|
Prof. Dr. Ramazan Abacı |
AKIL KÂRI OLMAYAN
İŞLER
|
Eğer yaşadıklarımı baştan yaşama şansım olsaydı, beni eşsiz kılan şeyleri daha erken
yaşlarda keşfedip bunları kendime ve çevreme tek tek ifade etmek isterdim...
Yaşadıklarımda daha fazla kontrolüm olabileceği gerçeğini bir an bile aklımdan çıkarmazdım...
Aklımın gösterdiği yolu yadsımadan duygularıma daha tutkuyla bağlanırdım.
Son olarak, bu seyahatte yaşamınızı daha da anlamlı kılabilmeniz ve benimle birlikte
yaşamla dans etmeniz için, sizi de yanıma almayı isterdim... R.A.
Aklın gücü ve etkililiği ile ilgili `ezberimiz` oldukça güçlüdür. Deyimler repertuarımızda “akılcı” olmayı “akıllılık” olarak gören pek çok ifadeler vardır. Akıllı ol, aklını kullan, akılsızlık yapma, akıl baliğ olmak, akıl dağıtılırken sen nerdeydin, akıllara ziyan, akıl vermek gibi... Verilmek istenen mesaj açık: Doğru yolu bulmak istiyorsan duygularını işe bulaştırmadan aklınla hareket etmelisin. Ancak, olaylar gösteriyor ki; akılcı olmak her zaman doğru bir tercih olmayabiliyor. Bazen akılcı olmak bizi yaşamda, yanlış uygulamalara, kararlara ve yollara saptırabiliyor. Çoğu kez enine boyuna düşünülmüş kararlara rağmen “boşa” düştüğümüz olmuştur. Aldığı kararlarla kendinin, ailesinin, şirketinin hatta bir ülkenin yıllarının boşa geçmesine neden olan insanlar eminim ki çok akıllıca davranmışlardı! Söylemek istediğim şey şu; aklınıza o kadar güvenmeyin. Karar alırken duygularınızı da hesaba katın. Akıl çok çabuk yanılabilir. Aklin ifritleri bizi tuzaklarına düşürebilir. Nasıl mı? Lütfen okumaya devam edin!
Belki de “yarına kalma” isteğinden ve duruma uyum sağlamak için zaman zaman mantıksız da olsa, isteklerimize mantıklı ve makul haklı göstericiler üretme çabasına gireriz. Bunda da başarısız olduğumuz söylenemez! Uçaktan ya da gemiden korkan bir yolcu genellikle uçaktan ya da gemiden inmez ve biz her zaman başkalarına gereğinden fazla ilgi gösterdiğini düşündüğümüz aşıkla ilişkimizi koparmayız. Bu kez birey zamanla olmasını istediği duruma makul “haklı göstericiler” bulma arayışına girer. Bulur da.
Aklın İfritleri: Mezarlıktan Geçerken Islık Çalanlar
Aklımız gerçeği algılamakta çok da masum değildir. Akıl, ister doğasında var olan “yarına kalma” isteğinden ister “sosyal istenirlik” gerçeğinden dolayı, gerçeği yok sayabilir ya da çarpıtabilir. Yolda yürürken kötü bir şey görürüz kafamızı çeviririz, bir filimde korku sahnesinde yüzümüzü kapatırız ya da gecenin ilerleyen bir saatinde yalnız başımıza mezarlıktan geçerken korktuğumuzu (kendimize) belli etmemek için ıslık çalarak geçeriz. Aklın gerçekleri bastırması yok sayması elbette bunlarla sınırlı değildir. Akıl benliği tehdit edebilecek olayları yok sayabilir, bastırabilir ya da çarpıtabilir.
Aslında bu kadar gerçekleri saptırmaya meyilli, algıda bu kadar hile kullanan aklımıza güvenen kelime dağarcığında “akıllı ol, aklınla hareket et” gibi kelimelerin anlamını doğru sayan insanlara hep şaşırmışımdır.
