Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Lozan Antlaşması ve Günümüz Haçlı Seferleri

LOZAN ANTLAŞMASI VE GÜNÜMÜZ HAÇLI SEFERLERİ

 

 

image001

Dr. Hasan Yağar

(E) 1.Sınıf Emniyet Müdürü

İnkılap Tarihi ve Sosyal Bilimler Doktoru

Cumhuriyet neslinin malumu olduğu üzere 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması T.C.Devletinin tapusu niteliğindedir. Aynı zamanda I.Dünya savaşı galiplerinin bir bakıma mecburen hep birlikte imzaladıkları uluslar arası bir tapu senedidir. Buna rağmen bu antlaşmayı her ne hikmetse hâlâ hazmetmek istemeyen, imza sahiplerinin torunları cümlesinden olarak ve haçlı seferi diyebileceğimiz nitelikte olmak üzere son günlerde Ermeni Diasporasının emellerine alet olan bazı simaların bulunuyor olması bizi ta o günlere götürdü. Bu sebeple bu antlaşmanın öncesini özetleyerek sözü devam etmemiz gerekmektedir.

Konuyla ilgilenen herkesin bildiği gibi, I. Dünya Savaşı sonunda, galip gelen İtilaf Devletleri, yendikleri İttifak Devletleri’ni bazı barış antlaşmalarını imzalamaya mecbur bıraktılar. Bu cümleden olarak: a) Almanya ile Versay (28 Haziran 1919). b) Bulgaristan ile Nöyi (27 Kasım1919). c) Avusturya ile Sen-Germen ( 10 Eylül 1919). d) Macaristan ile Trianon (4 Haziran 1920) antlaşmalarını imzaladılar. Hemen burada şunu kaydedelim ki, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu antlaşmaları, ikinci bir savaşın ön hazırlığı olarak nitelemişti. Çok kısa bir zaman sonra başlayan II. Dünya savaşı, Atatürk’ün ne denli uzak görüşlü olduğunu ispat etmiştir.

1920 yazına gelindiğinde, I.Dünya Savaşı’nın galipleri, yenik devletlerle yukarıdaki gibi hesaplarını bitirmiş ve sıra Osmanlı Devletine gelmişti.

Bunun için de 18 Nisan 1920’de San-Remo’da bir konferans toplayarak Osmanlı Devletinin hesabını ne şekilde halledeceklerinin kararını aldılar. Bunun için Osmanlı Heyetini 22 Nisan 1920’de Paris’te toplanacak konferansa davet ettiler. Söz konusu konferans Paris’in 3 Km. batısındaki Sevr (Sévres) banliyösünde bulunan Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique, Müze Nasyonal dö Seramik) yani Milli Seramik Müzesi olarak dilimize çevrilebilir bir müzede konferansı topladılar.

Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa başkanlığında bir heyetle davete icabet etti. Ahmet Tevfik Paşa, 433 maddeden ibaret antlaşma taslağında yer alan şartların “bir devlet kavramıyla bağdaşır olmadığını” bildirerek görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine dayatmacı devletler, İzmir’de bulunan Yunan kuvvetlerini 21 Haziran’da Anadolu içlerine doğru harekâta geçirerek Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya’yı işgal ettirerek Osmanlı devletini görüşmeye zorladılar. Bu kötü durum karşısında, 22 Haziran’da toplanan Saltanat Şurası, sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında olmak üzere, eski milli eğitim bakanı Bağdatlı Mehmet Hadi Paşa, eski Danıştay başkanı Rıza Tevfik Bey ile Bern büyükelçisi Reşat Halis Bey’den oluşan bir heyetin Paris’e gitmesine karar verdi. Söz konusu heyet, yapılan görüşmelerden sonra 10 Ağustos 1920’de bu fevkalade kötü metni imzaladı. TBMM Hükümetinin buna tepkisi çok sert oldu. Bu antlaşmanın yok hükmünde olduğunu dünyaya ilan ettiği gibi, imzayı koyan heyet, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkûm edilerek vatan haini ilan edildi.

Anadolu Direnişi devam etmekte olduğundan, sadece Yunanistan Meclisinde onaylanan Sevr Antlaşması bir taslak halinde kaldı. Anadolu Direnişi’nin zaferle sonuçlanması üzerine de uygulanmaya konulamadı.

