Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Işid Terör Örgütü ve Düşündürdükleri

 image002

Bilindiği üzere bu simge çok iddialı bir açılımı içermektedir: Irak- Şam- İslam Devleti. Bu örgütün ortaya çıktığı zamana ve gidiş istikametine bakıldığında öyle benzeri diğer örgütlerle kıyaslanmaması gerektiğini apaçık belli etmektedir.

Dikkat edilecek olursa isminin baş harfine Irak’ın ilk harfini koymuş ve bu ülkenin başkentine de 50 km. mesafeye yaklaşmış durumdadır. İsminin ikinci harfine de Osmanlı egemenliği döneminde Bilad-ı Şam olarak nitelenen ve Irak topraklarıyla Akdeniz kıyıları arasında yer alan şimdiki diğer devletler topraklarını ifade etmekte kullanılan bu ismin ikinci kelimesi olan Şam kelimesinin ilk harfini koymuş ve oluşumu da bu topraklarda oluşmuştur. Bu demektir ki, bir tarafı Irak, diğer tarafı şimdiki Suriye topraklarını da kapsayacak şekilde Akdeniz kıyılarına dayanan topraklarda egemen olmak istemektedir. Nitekim Rakka’da bayraklı-sancaklı halifelik ilan ederek Ebu Bekir Bağdadi diye bir zatı da, dünyaya halife olarak lanse etmiştir. Ramazan ayının ilk cumasında Musul gibi büyük bir kentin en büyük camiinde aynı kişi hutbe okumuştur ki eskiden olduğu gibi hutbe, bir egemenlik göstergesidir. Yaptığı gövde gösterisinde bir de füzelere sahip olduğu anlaşılmaktadır ki bu durum, meselenin vahamet derecesini göstermektedir. Bu son manzara, IŞİD’in ciddi destek sahibi olduğunun sinyalleri olsa gerek.

Anlayabildiğim kadarıyla mevcut görünümü, öyle insanların kafasını koparıp onlarla top oynama sevdasında olan diğer İslami (!) örgütlerden çok farklı plan ve idealleri olduğunu gösteriyor gibidir. Kısacası büyük bir ideal ve iddia peşindedir. Oluştuğu veya oluşturulduğu yer ve zaman, bu meselenin hafife alınmaması gerektiğinin görüntülerini vermektedir. 12000’lere varan örgüt elemanlarının 3000’lik bir kısmı gönüllü ve paralı olmak üzere ciddi performansa sahip silah ve savaş mafyasının profesyonel bireylerinden oluştuğu, yansıyan haberler arasında yer almaktadır. Çok hızlı hareket etiğine bakıldığında ise arkasında yabana atılamayacak derecede bir lojistik destekçilerinin var olduğu, saha uzmanlarının beyanlarından anlaşılmaktadır.

Stratejik birer meta olan petrol ve su gibi noktalara ise fevkalade bilinçle yönelmiş durumdadır.

Kendini göstermekte olduğu saha, Batılıların eskiden beri ve her fırsatta çomak soktukları bir bölge olup, oralarda yerleşik bulunan insanların kafası baştan aşağı etnik veya mezhepsel bakımdan iyiden iyiye karışıktır. Bu topraklar Suriye ve Irak toprakları olup adı geçen bu her bir devletin üçe bölüneceği; yorumları, asla yabana atılamayacak özellikte olan yorumcuların yaklaşımıdır. Nitekim Mesut Barzani egemenlik ilanından bahsetmektedir.

Mezhep çatışmaları günden güne kartopu misali yuvarlanarak boyut kazanmakta ve hükümet edenler de buna adeta çanak tutmaktalar. Bu hükümetlerin eskiden beri devam ede gelen hırs, gaflet ve dalaletine bakılırsa IŞİD’in önüne öyle kolayca geçilemeyeceği, sırf bu sebeplerle mümkün gözükmemektedir.

Tarihî geçmişe bakıldığında Irak, çoklukla Sünni denen kitleler tarafından yönetilmiştir. Şimdiki yönetim ise Şii denen mezhebe mensup kişiler tarafından yönetilmekte ve azınlıkta olan Sünnilere ise intikam misali pek değer vermemektedir. Bu sayededir ki IŞİD, azınlıkta bulunan bu kitlelerin yerleşik bulunduğu cenahtan vurmaya başlamıştır. Buraları savunan Irak kuvvetlerini yöneten Sünni komutanların ise ateş etmeksizin oraları terk ettiği ve bu sebeple Şii  Irak hükümeti tarafından görevden alınarak haklarında kovuşturma başlatıldığı, belki de idam edilecekleri söz konusudur.