Benim buradaki amacım akla hiç güvenilmeyeceğini kanıtlamak değil elbet. Akıl birçok harika özelliklerle donatılmıştır. Ancak tarafsızlık ona ait erdemlerden biri asla değildir. Özellikle bireyin benlik saygısı söz konusu ise. Akıl öz-benliği koruma adına bireyin kendisiyle uyumlu olduğunu kanıtlamak adına kesinlikle taraf olup gerçeği farklı gösterebilir. Bunun da günlük yaşamımızda onlarca örneği vardır.
Akıl Aldatır
Gerçek, benliğimizi tehdit edecek nitelikte ise savunma mekanizmalarının teselli edici kollarına düşeriz. Çoğu psikolog savunma sağladığı yarardan dolayı savunma mekanizmalarını belli bir düzeyde kullanmayı hoş görmüştür. Ancak, savunma mekanizmaları da gerekçe ne olursa olsun bir akıl tutulmasıdır, dikkate yönelik aklın hileleridir. Savunma mekanizmalarıyla akıl bizi aldatır. Savunma mekanizmaları aklın bize gerçeği farklı gösterme biçimi değil midir? Freud savunma mekanizmalarından bir anlamda “bastırma”yı; gerçeği farkındalıktan uzak tutma olarak yani unuttuğunu unutmak olarak tanımlamıştır. “İnkâr” gerçeği olduğundan farklı görmektir. Diğer savunma mekanizması olan “yansıtma”, yine akıl tutulmasına bir örnektir. Erkek bir kızı çok sever, değişik nedenlerden dolayı kızı sevdiği gerçeği benliğini rahatsız eder ve bu gerçeği kıza yükler: “Bak bugün kırmızı giymiş gördünüz mü, demek ki beni seviyor” der. Erkek bir kızla evlenmek ister, kız onu reddeder, “iyi ki evlenmemişim evlenseydim O’da ileri de annesi gibi şişman olacaktı” der. Aklın savunma mekanizması aracılığıyla gerçeklere kepenk indirmesi örnekleri uzar gider.
Çoğunlukla sınırlı ve taraf tutan aklımızı; gerçeğin dekoderi olarak görüp yaşamın şifrelerini çözebileceğimizi düşünürüz. Bu da aklın önemli aldatma yollarındandır. Gerçek, benlik saygımıza zarar verecek nitelikteyse güvendiğimiz akıl devreye girer kanal değiştirir, görüntümüzün ayarlarıyla oynar ya da gerek görürse gerçeği karıncalı gösterir.
Önemli Olan İnsanın İçinin Temiz Olmasıdır
Son zamanlarda bazı psikologlar bireyin kendini diğer bireylerden daha iyi konumda olduğunu düşünmesi ve buna yönelik önyargılar geliştirmesi eğiliminde olduğundan söz ederler. Özellikle sosyal karşılaştırmaların fazla olduğu ortamlarda birey arzu edilen, kontrol edilebilen ve kanıtlanma olasılığı düşük özellikleri kendinde varmış gibi düşünür. “benim içim temiz” diyen bireye tersini kanıtlamak oldukça zordur. Bu durumun kendisinde olduğuna birey inanır.
Aslında bireylerin kendilerine ilişkin pozitif bakış açısı geliştirme eğiliminde olması
öz-aldatmayı şaşırtıcı olmaktan çıkarır.
Öz-aldatma dürüst ancak oldukça pozitif bir öz-sunum biçimini ifade etmektedir. Burada aklın kendine yönelik bir pozitif ayrımcılığı ve kendi tarafını tutması söz konusudur. Kısacası; akıl çok masum değildir, şu veya bu sebepten dolayı bizleri aldatır.
Akıllara Ziyan İşler: Elazığ İki Atar
Psikoloji alanında eskiden beri tartışılan konulardan birisi de; davranışlar mı duygulardan önce gelir ya da duygular mı davranışlardan. Kaçtığınız için mi korkarsınız yoksa korktuğunuz için mi kaçarsınız? Bir başka tartışma da, duygular mı düşünceyi yönlendirir düşünce mi duyguları. Aklın objektifliğine inananlar doğal olarak bu tartışmada aklın önceliğini yeğlemişlerdir. Ancak,aklımızın da bizi yanıltabileceği gerçeğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
Aslında bu durum yıllarca benim kafamı kurcalayan bir sorundu. İnsanlar neden inanmak istedikleri şeyi mantıksal gerekçelerle abartılı savunurlar?
