|
ÜLKEMİZDEKİ CAMİ EFLASYONU VE
CEMAAT EROZYONU
|

Dr. Hasan YAĞAR
(E)1.Sınıf Emniyet Müdürü |
Hasbelkader bu yazımızda dile getireceklerimiz, biricik Türkiye’de enteresan bir hızla seyreden cami inşası ve tefrişinin tenkidiyle ilgili olacağı için, bura müdavimlerinin zihninde hakkımda oluşabilecek şüpheleri peşinen gidermek sadedinde arz etmeliyim ki; bendeniz, cami ve secde ile barışık biri olarak ve ciddi bir engel olmadığı takdirde böyle bir mekânda Ulu Rahman’a niyazda bulunan ve O’nun, ebedi hayatta bu aciz bendesini nar-ı cahimden âzâd edecek rahmet ve şefaati konusunda ciddi tereddüt yaşayan bir kulum.
Kısacası ben de buralar müdavimi sayılırım. İşte bu sebep ve saye ile buralarda muttali olduğum ve naçizane olarak İslam ve ibadet konusunda yaptığım araştırmalarla tezat teşkil eden bazı uygulamaların aynı cümleden olarak- Kur’ân’ın temel kavramlarından biri olan akıl ve izanla, dolayısıyla dinimizle ters düşen ve bu bakımdan da dimağımızı ve ruhumuzu taciz eden bu uygulamalar hakkında bu yazıyı yazma cesareti göstermiş bulunuyorum.
Her müslümanın bildiği veya bileceği üzere cami; cem eden, yani bir araya toplayan demektir. Keza bilindiği üzere her toplanmanın veya toplatılmanın mutlak surette amaçlanan bir hedefi vardır. Hiç şüphesiz camilerin de böyle bir gayesi vardır. Büyük Atatürk’ün bir Çarşamba günü Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde minberde halka yaptığı hitabında da dile getirdiği üzere camiler, sadece insanların yekdiğerinin yüzüne bakmak ve namaz kılıp gitmek için inşa edilmiş yapılar asla değildir. Buralar da başta din konuları olmak üzere birer eğitim kurumu niteliğinde olmak üzere hayata geçirilmiş mekânlardır.
Ama bendenizin âcizane kanaati oldur ki bu mekânlar, bu hedef ve gayeden oldukça uzak olan bir aktivite içinde bulunmaktadır. Gerçekten de Balıkesir Hutbesi’nde dile getirilen hal ve hareket, aynıyla devam etmektedir. Sokakta tanışanların selamlaşma ve hal hatır sorması dışında kimsenin kimseyle ilgilendiği pek yok. Oysa en ilk günkü cami ve bunu o döneme yakın zamanda takip eden camiler böyle değildi. Cemaat yekdiğerinin haliyle hemhal ve derdiyle hemdert olmaktaydı. Bunun içindir ki “Cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha efdal olduğu” vurgulanmıştır. Bu ilke günümüzün de bir sloganıdır ama içi boşaltılmıştır. Yani mesele laftan ibaret hale getirilmiştir.
Söylemek zorundayım ki bu mekânlar bu sebeple cemaat yetiştirememektedir. Oysa camilerin varlık sebebi aynı zamanda cemaat yetiştirmektir. Kısacası camiler sadece secdegâh değildir. Aşağıda vereceğim bazı rakamlar, cami-cemaat ilişkisi bakımından, sanıyorum bu iddiamızı teyit edecektir. Bakınız, özellikle vaazların olmadığı camilerde imam-hatip olan zat, mihrap önüne koyduğu bir rahle üzerinde okuduğu Arapça orijinal ayetlerin her nedense mealini cemaate asla anlatmamaktadır. Oysa cemaate yarayacak olan budur. Cemaatin ekserisi de zannediyorum sırf bu sebeple, yani anlamadığı için ve affa mazhar olarak söyleyecek olursak denebilir ki “koyunun kaval dinlediği gibi” ve bazen de kendi aralarında konuşarak okunanı güya dinlemekteler. Hâlbuki Kur’ân’ı dinlemek Kur’ân’î bir zorunluluktur. Sebebiyse anlamak ve uygulamaktır. Ama cemaat, okunanın manasını-dil sebebiyle- bilmediği ve dolaysıyla anlayamadığı için bu faaliyetten asla yararlanamamaktadır. Durum bu olunca da cami ve dolayısıyla cemaat yekdiğerinden kopmuş olmaktadır.
Oysa camilerin fonksiyonu cemaate yön vermek olmalıdır. Camilerin varlık sebebi sadece secdegah değildir. Dinimize göre temiz olan her yer secdegahtır. Yüce Yaratıcıya sırf dua etmek için özel bir mekâna, yani mabede gerek olmadığı anlaşılmaktadır. Zira Kur’ân’da asla mabet lafzı geçmediği halde, tam ondört sûrede secde zorunluluğu ifade eden ayetler vardır.