IŞİD’in hareket halinde bulunduğu topraklar üçlü Şii devletlerin çevrelediği topraklardır. Bilindiği üzere bunlardan bir tanesi İran, diğeri Irak ve bir diğeri de Şia’nın bir başka versiyonu niteliğinde olan Suriye yönetimidir. Bu ülkelerden Irak ve Suriye’deki Sünni halk bu durumdan oldukça şikâyetçidir. Bu şikâyetler ayyuka çıkmış olmalı ki, özellikle Irak hükümeti ABD yönetimi tarafından bu hususta ikaz görmüştür, görmektedir. Bu iki yönetimin hiç de akılcı olmayan bu tavrı ise Şia’nın kalesi durumunda olan İran’ı destekler mahiyette olduğu için olmalı ki, tüm olumsuzluk ve akılsızlıklara rağmen İran tarafından her bakımdan desteklenmektedir. Ama akıl ve izandan yoksun bu durum, tabii olarak İran’a yarasa da Irak ve Suriye için hiç de hayra yorulmayacak ve baştan sona hatalarla dolu bir durumdur. Zira ateş düştüğü yeri yakmaktadır. Söz konusu ateş de Irak ve Suriye’yi sarmış durumdadır.

Esasen bu ateş yıllardan beri devam etmektedir. İnsanların grup ve kitleler halinde ölmedik bir gün bulmak Irak ve Suriye için asla mümkün değildir. Buralara demokrasi getirmeyi vadeden hümanist Batı ise gıkını çıkarmadan tiyatro seyreder gibi seyretmektedir. Ölümleri sağlayan her türlü takım ve teçhizat ise, Batılı savaş tüccarlarının pazarladıkları birer insanlık dışı eylemdir. Maalesef bu, epey zamandan beri devam ede gelmektedir. Bu topraklar üzerindeki bu hal, beş aşağı on yukarı, Osmanlı Devletinin Batılı ittifakı tarafından yıkılmasından beri mevcuttur. O gün başka vaatlerle kandırılan buralar halkı bu gün daha başka vaatlerle kandırılabilmektedir. Zira mesele Batılıların, BÖL-PARÇALA-YÖNET taktiği ile güdülmektedir. Bu taktikle halk, aynı dine mensup olmalarına rağmen hiç de reel bir karşılığı bulunmayan ve sonradan aynı taktikle ortaya çıkarılmış bulunan ve adına mezhep denen mensubiyetlerle insanlar biri birine düşürülmüştür, düşürülmektedir. Oysa Hz. Peygamber’in ne Şia ne de Sünni denen mezhepleri vardı. Emevilerin Saltanat haline dönüştürdükleri Hilafet uygulamasından beri acınacak bu durum ne yazık ki hâlâ devam etmektedir. Çok ilginçtir ki öldüren de Allahuekber demekte, ölen de Allahuekber demektedir. Bu fevkalade trajikomik hali, Teslis (Allah Üçtür)’e mensup olanlar bıyık altından gülerek seyretmekteler. Kısacası bölgemizde yaşayan ve aramızda din bağı bulunan insanlar, kıvılcımı bize de sirayet edecek tehlikeli işlere bulaştırılmış bulunmaktadır.

İslam Birliğine her türlü entrikalarla engel olmaya çalışan Batılı dostlarımız(!) kuruluş ideali tâ Napolyon Bonapart devrine dayanan Avrupa Birliğini ise kurabilmişlerdir. Fen ve bilimi bizlerden öğrenen bu dostlarımız maalesef, kedinin fare ile oynadığı gibi İslam toplumu ile oynamaktalar. Oysa hem vahiyde,  hem Peygamberî söylemde ilim Müslüman’ın kaçınılamazları arasındadır. Ne yazık ki bu, Müslüman’ın bir türlü açılma bilmeyen gözünden kaçırılabilmiştir.

Sebep ise, anlaşılmadık bir dille okunan İlahi Mesaj ile aynı şekilde terennüm edilen dua ve ibadetlere- akıllara durgunluk veren- hurafelerin bulaştırılabilmiş olmasıdır. Mesela, Ankara’da kiracı bulunduğum binanın bahçesine, edindiğim bir ceviz fidanını dikmek istediğim bir sırada ev sahibinin mütedeyyin eşi hanım efendi koşarak yanıma geldi ve o fidanı benim değil de seksene merdiven dayamış eşinin dikmesini tavsiye ettiğinde, sebep babındaki soruma aldığım cevap, ekeceğim ceviz fidanının kalınlığı boynum kadar olunca öleceğim şeklinde olmuş ve bu cevap beni hayretlere boğmuştu. Misyonerlerin insanımıza yutturduğu bu hurafe, ceviz meyvesinin ve kerestesinin kıymeti ile alakalı olsa gerek. Görülebiliyor mu bu hile. Oysa bu hile şeytanın bile aklına gelmez. Bendeniz, bir türlü düze çıkamayan İslam toplumunun geri kalmışlığının ve dahi Batı toplumunun oyuncağı haline gelmesinin temelinde, bu tür hileler karşısında aklını bir türlü başına devşiremeyen İslam’a mensup avam ve elitin aymazlığının yattığını düşünmekteyim.