1980’li yılların başı. Yer: Ankara İnönü diğer adıyla Cebeci stadyumu. İçeride, ikinci lig takımlarından Şekerspor-Elazığ arasındaki maç oynanıyor. Dışarıda, stat kapılarının açılmasını bekleyen “beleşçiler” (o yıllarda ikinci ligde stat kapıları ikinci yarıda açılır ve içeri izleyiciler ücretsiz girerdi) stadın kapılarının ikinci yarı için açılmasını
bekliyordu. Dışarıdaki beleşçilerden biri, oynanan maçtaki takımlardan biri olan Elazığspor’u o kadar göklere çıkarıyor ki anlattığı sanki Real Madrid futbol takımı da, biz şimdiye kadar farkına varamamışız! “… Elazığ’da öyle bir santrafor var ki Derwall görmesin. Hemen milli takıma alır (o günlerde Derwall hem Galatasaray’ın hem de milli takımın hocasıydı). Hele bir orta saha oyuncu var anlatamam. Bakın buraya yazıyorum seneye Barselona’da göreceksiniz O’nu” diyerek Elazığspor’un gücünü anlatmaya çalışıyordu. Anlatan kişinin nakaratı da; “Elazığ iki basar” dı. Elazığspor’la ilgili her futbolcuyu dünya starı yaptıktan sonra “…bakın göreceksiniz Elazığ Şeker’e (Şekerspor)
iki basar” diyordu. Bu arada maç içeride de devam ediyordu.
Y. Lisans yaptığım yıllarda tez konumu henüz belirleyememiştim. Hocamız Niyazi
Karasar; “araştırma konusu gelip sizi bulur” demişti ama hiçbir konu beni bulamamış, ben de “bari ben o’nu bulayım” diye değişik arayışlar içine girmiştim. Bu amaçla değişik “tip”leri, değişik gurupları gözlemliyordum. Özellikle at yarışı oynayan yaşlı insanlar ve Ankara Cebeci(İnönü) stadında maçın ikinci yarısını bekleyen işsizler grubu dikkatimi çekiyordu. Cebeci stadına gelen bu insanlar genelde o yıllardaki futbolla ilgili tek müşterek bahis oyunu olan sportoto oynayıp maçın, oynadıkları takımın lehine bitmesine şahitlik etmek için gelirlerdi. Ayrıca, genelde, işsiz oldukları için de hoşça vakit geçirmiş olurlardı.
Benim ilgimi çeken şey; o insanların galip geleceğini düşündükleri (ya da sportoto
da üzerine oynadıkları) takımı, inanılmaz şekilde savunma biçimleriydi.
Yukarıda anlattığım futbol maçının ikinci yarısına kapılar biz “beleşçiler” için açılınca ben de girdim. İlk yarı 3-0’dı. İkinci yarı iki gol daha. Maç 5-0 bitti. Ama Şekerspor’un lehine. Soru şuydu; bu kadar fark yiyebilen bir takımı hem Elazığlı olmaması ve taraftarı olmamasına rağmen, sırf spor-totoda Elazığspor’a oynadı diye insan niye göklere çıkarabilir?
Yıllarca bu sorunun yanıtını aradım. Ta ki Kanadalı iki psikologun benzer araştırmasını okuyana dek. Bu iki araştırmacı hipodroma giden insanlar üzerine yaptığı çalışmada çok ilginç yargıya varmıştı; bu insanlar müşterek bahis oynadıktan sonra oynadıkları atın kazanma olasılığına bahse girmeden öncekine oranla daha fazla güveniyorlardı. Şüphesiz bu insanlar bu ata güveniyorlar diye atın kazanma olasılığı artmıyordu. Hangi atın kazanacağı konusundaki bu dramatik değişimin sebebi ise; kendi durumunu haklı gösterme çabasının sonucu ortaya çıkan “tutarlılık” psikolojisinin dayanılmaz gücüydü.
