Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Türkiye ve Mıknatıs

          Konuyla ilgilenenlerin bildiği üzere; mıknatısın, doku itibariyle bir homojeniteye  sahip olduğu söz konusudur. Yine bilineceği üzere mıknatısta bir (+) bir de (-) kutup (uç) vardır. Ve bir mıknatıs çubuğunu neresinden keserseniz kesin, asla bu özelliği yok edemezsiniz. Her bir kesmeden sonra ortaya çıkan bölüm/ parça yine aynı özelliği gösterir. Bu tür bir ameliye ile istediğiniz çalışmayı istediğiniz her hangi bir sayıda yapın bu özelliği yok edemezsiniz.

            Şimdi buraya nereden ve neden gelmiş olduk. Naçizane olarak anlatmaya gayret edeyim: Efendim altmışlı yılların ortalarından itibaren devlet kapısına intisap ettiğim günden itibaren tanık olduğum bir ihanet cephesi var ki milleti bölüp parçalamak için farklı görüntü ve görünümlerle ortaya çıkarak ha bire fitne ve fesat çıkarmayı ve buradan nemalanmayı meslek edinmiştir. Vakti zamanında ve dahi bu gün bile ansiklopedik bilgilerle meşgul edilen ve dahi aldatılan halkımıza ve bunların istikbali omuzlayacak evlatlarına hayatın gerçekleri anlatılamadığı içindir ki bu zalimler (Zalim: Yoğun anlam kısmıyla, zulmet yani karanlıkla iştigal etmek suretiyle muhataplarına her türlü kötülüğü reva gören sinsi kişi) esas amaçlarını ilke veya ideal adını verdikleri yapay bir sisle örtebilmişler ve bu gün de örtme çabaları sarf etmekteler.

            Bir zamanlar Türkiye cumhuru sağcı-solcu diye bölünmeye çalışıldı ama amaca ulaşılamadı. Çünkü cumhurda mıknatıs özelliği var. Bir başka zamanda Alevi-Sünni diye bölüp parçalamaya çalıştılar, yapamadılar. Çünkü Türkiye cumhurunda mıknatıs özelliği var. Şimdilerde de Türk-Kürt diye bölmeye çalışılmakta yine yapamıyorlar- ki yapamayacaklar- çünkü cumhurda mıknatıs özelliği var.

            Nasıl yapacaklar. Türkiye cumhurunun Meclisi bir, mezarlıkları bir, şehitlikleri bir, camileri bir, okulları bir, ezanları bir, selamı bir, merhabası bir, kıblesi bir, köyü bir, kenti bir, mesiresi bir, plajı bir, treni bir, otobüsü bir, dolmuşu ve taksisi bir, çarşısı bir, pazarı bir. Hatta meyhanesi, birahanesi ve meşk hanesi bir. Diyoruz ki; muhterem efendiler, bu birleri saymakla bitiremezsiniz. Peki, buna rağmen abesinizle hâlâ iştigal edecek misiniz?

            A birader elin adamı yer küreyi bırakmış uzayla uğraşırken bizi ne diye meşgul edersiniz. Geliniz bu onulmaz derdinizden vazgeçin. Vazgeçin de başta siz huzur bulun. Ondan sonra da cumhur rahata kavuşsun. Kavuşsun da istikbale emek sarf etme fırsatı bulsun. Sizler hâlâ misyonerlerin piyonu olma gafletinden uyanmayacak mısınız? Unutmayınız ki özü gaflet ve aymazlık olan bu sevda, vakti zamanında, koskoca bir imparatorluğu Tarihe tevdi etti. Etti etmesine de ne hazindir ki Onun boşalttığı yerde kanve ateş var. Bundan farklı bir şey bekleyemezsiniz. Çünkü bizleri ilimden uzaklaştırıp hurafeyle baş başa bırakanlar, ilim yaparak teknolojilerini geliştirdiler. Bu teknolojilerinin ürünü olan silahlarını satacak pazarlar oluşturmak için akla hayale gelmez entrikalarını uygulamaya başladılar. Buna devam da etmekteler. Onlar sizlerin sayesinde cumhurun mecrasını değiştirdiler ve halen de değiştirmekteler. Peki, bu uyku o kadar tatlımıdır ki bir türlü uyanmak istemiyorsunuz. Sizler galiba Son Vatan Türkiye’deki mülkünüz ve memaliğiniz kadar buralısınız. Zira bu tavrın başka türlü bir izahını yapmak maalesef mümkün gözükmemektedir.