Aklımın erdiği ilk günden bu güne hep hayıflandığım mesele bu ve benzeri konular olmuştur. Gerek İlahî emir ve tavsiyelerde ve gerekse Peygamberî emir ve öğütlerde aklın ve idrakin yolu gösterilmesine rağmen, bizlerin de içinde bulunduğu İslam toplumu maalesef akıl dışılığın daniskasını içeren hurafe ve safsataların peşinde doludizgin ve arkasına bakmadan koşup durmaktadır. Batılıların, adına İslam Toplumu denen kitleleri ifsat ederek tefrikaya düşürebildiklerinin temelinde bunların yattığı hep iddia ve hayıflanmam olmuştur. Hâlbuki aklın ve idrakin temel alındığı dönemlerde İslam Toplumu apaydınlık günler yaşarken bu günkü Batılıların dedeleri, engizisyon mahkemelerinde yargılamalar yaparak gerçeği görebilmiş akıllı insanlarını “şeytanla konuşuyor” diye ateşe atmaktaydılar.

Bu hususta yaşadığım en son bir hususu arz ederek sözü bağlamak istiyorum. Ramazan ayının ilk Cuma gecesinde “sakal-ı şerif” olarak saklanan ve her bir mukaddesatın sarıp sarmalandığı bir şekilde bir mukaddes(!) cemaatin önüne çıkarılarak ziyarete açıldı. İslam Tarihi konusunda da naçizane olarak sayfalar karıştıran biri olarak konu hakkında tereddütler yaşadığım için ziyarete katılmadım ve akabinde Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Kurulunu telefonla arayarak meselenin detayını sordum. Şükür ki oradan aldığım cevap sevindirici idi. Telefona çıkan zat, konunun gerçekliği konusunda kendilerinin ciddi tereddütlerinin bulunduğunu, ama bir türlü işin önünü alamadıklarını beyan etti.

İnsanlar bu tür şeylerle meşgul edildiği halde Hz. Peygamber’in akıl, izan, merhamet ve şefkat dolu eylem ve söylemleri, bu derece öne çıkarılmamaktadır. Bunlarla uğraşılacağına hurafe ve benzeri şeylerle toplumun önüne çıkılmaktadır. Hiç şüphesiz bu da İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedir.

Ciddi araştırmacı Mustafa İslamoğlu, “dinimiz ibadet dini değil ubudiyet/kulluk, yani tefekkür yani fikir üretme ve yürütme dinidir” demektedir. Bu zat, Hıristiyanlık ibadet dinidir tespitinde bulanarak namaz, niyaz ve benzeri ritüeller amaç değil amaca ulaştıran araçlar olarak bilinmelidir demektedir. Kılınan namazların insanları yanlıştan arındırma amacına yönelik olduğu ise İlahî Mesaj kökenlidir. Oysa her bir Müslüman bu ibadeti maalesef bu açıdan yoksun olarak yerine getirmektedir. Nitekim kılınan namazlar insanımızı bir türlü bireysel ve toplumsal yanlışlardan alıkoyamamaktadır. Demek oluyor ki asırlardan beri meselenin gerçeği anlaşılamamıştır. Sözü toparlayacak olursak denebilir ki Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan, Mısır, Libya, Sudan, Yemen ve daha başka İslam beldelerinde vuku bulan her bir eylem ve biri birini boğazlama ve boğazlatmanın temelinde yukarıdan beri değindiğimiz, din adına dayatılan akıl dışılıklar yatmaktadır.

Bir İslam Toplumu olan bizler eğer bu gün böyle bir vahşet ateşinin dışında kalabilmişsek bunu bir İlahî rahmet olarak yaratılan Atatürk’e borçlu olduğumuzu asla unutmamalıyız. Bu böyle biline! Ama hâlâ o müstesna kişiliğe içten içe diş bileyenlerimiz hiç de az değil. Eğer o zat, 04.03.1924 tarihinde hilafeti kaldırmasaydı bu fevkalade çetrefilli durum karşısında acaba  “seyreyle gümbürtüyü” gibi bir bela ile karşı karşıya kalmaz mıydık!? Elbette. Hem de nasıl!

Dileriz insanımız bu ve benzeri konulardan ders çıkarır. Hiç şüphesiz bu da İlahî en son mesajın, en az 200 küsur yerinde ön gördüğü akıl ve idrakle mümkündür. Ama ve ne hikmetse özellikle güya İslam’ı kendilerine referans edinenler bir türlü bu yolda yürümek istememektedir. Ne diyelim. Allah akıl-izan versin.