ilkesini dinsizlik addetmişlerdir. Hâlbuki İlahî en son mesaj olan Kur’ân, cehalet ehli üzerine
pislikten başka hiçbir şeyin İlahî reva olmadığını
haber vermektedir.
Unutulmamalıdır ki, aileleri ve toplumları akil
adamlar esenlikle, cahil ve muhteris adamlar ise kepazelikle hem hal ederler.
Dua edelim ki bizler bir Akil Adam’ın sayesinde bu gün o kötülükleri
yaşamıyoruz. O ulu insan için Allah’tan cennet diliyoruz. Ruhu şad olsun.