            A mübarekler, sizler cumhurun Kitabı, giyim-kuşamı ve kendilerine özgü yaşam tarzlarıyla uğraşacağınıza, bizlerle birlikte yer kürede yaşayanlara bir baksanıza! Onlar ne ile meşguller, sizler ve sizlerin sayesinde maalesef bizler nelerle uğraşmaktayız. Efendim bu, asla tesadüf değil. Bu, birilerinin amacı olsa gerek. Bu memleketin düşmanları, geçmişte kendileri için piyonlar buluyorlardı. Ant olsun ki bugün de bulmaktalar. Zira kaleler hep içten fetholunmaktadır da ondan. Bu hususta sadece araçlar değişmiş, ancak teknik ve taktikler güne adapte edilmiştir o kadar. Gerisi lafı güzaf olsa gerek.

            Bu memlekette yenilikler peşinde koşan insanlarımıza kulplar takılmakta olması bir tesadüf olabilir mi? Örneğin din konusunda yenilik getirenlere derhal zındıklık yaftası yapıştırılmaktadır. Zira bu konudaki oyunlar bozulmaktadır da ondan. Yoksa kime ne? Her kes düşünce ve edebe uygun sözünde özgür değil midir ki bu hezeyanlar kusulmaktadır. Olmaz. Çünkü bir hayat kitabı olup toplum için iyilik ve güzelliklerin ana hatlarıyla, zararlıların kırmızıçizgilerini içeren en son İlâhî Mesajı toplumun anlayacağı şekilde anlatıp, yazıp-çizip ve gerçekleri bu sayede gün yüzüne çıkardığınız zaman; sakalı, tespihi ve takkesiyle halkı iğfal ve ifsat edenlerin işi bitecek de ondan. Hemen burada şu parantezi açarak demeliyim ki, bu kisvelere sahip gerçek müminleri yerden göğe tenzih etmek bir görevden öte helalinden olarak gıpta ile söylediğimiz bir haklarıdır. Onlara can-ı gönülden selam olsun. Ancak söz konusu ettiğimiz bu güruh bir zamanlar, günah diyerek bu milletin kız evladını ilim ve irfandan uzak tutmayı bu sayede yapmadılar mı? 2013 Yılı Üniversitelere girme barajını içeren sınavda birincilerin hep kızlarımızdan oluşuyor olması zannederim bu güruhun mutlaka kemiklerini sızlatıp ruhlarını taciz etmiştir. Kaldı ki bir şeyin günah olup olmadığının Kur’ân’da yer bulması zorunluluğu yok mudur? Ama millet Kur’ân’ı anlamadık bir dilde okumaya çalıştığı için bu zavallıların hezeyanlarını Kur’ânî zannettiler. Bakınız bu konuda bizzat tanık olduğum bir garabeti arz edeyim: Şimdilerde Karkaya barajı altında kalan ve yenisi sil baştan kurulan köyüm olan Hacımehmetli köyünde (Elazığ-Baskil), köyün hemen yanı başında istemediğiniz kadar boş yer varken, 1940’larda bu köye İlkokul açıldığında bu güruhun hezeyanları sebebiyle bu ilim ve irfana yol gösterecek yapı, köy mezarlığının da ötesinde ve köye 1 Km. uzaklıkta inşa olunmuştu. Neden biliyor musunuz? Şayet köyün çocukları İnkılâp Harfleriyle öğrenime başlarlarsa millettin başına mutlaka İlâhî bir bela gelirmiş. Meseleyi anlıyor musunuz? O tarihteki köy halkı okuryazar olmayıp Kur’ân’ı da Arapça okuduğu için bu zavallıların dediklerine maalesef uyar olmuşlardır. Merhum Atatürk’ün büyük bir emekle meallendirdiği Kur’ân nüshaları ise “Kur’ân’ın Türkçesi olmaz” yaveleriyle halktan uzak tutulabilmişti. Aksi takdirde hegemonyaları sona erecekti de ondan. Sevgili dostlar, böyle bir cehaleti ithal etmeye kalksanız vallahi gücünüz yetmez.