TBMM ordularının, bir İngiliz ileri harekâtı niteliğinde olan Yunan kuvvetlerini Dumlupınar’da mağlup etmesi üzerine, Yunan delegasyonunun katılmasına müsaade edilmeyen ve görüşmeleri 03 Ekim’de başlayan Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı (11 Ekim 1922). Bu imzadan sonra İtilaf devletleri 28 Ekim 1922’de TBMM Hükümetini Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler.

Söz konusu konferansa başbakan Rauf Orbay katılmak istemiş ise de; Mustafa Kemal, İsmet Paşa’yı Dışişleri Bakanlığına atayarak, Lozan’a gidecek heyetin başına getirdi.

Ancak İtilaf Devletleri İstanbul Hükümetini de konferansa çağırdı. Bu çağrı, TBMM Hükümeti ile İstanbul Hükümetini karşı karşıya getirdi. İstanbul Hükümetinin konferansa katılmada ısrarlı olması üzerine, başkaca çare bulamayan TBMM Hükümeti, Meclisi toplayarak Saltanatın kaldırılmasını kararlaştırdı (1 Kasım 1922). Bunun üzerine padişah Vahdettin, sağanak halindeki bir yağmur altında İngiliz Malaya zırhlısına iltica ederek San-Remo’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. Böylece bu engel de aşılmış oldu.

Konferansa katılmak üzere görevlendirilen heyetin takip edeceği yol haritası özet olarak şöylece belirlenmişti:

  • Misak-ı Milliyi gerçekleştirmek.

  • İtilaf devletlerince Ermenilere vaat edilen Anadolu’da bir ermeni devletinin kurulması vaadini boşa çıkararak böyle bir girişimi engellemek.

  • Kapitülasyonları kaldırmak.

  • Yunanistan ile Batı Trakya, Ege adaları, nüfus değişimi ve savaş tazminatını halletmek.

  • Avrupa devletleriyle ekonomik, siyasal ve hukuksal sorunları çözüme kavuşturmak.

  • Ermeni yurdu ve kapitülasyonlar konusunda antlaşma olmadığı takdirde görüşmeleri kesmek.

Heyetimiz, sadece, Anadolu’ya saldıran Yunanistan’la değil, I. Dünya Savaşına katılan ve Osmanlı Devletini mağlup eden tüm devletlerle hesaplaştı. Bu cümleden olarak Osmanlı borçları, Yunan sınırı, Boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun uzadıya görüşmeler yapıldı.

Özellikle İstanbul’un derhal boşaltılması ve kapitülasyonlar konusunda anlaşma sağlanamayınca görüşmeler 04 Şubat 1923’te kesildi. Bunun üzerine Mareşal Gazi Mustafa Kemal, TBMM ordularına “Savaş Hazırlan!” emri verdi. Sovyetler Birliği de eğer savaş olursa Türkiye yanında yer alacağını ilan etti. Anadolu’da bulunan Musevi Cemaati ve Hahambaşı Hayım Nahum Efendi de TBMM Hükümetini destekler mahiyette arabulucu rolü oynadılar.

Yeni bir savaşı ve kendi kamuoyunun tepkisini göze alamayan İtilaf Devletleri TBMM Heyetini tekrar Lozan’a çağırdı. Görüşmeler 23 Nisan 1923’te tekrar başladı. Devam eden görüşmeler sonunda 24 Temmuz 1923 günü İsmet Paşa’ya sunulan altın uçlu bir dolma kalemle söz konusu antlaşma imzalandı.

Taraf ülke temsilcilerince imzalanan Barış Antlaşması metni, ülkeleri Meclislerinde görüşülmeye başlandı:

 1) 23 Ağustos 1923’te TBMM,

 2) 25 Ağustos 1923’te Yunanistan,

3) 24 Mart 1924’te İtalya,

 4) 15 Mayıs 1924’te Japonya,

5) 16 Temmuz 1924’te de İngiltere tarafından kabul edildi.

Bu kabullere dair belgeler, resmen Paris’e iletildikten sonra 06 Ağustos 1924 tarihinde Lozan Barış Antlaşması böylece ve tüm dünya kamuoyunun malumu olarak yürürlüğe girdi.