Esasen Cuma ve Bayram Namazları ile senede otuz gün Teravih Namazı dışında camilerimizin ciddi manada cemaat topladığı zaten söz konusu değildir. Her hangi bir Vakit Namazında, kabre merdiven dayamış insanların dışında sayıları bir elin parmak sayısını aşmayan gençlerin tek tük olarak cemaat arasında göze çarptığı müşahede edilmektedir. Bu demektir ki biricik Türkiye’de, maalesef, cemaat yetiştirilememiş ve dahi yetiştirilemiyorken her ne hikmetse ha bire cami inşa edilmektedir. Zannediyorum hemen her mahalle veya semtte 50 metre arayı a aşmayan mesafelerde cami veya mescit inşa edilmiştir. Ve halen de inşa edilmektedir. Ve dahi bunun için cemaatten yardım toplanırken de “Allah’ın Evi”tabiri kullanılmaktadır ki, kanaatimce bu her bakımdan sakınca ifade etmektedir. Zira Allah’ın mekândan münezzeh olduğu, daha çocukluk yaşlarından itibaren ebeveynlerin evladına telkin ettiği dinî ilk telkinlerden biri ve en önemlisidir. Bu arada, camilerin; bir adı da Allah’ın Evi anlamında olarak Beytullah olan Kâbe’nin birer şubesi olduğu hakkındaki telkinlerin, cemaat üzerinde manevi bir esin yaratmaya yönelik bir çaba olduğu zehabı ağırlık basmaktadır. Eğer öyle olsaydı camilerin aynı zamanda birer kıblegah olması gerekmez miydi? Bunu, İlk Öğretim 3.sınıf öğrencisi olan torunum Doruk Baran bana sorduğunda izah etmede bocaladığımı itiraf etmeliyim. Demek ki mevcut aktivite; bırakın genç dimağları, çocuk dimağların dahi zihnini allak bullak eder bir mahiyet arz etmektedir. Öyle ise mevcut aktivite mutlaka gözden ve elden geçirilmelidir. Bunun da, Atatürk’ün, banisi bulunduğu Türkiye Cumhuriyetinin en ilk kuruluşlarından biri olan ve yıllık bütçesi sekiz bakanlık veya 22 üniversite bütçesine denk olduğu birçok kayıtta yer bulan Diyanet İşleri Başkanlığının yapması gerektiği izah götürmeyecek kadar açık ve seçiktir.
Türkiye toplumunun İslamiyeti kabulleri, günümüzden yaklaşık bin küsür yıl önceye uzanan Karahanlılar dönemine dayanmaktadır. O günden bu güne, dualarımız da dâhil olmak üzere dinî her türlü öğreti maalesef toplumun kendi dilinde olmamıştır. Bu da halkın safsata ve hurafeye saplanmasına sebep olmuştur. Unutmayalım ki Avrupa’da Rönesans, İncil’in halkın diline çevrilmesi sayesinde olmuştur. Zira Kitabı Mukaddes’in Yeni Ahit bölümünü oluşturan İncillerin aslını içeren orijinal İncil Hz. İsa’ya Âramice inmiştir. Daha sonra her dört İncil’in tamamı Grekçeye çevrilmiştir. Bu İnciller yaklaşık üç asır sonra da Saint Jerom (ölm.420) tarafından Latinceye çevrildi. Ve Latince, İncil’in kutsal dili olarak egemenlik kurdu. İncil’in, üçüncü kutsal dili sayılan Latinceden halkın konuştuğu dillere çevrilmesine ise Kilise karşı çıkmıştır.
İncil’i halk dillerinden birine, Almancaya ilk çeviren, reformcu din bilgini Luther (ölm.1546) oldu. Aynı zamanda güzel sanatlar, hukuk ve ilahiyat eğitimi alan Luther, Kiliseye ve Papaya bu tercüme ile savaşı başlatmıştı. Bizzat Luther’in de ifade ettiği gibi, yapılan tercümenin anlamı, Kilise otoritesinin yerine İlahi Kitabın otoritesi egemen kılınmaktaydı. Bu sayede halk İncil’in içeriğine vakıf olmuş ve böylece engizisyon ve endülüjansın ocağına İncil yerine incir dikilmiş oldu. Ve Avrupa’da Reform ve Rönesans bu sayede neşvünema buldu.
