Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Kefaretle İlgili Kur’an Hükümleri ve Oruç İçin Öngörülen “Altmış Bir” Uygulaması

polis_dergi_aralik_2013_int_026 polis_dergi_aralik_2013_int_027 polis_dergi_aralik_2013_int_028          Öncelikle kefaret kavramının anlamına bakmanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Bu kavramın orijinal yazılışı keffâret şeklinde olup dilimize kefaret olarak ve kolayca söylenen bu şekli geçmiş bulunmaktadır. Anlamı ise günahı örten şey demektir. Bu hususta fikir beyan eden İslam bilimcileri; kefaretin, kul için hem bir ibadet hem de bir uyarıcı ve dolayısıyla bir ceza olduğu hakkında fikir birliği içerisinde bulunmaktadırlar. Hatta Mâide Suresinin 95. Ayet maline göre kefaret hakkında: “yapılanın vebalini tatmak” şeklinde İlâhî bir yaklaşımın söz konusu olduğu gözlenmektedir.

          Kur’ân’da sözü geçen kefaretler beş adet olup, peşinen söylemek gerekirse, oruç için öngörülmekte olan  “altmış bir” uygulaması bunların içerisinde yoktur. Yani bu uygulama, Kur’ân’da yer almamaktadır. Yukarıda da değinildiği üzere bir ceza niteliğinde olan kefaretin oruç için ön görüleninin Kur’ân’da yer almıyor olması cidden zihinleri karıştırıcı niteliktedir. Pozitif hukukun ön gördüğü “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi, Kur’ân’ın da arka çıktığı bir ilkedir. Kaldı ki Yüce Allah, Kamer Suresinin 22. ayetinde : “Andolsun biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan.” diye hitapta bulunmaktadır. Diğer taraftan İsrâSuresinin 9. Ayetinde ise Yüce Allah: “Gerçekten bu Kur’ân en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”şeklinde haber vermektedir. Aşağıda detayına ineceğimiz söz konusu meselenin, bu hükümler çerçevesinde ele alınmasının zaruretten öte bir şey olduğu birçok araştırmacı tarafından kabul gören bir husustur. Zira inanç ve bu bağlamda ibadet sahiplerine belli bir zümrenin mesnetsiz olarak bazı yaptırımları ön görmeleri, Kur’ân’ın yoğun olarak dile getirdiği aklın kullanılması ihtarına taban tabana zıtlık arz etmektedir.

          Yukarıda sayısını beş olarak verdiğimiz kefaretleri sıralayacak olursak:

1)    Zıhar kefareti

2)     Öldürme kefareti

3)     Yemin Kefareti

4)     Hac esnasında ihramlıyken avlanmanın kefareti

5)     Keza hac esnasında ihramlı iken tıraş olmanın kefareti olarak karşımıza çıkmakta olup, yukarıda da değinildiği üzere bunlar arasında “altmış bir” kefareti veya oruç bozmanın kefareti şeklinde herhangi bir kefaret karşımıza çıkmamaktadır. Şimdi bunları sırasıyla izah edecek olursak:

1)    Zıhar Kefareti:  Bu husus, Mücadile/Mücadele Suresinin 2, 3 ve 4.ayetlerinde yer almış bulunmaktadır. İslam öncesinde “Cahiliye Dönemi” olarak nitelenen dönemde poligami egemen olup kadın bir meta gibi alınıp satılmaktaydı. Birçok eşe sahip olan erkek, her hangi bir karısı için şöyle bir cezalandırma yapabiliyordu: Artık yaşlanarak pörsümüş her hangi bir karısı için, o kişinin kendisine cinsel ilişki bakımından ilelebet mahremiyeti olan bir kadına, örneğin anasına veya kız kardeşine benzetme yaparak ve “sen bana anam gibisin” demek suretiyle, eş olmaktan başka hiç bir güvencesi bulunmayan bir halde o karısını adeta bir kedi gibi sokağa salıyordu. İşte bu duruma maruz kalan bir kadının giderek bu durumunu Hz. Peygamber’e arz etmesi üzerine yukarıda değindiğimiz Mücadile/Mücadele Suresinin söz konusu ayetleri indi. Bu ayetler hükmüne göre o ve onun gibi davranan herhangi bir koca aşağıda yer vereceğimiz kefareti/cezayı yerine getirmediği sürece bir daha o eşine cinsel anlamda yaklaşamadığı gibi bir daha böyle bir uygulamadan da men ediliyordu.

Bu kefaret veya ceza: a) Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak b) Bu mümkün olmadığı takdirde ara vermeksizin iki ay peş peşe oruç tutmak c) Bunu da yapamazsa altmış fakiri sabahlı-akşamlı doyurmak şeklindedir. Bilineceği üzere bu kefaret maalesef aynıyla oruç bozanlar için de öngörülmektedir.