Yürürlüğe girdi girmesine de, her ne hikmetse, ikiyüzlü değil, çok yüzlü Batılıların bazıları tarafından hâlâ eski hegemonyaları cümlesinden olarak adeta böyle bir antlaşma yokmuş gibi davranmaktalar. Yukarıda da kısmen değinildiği üzere Ermeni Meselesi halledilmiş olmasına rağmen başta güya dinî lider olan Papa Hazretleri ve hele bir de I.Dünya Savaşında müttefikimiz olan Almanya tarafından neidüğü belli olmayan soy kırım konusunda arz-ı endam etmekteler. Bu Ermeni soykırım iddiaları ile ilgili olarak bu dergimizin bir önceki sayısında bir yazımız yer almış bulunmaktadır. Burada da kısmen değinilecek olursa denebilir ki, “Soy Kırım”, bir soyu yok etmek, yeryüzünden ve tarihten silmek anlamındadır. Hâlbuki Osmanlının yaptığı, yine bu ağababalarının tahrik, teşvik ve dahi vaatlerine kanarak Devlete başkaldırma ve cephe gerisini tehlikeye sokma gibi bir risk yaratıldığı için o malum nüfus, yer değiştirmeye tabi tutulmuştur. Sormak lazım değil midir ki, neden 1915’e kadar böyle bir şey yokken ve kendileri için Devletin, Millet-i Sadıka (Sadakatte Samimi Millet) tabiri kullanılan bu insanlar, 1915’te soy kırıma tabi tutulsun. Başta ağababaları olmak üzere tüm dünya bilmelidir ki bu insanların kanına girenler yine bu çok yüzlülerdir. Kendilerince çıkarılan I.Dünya savaşı sebebiyle bilhassa Balkanlar’dan sürgün edilen günahsız insanımız olmak üzere, yaklaşık dört milyon insanımızın hayata veda etmesini acaba bu hümanist beyefendiler nasıl izah edecekler. Hele bir de çok uzaklardan gelip, bir de yanlarına kısmen dindaşlarımızı da alarak Çanakkale’de çeyrek milyon insanımızı hemen hayatlarının baharında ve okul çağında olmalarına rağmen bu şer odaklarının emellerini engellemek için şahadet şerbetini içme zorunda kalanlarımızın hesabını kim verecek.

Bu çok yüzlülerin emellerini anladık da, bizden toprak ve savaş tazminatı istemekte olan Diasporanın (Ermeni Kopuntusunun) emellerine hizmet etmek gafletinde bulunan “yerli hain kopuntuya” ne demek lazım. Zira İstanbul Kadıköy’de bir avuç ta olsalar, insanı kahreden o gösteri, çokyüzlü Batılılarınkinden daha da kahredici olmuştur. Yüce Yaratıcının bunlara akıl ve izan bahşetmesini dilemekten başka ne diyebiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini köşeye sıkıştırmaya çalışan bu çok yüzlü haçlıların ataları galiba daha samimiydiler. Zira boyunlarına istavroz/Haç takarak kendilerini belli etmek suretiyle ortalıkta arzı endam etmiş ve neticede derslerini alıp gerisin geri kiliselerine avdet etmişlerdi. Ama şimdikileri bu samimiyetten de uzak olarak, tarihleri boyunca adaletten asla ayrılmayan bir millete fevkalade sinsi desiselerle saldırmaktalar. Bunlar, asla atalarından ne daha akıllı ne de daha cesurlar. Varsın böyle olsun. İş olacağına varır. Ancak bizdeki kopuntular mide bulandırmaktalar o kadar.

En Son Söz:

Ne acıdır ki, Ulu Tanrı bu Milleti; dostunu, düşmanından seçmek zorunda bırakmıştır. Madem böyle, o halde hep birlikte müteyakkız/duyarlı olmalıyız. Bunun başka bir reçetesi olmasa gerek. Ta ki “Türkiye Cumhuriyeti Arabası” tepeyi aşıncaya kadar.

Bu emel ve amaçta olacak herkese selam olsun.

 Kaynakça: Özellikli bilgiler, İnternet Vikiped Özgür Ansiklopedi sitesinden alınmıştır.