“Yarına kalabilmenin önemli bir özelliği olan tutarlı olma durumu sadece hipodrom
değil; Cebeci stadındaki müdavimler için de geçerliydi ve psikologlar öteden beri tutarlılık ilkesinin insanı yönetme gücünün farkındaydılar. Robert Cialdini buna, “Aklın İfritleri” adını vermişti.
Bu durum sadece müşterek bahisçiler için mi geçerli? Sorusunun yanıtını düşünmeden önce başımdan geçen şu olayı dinlemenizde yarar olduğunu düşünüyorum.
Akıllı bira şişeleri
Öğrencilik yıllarımda Ankara’da bir evde kalıyorum. Bir alt kattaki ev sahibesi orta yaşta bir bayan. Bu bayanın aklımda kalan iki özelliğinden birisi sürekli beni apartman yöneticisine şikâyet ediyor olması (diğer özelliği; aybaşından bir gün önce, “yarın aybaşı” diye hatırlatması. Sesli takvim ya da çalar takvim diyordum kendilerine). Şikâyet sebebi, benim içtiğim bira şişelerini ve sigara küllerini onun balkonuna atmam. Benim böyle bir şey yapma olasılığım yok. Çünkü;
1- Ben bira içmem,
2- Sigara kullanmıyorum ve
3- Bira şişelerini onun balkonuna atarsam, şişeler o yükseklikten onun balkonuna düşünce kırılır.
Sonuç: Anne kendi oğlunun bunu gizlice yaptığını kabul etmemek için uydurduğu
bu saçma varsayıma kendisi de inanıyordu.
Akıllı Kadın Aldatılmaz!..
Bu duruma uygun başka bir örnek daha vermek istiyorum.
Tanıdığım bir bayan; kocasının aldattığını 4-5 farklı kaynaktan öğrenince kocasıyla konuşmaya karar verdi. Durumu benimle paylaştığı için kocasıyla konuştuktan sonra bana gelip;
“Aldatmıyormuş” dedi.
“Nasıl öğrendin?” diye sordum.
“Ben öğrenmedim. O bana yemin etti!” dedi.
Tutarlı olabilmek için olması gerekli durumu kabul etti.
Bir başka örnek; Bir bayan kocasına “beni aldatıyor musun” diye sordu.
Kocası “aldatsam niye sana söyleyeyim ki” diye cevap verdi.
Kadın; “ben de inanmamıştım zaten söylenilenlere” dedi!
Bu olaydan çıkarılacak sonuç;
1-Adam karısına bir başka kadınla birlikte olduğunu söylese zaten aldatma olmaz!
2-Karısı tutarlılık ilkesiyle inanmak istediği şeye hemen inandı.
Aslında bizler bir seçim yaptığımızda ya da karar verdiğimizde bu yönde davranma eğilimindeyizdir. Bu eğilim geçmişten kazandıklarımızdan ya da toplumsal beklentilerden olabilir. Her nedenden dolayı olursa olsun; bizler, kendimizi tutarlı olmak zorunda hissederiz. Bu durum çoğu toplumda olduğu gibi bizim toplumda da erdemlik belirtisidir. Hipodromdaki insanlar, üç beş saniye önce kararsızken hangi ata oynayacaklarına karar verdikten sonra, hatırı sayılır oranda oynadıkları atın kazanacağına inanmaya başladılar. Yani bir anlamda akıl hilelerine başvurdular. Bu kararın ardında tutarlı olma gereksinimi yatmaktadır. Ev sahibem, çocuğunun kendi istemediği davranışları yapmayacağına inandığı için, kadın kendisinin aldatılmaması gerektiğine inandığı için düşünceleriyle eylemleri tutarlı hale getirmeye çalıştılar. Böylelikle “iç tutarlılıkları” zarar görmemiş oldu. Peki, bu kadar mantıksal gerekçelere sahip olmalarına rağmen “akıl” bu insanları yanıltmadı mı?
Tekrar etmekte yarar var: Akıl Aldatır...O zaman kritik soru şu: karar alırken aklımızın bizi yanıltma olasılığı var ise hangi özelliklerimize güvenip karar alacağız. Bu sorunun yanıtını bir sonraki sayıya bırakmaya ne dersiniz?