            Peki, bunlar bunu yaparken,  bunlara mürteci/gerici diyenler, çok iyi şeyler mi yaptılar dersiniz. Asla. Bunlar da kendilerine yakıştırdıkları ilerici/ devrimci payesi ile milletin başına musallat ettikleri safsatalar çerçevesinde kendilerince en iyi yaptıkları cümlesinden olarak milletin dilini param parça ettiler. Bakınız, hemen her eğitim kurumunun belli köşelerine konması, zorunluluk içeren prensibe bağlı olarak asılan Gençliğe Hitabe ve İstiklal Marşı metinlerindeki çok büyük anlamı olan bazı kelimelerin içeriğini, bırakın genç nesli, onları oraya asanlar ve dahi bu metinleri hazırlayanlar dahi maalesef bilmemekteler. Mesela asıl Hitabe’de yer alan “dalalet” sözcüğü “delalet” olarak yazılmış durumdadır. Hâlbuki bu sözcükler taban tabana birbirlerinin zıddını içermekteler. Zira dalalet, sapkınlığa düşmek, azmak, hak ve hakikatten ayrılmak ve dahi şaşkınlığa düşmek anlamlarını içermekte iken; delalet, rehber olmak, yol göstermek, kılavuzluk ve dahi doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek anlamını taşımaktadır. Hadi buyurun izah edebilirseniz edin. Yine Hitabe’nin Atatürk’ün dilinde olarak orijinalinde yer alan “…dâhili ve harici bedhahların olacaktır.” ifadesini Allah aşkına hangi genç anlayabilir durumdadır. Oysa Atatürk rahmet-i Rahman’a uçalı, bugünkü tarih itibariyle sadece 75 yıl olmuş. Bir de bu işlere bu tarihten çok önce başlandığını dikkate alacak olursanız bu işin ne derce ciddiyet arz ettiğini daha iyi anlarsınız. İşin ilginç tarafı ise tüm bu snopluğun Atatürkçülük adına yapılıyor olmasıdır. Zaten bu kılıflama olmasa başka türlü nasıl yapacaklardı ki! Peki, bu ciddi bir ihtiyaç mıydı? Asla.

            Diyoruz ki madem bu metinlerin asılması bir gereksinim ise-ki öyle- o halde içine edilen Atatürk Türkçesi yerine, bari gençlerin anlayacağı dile çevirin de öylece asın. Her iki örneği karşılaştıracak olursak diyebiliriz ki, Kur’ân’ı anlamadık bir dille okuma ile Hitabe’nin omurgasını oluşturan beyanları anlamadan okumak arasında ne fark ola ki! Şimdi biliyor ve düşünüyorum ki birileri; mutlaka, bu beyefendi Kur’ân ile Hitabe’yi bir tutmuş diyecek veya en azından zihninden geçirecektir. Hâşâ! Asla öyle değil. Önemine binaen birer örneklemeden başka hiçbir niyetimiz yoktur, olamaz da. Hiçbir zaman kaynağı hangi Beşer olursa olsun onun beyanı ile kaynağı İlâhî vahye dayalı Hz. Kur’ân’ı eş tutmayı küfür addederiz. Ama değerlerimizin bilincinde olmayı da yeğleriz. Aksi halde bu yöntemlerle uyutma sürdürülür.

            Uzun sözün kısası şu ki, Atatürk’ten sonra meydanı boş bulup fırsat kollayanlar bu milleti biri birlerine düşürüp keyif çatmak istediler ama şükürler olsun ki “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” misali hesapları tutmadı. Dileriz akıllar hiç olmazsa bundan sonra başlara devşirilir de bu ve benzeri abeslerle iştigal olunmaz. Başlıktaki hatırlatmayı bir daha yaparak sözü bitiriyoruz: Türkiye bir mıknatıs çubuğu gibidir. Bölemezsiniz! Bilmem yanılıyor muyum?