Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Halikarnas Balıkçısı…

Halikarnas Balıkçısı…

 

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Deniz ve Sanat

“Bir yaşam ustaydı” diyor İlhan Berk onun için. 17 Nisan 1890 tarihinde Girit’te doğan yazar, Halikarnas Balıkçısı mahlasını benimsemeden önce Musa Cevat Şakir ve sonradan aldığı soyadıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı’ydı. Şakir Paşa ve İsmet Hanım’ın biricik oğlu Cevat Şakir, “resmi” eğitimini Robert Kolej’in ardından Oxford Üniversitesi’nde Yakın Çağlar Tarihi okuyarak tamamladı.  1908 yılında ülkesine döndüğünde ise hayatını gazetecilik yaparak kazanmaya karar verdi. Babıâli’de geçen yılları boyunca asıl isminin yanı sıra Hüseyin Kenan, Musa Cevat, M. C. Takma isimlerini kullandı.

Paşa ailesinin gizli kalmış tarihinde yaşanan, nedeni hâlâ tam olarak açıklanmamış bir olay hayatının ilk trajedisidir. Ancak bir tragedya kahramanına yakışır bir felakettir başına gelen; babasını öldürür. 14 yıla mahkum edilir. Cezasının yedi yılını çektikten sonra sağlık sorunları başgösterir, salıverilir.

Hapisten çıktıktan sonra Resimli Ay, Resimli Hafta ve İnci gibi dergilerde yazılar yazar. Yalnız yazmakla kalmaz; resim ve karikatür çizer, dergi kapakları hazırlar. Bir “Rönensans” adamına dönüşmesinin ilk işaretledir bunlar. Ancak muhalif kişiliğiyle uzun süre göze batmadan duramayacağı aşikârdır. 1925 yılında kavuştuğu özgürlüğü uzun sürmez. Hapisten çıktığı yıl Resimli Hafta gazeteisnde Hüseyin Kenan takma adıyla yayınlanan bir yazısı nedeniyel üç yıl sürgün cezasına çarptırılır. 21 Şubat 1954 tarihli Demokrat İzmir gazetesinde Cevat Yamaç, Cevat Şakir’in sürgüne gönderilmesine neden olan yazıda sözü geçen olayı şöyle anlatır: “Üç harbi sırasıyla yapan Türkiye’de bir aralık asker kaçakları kurşuna dizilmektedir. Memleket bir devirden ötekine aktarılışının sıkı bir intikal devresindedir. Günlerden bir gün, aile ocağından uzun zamanlar uzak kalmış birkaç asker, tren köylerinin yanından geçerken ailelerini görmek üzere atlamışlar ve birkaç gün sonra mensup bulundukları kıtalara teslim olmuşlardır. O zaman haleti ruhiyesine göre bu askerlerin kurşuna dizilmesine karar veriliyor.”

Bodrum’a sürgün onun için bir ceza değil, bir ödüldür adeta. Babıâli’deki yazarlık hayatına istediği gibi devam edemeyeceğinin ve o rutin içinde giderek yok olacağının bilincindeki Cevat Şakir, üç yıllık cezasının bir buçuk yılının affedilmesine karşı Bodrum’da kalır.

O artık Bodrum’un, eski söylenişiyle Halikarnas’ın balıkçısıdır. Yazardır, süngercidir, ressamdır, bahçıvandır, şairdir, rehberdir, araştırmacıdır. Elinde ışığı, Akdeniz Medeniyeti’nin peşinde bir Diogenes’tir. Yaşama olan bağlılığını bir kez daha ve artan bir kuvvetle hisseden Cevat Şakir, bu coşkuyu tarihe, mitolojiye, doğaya olan tutkusuyla yoğurur. Sonuçta ortaya Mavi Sürgün, Aganta Burina Burinata, Yaşasın Deniz, Anadolu Tanrıları, Anadolu Efsaneleri gibi nice roman, hikaye ve inceleme çıkar.

Mavi Yolculuk’un da babasıdır. Cevat Şakir kendi teknesi “Yatağan’la Gökova’yı keşfini Ege’ye özel sözcükleri de kullanarak şöyle anlatır. “Gök kadar beyaz denizin cam sessizliğinde tepetakla dinelen çamların akisleri gönül dinlendirici oluyordu. Yatağan, o suların üzerinden geçerken o ağaç akislerini yarım mil ötelere kadar halka halka titretirdi. Oralarda dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan buhur ağacı ormanları da vardır. Hafif hafif amber kokarlar. Bir yaprak kalabalığı olan her ağaçtan, başka ağaca sarmaşıklar kurarlar. Çiçeğin biri koptu mu yere kelebek konmak üzere olduğu sanılır. Buhur ağaçları ta kıyıda ayaklarını sedef yansımalı sularda yıkarlar. O tarihten yaklaşık 30 yıl sonra gördüklerim hâlâ gözlerimde yaşıyor.”

Bodrum’da 22 yıl geçirdikten sonra İzmir’e yerleşir. Orada araştırmalarının yanı sıra yazılarına ve çizmeye devam eder. Diğer yandan da turist rehberliği yapar.

13 Ekim 1973’de hayata gözlerini kapadığında yaşadığı topraklara karşı diğer insanlarda uyandırdığı farkındalık, bıraktığı yegâne mirastı. “İnsan denilen mahluk’u doğadan, özelliklede denizden ayrı düşünemeyen Halikarnas Balıkçısı eserlerinde bunu hissettiğince yansıttı. “Sanki büyük bir heykel kaldırıldı büyük bir alandan.” Diyen Necati Cumalı, o boşluğun doldurulamayacağını da çok iyi biliyordu.