Kanaatimce bu örnekten de hareketle, genelde Müslüman dünya, özelde de Türkiye, Kur’ân’ın açık ve ısrarlı talebini de dikkate alarak ve tezelden olmak üzere Kur’ân’ı anlayarak okuma seferberliğini başlatmalıdır. Bunun yegâne merkezleri de, başta camiler olmak üzere sayısı 3852’ye ulaştığı anlaşılan ve denetimi Diyanet İşleri Başkanlığı uhdesinde bulunan Kur’ân Kurslarıdır. Ama ne gezer. Kuran kurslarına devam eden çocuklardan öğrenildiğine göre, hâlâ Arapçada ısrar edilmektedir. Aynen camilerde de olduğu gibi. Peki, ne olacak bu insanların hali? Okunan anlaşılamadığı sebebiyledir ki, bir dünyalı kitabı olsun diye vahyedilen bu İlahî Mesaj mezarlıklarda okunmak suretiyle bir ölüler kitabı haline getirilmiş bulunmaktadır. Örneğin Yasin Suresinin bizzat beyanı ile bu surenin yaşayanlar için olduğu ayan beyan ortadayken, bilinmedik bir dille okutma ve hatmettirme sayesinde (!) özellikle bu sure ölüler suresi haline sokulmuştur. Oysa bu memlekette din sahasında hizmet verenlerin sayısının 90.000 olduğu ciddi kaynaklarda yer bulmuş durumdadır. Ve buna rağmen cami cemaatleri Kelam-ı Kadim’den bihaber olarak yaşamaktadır. Peki, bu cemaat erozyonu değilse nedir? Kısacası biricik Türkiye’de cemaatsiz camiler inşa edilmektedir. Ben çok yakından biliyorum ki, Anadolu’nun birçok köy ve mezralarında görevlendirilen ve maaşı en az -gecesi gündüzü belli olmayan ve Emniyet Teşkilatının omurgasını oluşturan Polis Memuru kadar olan cami imam-hatipleri, sadece Cuma günleri yarım saatliğine camiye gelerek diğer günlerde keyiflerince gezip tozmaktalar. Bu camilere bir çeki düzen verme niyetinde olan Diyanet İşleri eski başkanı Sayın Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun ne yazık ki görev ömrü buna yetmedi.
Bu hususta bazı istatistikî bilgiler vererek bu söylediklerimiz konusundaki haklılığımızı sayın okuyucularımızın takdirlerine sunmak istiyorum: Yukarıda değinildiği üzere din görevlilerinin sayısı 90.000 olarak kayıtlarda yer almaktadır. Buna karşın hekim sayısı 77.000 olarak tespit edilmiştir.
Buna paralel olarak Kütüphane sayısı 1435 iken, Kur’ân Kursu sayısının 3852 olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, okul sayısı 67.000; hastane sayısı 1220; Aile Sağlık Merkezi (ASM) 6.330; cami sayısının 2011 itibariyle 110.000 olduğu gözlenmektedir. Bu duruma göre 60.000 kişiye bir hastane düşerken, namaz kılsın veya kılmasın 350 kişiye bir cami düşmektedir. Almanya için yapılan bir araştırmada kütüphane sayısının 11.000 olduğu ve dernek olarak 1 adet opera; 11 adet bale; 10 adet heykelcilik; 18 adet resim; 18 adet sinema ve 38 tane de tiyatro konusunda dernek bulunduğu tespit edilmiştir. Yurdumuzda yukarıdakilerin esamisi okunmuyorken 35.000 cami inşa etme ve yaşatma derneğinin bulunduğu yazıya geçirilmiş bulunmaktadır. Cidden rakam fevkalade dikkat çekicidir. Cami inşa ve yaşatma konusunda bunca emek verildiği halde bu camileri şereflendirecek cemaatin inşası için bunun çeyreğinin çeyreği mesabesinde hiçbir çabanın bulunmayışı neden dikkat çekmez bilinmemektedir.
Hele son zamanlarda seccadeli halı ile cami tefrişleri iyiden iyiye dikkat çekmektedir. Hem de birkaç sene de bir yenilenmek şekliyle! Hemen her Cuma ve her bayramda cami için yardımlar toplanmaktadır. Oysa hakkında para toplanan caminin alt katı dükkânlarla doludur ve bu dükkânların kirası da tas tamam o camiye aittir. Gerçekten anlamak zor. Burada amacımız asla itham değildir. Ancak mevcut durum, cemaatin birçok ferdi gibi bendenizin de dikkatini çekmekte, ne var ki meseleyi anlamada zorluk yaşamaktayım.
Sözün başında da söylendiği üzere camilerin rasyonel varlığı konusunda bir musalli olarak asla bir rahatsızlığım yoktur ve olamaz da. Ancak konu irrasyonel olarak seyretmekte olduğundan ve dahi kendileri için inşa edilen ve cemaat tabir edilen insanlar buna paralel olarak inşa edilmemektedir. İşte bendenizin derdi bu noktada terakim etmektedir. Yukarıda da değinildiği üzere cami, cem eden, yani bir araya toplayan demektir. Bir cami ki sadece haftada bire ve senede iki sefere münhasır olarak nev’i şahsına münhasır olarak fonksiyon icra ediyorsa buna göre tavır takınmalı ve AVM’lere benzer bir şekille dizayn edilmeli ve buralardaki her türlü hitap cemaatin yeniden inşasına yönelik olmalıdır diye düşünüyoruz. Aksi takdirde birer eğitim kurumu niteliği de taşıyan camilerden beklenen veya bu mekânların hedef ve amacı olan sonuca ulaşmak asla mümkün olmaz. Sürc-i lisan ettikse affola.
Kaynakça
ATAY, Hüseyin; Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe meali. 2) ÖZTÜRK, Y.Nuri; Maun Suresi Böyle Buyurdu, Yeni Boyut, 6.Baskı, İstanbul-2011.