                    Oysa dinde zorlama olamayacağı hakkındaki Bakara Suresinin 256. Ayetinin meali şöyledir: “Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâ-ğuta (Tâ-ğut: zulüm ve küfürde ileri gitmek, kibir ve gaflete kapılarak haddi aşmak) sırt dönüp Allah’a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir” Şimdi bu açık ve net ayet hükmüne rağmen öngörülen “altmış bir” uygulamasının dinde zorlama olup olmadığını bilmem tartışmak isteyen birileri olur mu? Kaldı ki bu ön görü sadece bir gün oruç bozanlar içindir. Hâlbuki inançlı insanların zihninde: “Ya iki gün veya daha fazla olursa o zaman ne olacak?” sualleri dolaşıp durmaktadır. Oruçla ilgili hükümler Bakara Suresinin 183,184,185 ve 187. Ayetlerinde çok açık ve net olarak ortaya konmuş olup kefaretle ilgili hiçbir yaklaşım yoktur. Buna rağmen kefaret öngörüsünde bulunmak kanımca Kur’ân adına bühtanda bulunmak olur. Neden hâlâ Müslümanların Kur’ân’ın Arapçasını okumalarının tavsiye edildiği anlaşılır gibidir. Bu konuyu Kitab-ı Sünne ve Uzun Günlerde Ruze/Oruç adlı eserlerinde detaylıca irdeleyen Musa Carullah Bigiyev, şu anda Diyanet İşleri Başkanı bulunan Prof.Dr. Mehmet Görmez’in tercümesiyle okuyucunun faydalanmasına sunulan Kitâbu’s Sünne adlı esereinin 141. sayfasında: “Binaenaleyh, hadlerde ve kefaretlerde kıyasa itibar edilmez” yorumunda bulunmuştur ki esasen doğru olan da budur. Zira bireysel konular için kefaret öngören Kur’ân, tüm inanç sahiplerini ilgilendiren oruç gibi bir ibadet için de şayet gerekli görseydi böyle bir hüküm koyardı. Konmadığına göre her halde fazla söze yer bırakmamış olsa gerek. “Altmış Bir” için dayanak gösterilen, ancak doğruluğu hakkında ciddi tartışmalar bulunan bir Hadis’e dayanarak böyle bir öngörüde bulunmak; Yüce Yaratıcının güvendiği kula bir güvensizlik anlamına gelir ki; bu, en hafifinden abesle iştigal olur.

2)Öldürme Kefareti: Bu kefaret, bir Müslüman’ı veya vatandaş sıfatındaki Ehlikitap’tan birini yanlışlıkla öldüren kişinin ödeyeceği kefarettir. Böyle bir durumda, öldüren, öldürülenin ailesine “diyet”(Diyet: İşlenen fiile karşılık ödenen mal veya para)   ödeme dışında: a)Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturur. Bunu yapamazsa b) Ara vermeden iki ay oruç tutar (Bkz. Nisa Suresi 92.ayet).

3)Yemin Kefareti: Yeminini bozan kişinin ödemesi gereken kefarettir. Bunun kefareti:

a) O kişinin ailesine yedirdiği türden yemekle on yoksulu doyurmak b)Veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak c) Bunlara imkân bulamayan üç gün oruç tutar. Bkz. Maide Suresi 89.ayet)

          4)Hac Esnasında ihramlıyken Avlanmanın Kefareti: İhramlıyken bir av hayvanını öldüren kişi kefaret olarak şöyle yükümlü tutulmuştur: a) Öldürülen hayvana denk bir kurban kesecek. Bu kurban iki adil hakem tarafından belirlenir ve Kâbe’de kesilir. b) Bunu yapamayan o kurban etinin doyuracağı insan sayısınca yoksulu doyurur. c) Veya kurbanın kıymeti para olarak takdir edilerek bununla yiyecek alınıp her fakire yaklaşık 3 Kğ. düşecek şekilde dağıtılır. d) Bunu yapamayan yukarıdaki hesaba göre her fakire düşen miktar için bir gün olmak üzere oruç tutar. Bu duruma göre tutulacak oruç için gün sayısı sabit olmayıp değişkendir.(Bkz.Maide Suresi 95,96.ayetler)

5)İhramlı İken Tıraş Olmanın Kefareti: Bu kefaret, hac sırasında ihramlı iken tıraş olmak zorunda kalanlar için ön görülen kefarettir. Bu kefaret: a) Harem bölgesi dışından gelenlere mahsus olarak 3 günü hac sırasında, 7 günü de hacdan sonra olmak üzere on gün oruç tutmak. b) Kurban kesmek c) Veya birkaç fakiri doyurmak şeklindedir. Konu hakkındaki Bakara Suresinin 196. Ayet hükmüne göre bunlardan herhangi birini icra serbestîsi söz konusudur.

Bunların dışında Kur’ân’da her hangi bir kefaret söz konusu değildir. Görünen o ki, bu konuda Yaratıcı ile yaratılmış arasına birilerinin girmesi kalın çizgilerle men edilmiş gözükmektedir. Zira Yüce Allah kuluna şah damarından daha yakın olduğunu haber vermektedir. Şah damarı ile tenin arasına “beşer” denen varlığın girmesi acaba nasıl mümkün olur diye sormak lazım. Herkesin inancı kendi iradesine bağlıdır. Bunun varlığını veya yokluğunu şayet varsa derecesini ölçmeye yarayacak “İMANOMETRE” ise daha piyasaya çıkmadı. Kaldı ki böyle abes bir görev, hiç bir peygambere dahi verilmemiştir. Aynı zamanda ruhbanlık, yani inanç ve ibadet bekçiliği, Yüce İslâm’ın reddettiği bir kurumdur.

Her kesin inanç ve ibadetini, o kişinin idrak ve iradesine bırakarak şu veya bu şekilde şek ve şüpheye sevk edici yaklaşımlara yer vermeksizin, olduğu gibi kabul edenlere selam olsun.

KAYNAKÇA:

1)    Muhtelif, Kur’ân Meal Kitapları

2)    Musa Carullah Bigiyev; Kitabu’s Sünne. Çeviri: Mehmet Görmez; Kur’ân Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım, Kitâbu’s Sünne, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2009.

3)    Musa Carullah Bigiyev, Uzun Günlerde Ruze. “Uzun Günlerde Oruç” adıyla çeviren: Doç. Dr. Abdullah Kahraman, İz Yayıncılık, İstanbul,2009.