SU SORUNU EKSENİNDE TÜRKİYE SURİYE İLİŞKİLERİ

 

 

Salih TURGAY[*]

 

Hayatın yeri doldurulamaz unsuru olan su, yaşamsal öneminin yanında, günümüzde tarım ve enerji üretiminin önemli bir girdisini oluşturması sebebiyle ulusal kalkınma için de temel bir maddedir. Önemli bir güç unsuru olması sebebiyle, giderek azalan bir kaynak olarak, ülkeler arasındaki politik, ekonomik ilişkileri etkileyen su, zaman zaman başka nitelikteki siyasi anlaşmazlıklarla da etkileşim içerisinde ihtilaflara sebep olabilmektedir. Uluslararası hukuk bağlamında konu incelendiğinde, çeşitli uygulamalar ve yapılan çalışmalarda, suların hakça, makul ve optimum kullanımı ile kıyıdaş ülkelere önemli zarar vermeme ilkelerinin büyük ölçüde benimsendiği görülmektedir.

Suriye ve Türkiye arasında Fırat, Dicle ve Asi nehirleriyle ilgili anlaşmazlık Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Projesi’ne başlamasıyla birlikte daha da görünür bir hal almış ve terör, Hatay meselesi gibi konularla bağlantılı olarak gerilimlere sebep olmuştur. Suriye, Türkiye’nin proje çerçevesinde inşa ettiği barajlara özellikle de su tutulma dönemlerinde, bazen kendi sularının azalacağı bazen de suların kirlenmesine neden olduğu gerekçesiyle karşı çıkmış, sorunu uluslararası platforma taşımaya çalışmıştır. Fırat, Dicle ve Asi nehirleri ile ilgili olarak, Türkiye ve Suriye arasında meydana gelen anlaşmazlık, Türkiye siyasetinde önemli bir yer işgal etmiş ve bölge ülkeleri ile olan ilişkilerini etkilemiştir.

 

1. Sınır aşan Sular Ve Uluslararası Hukuk

 Bir akarsu eğer bir ulusal sınır içinde doğup aynı ulusal sınır içinde denize dökülüyorsa milli nehir diye tanımlanır. Bu nehirler bulundukları ülkenin hukuksal rejimine tabidirler.  Eğer bir nehir doğduğu ülkenin sınırları dışına çıkıyorsa o zaman ülkelerin konumu, politik ve askeri gücü, söz konusu suya olan talebi, ilgili ülkelerin alternatif su kaynakları ve ilgili nehir suyunun kullanım olanakları gibi etkenlerle değişik tanımlamalara, konu olmaktadır. Türkiye Suriye arasındaki mevcut Dicle ve Fırat Nehirleri Türkiye tarafından Sınır aşan Su, Suriye tarafından Uluslararası Su olarak kabul edilmektedir. Tarafların farklı yaklaşımları her şeyden önce suyu kullanım ve paylaşım oranlarını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır.

Zaten uluslararası hukukta nehir sularının paylaşımı konusunda kesin bir kural da yoktur.  Uluslararası hukuk kara ülkesinde bulunan suyolları (akarsular, göller, kanallar, yeraltı suları) rejimini tek bir devletin ulusal yetki alanına giren “ulusal suyolları” ve belirli açılardan uluslararası hukuk kurallarına bağlı “uluslararası suyolları” seklinde ikiye ayırmıştır.

Uluslararası suyolu tanımlamasını geleneksel yaklaşıma göre “ Çok Uluslu suyolu”(İki veya daha fazla devletin ülkelerinden geçtikten sonra denize ulaşan ve egemenlik hakkı suladıkları ülkelerde o devletlere ait bulunan suyolu) kavramını “Sınır aşan sular” (Trans Boundary Waters) terimi ile ifade edilmektedir. Buna göre “mecrası kaynağından döküldüğü yere kadar, birden çok devletin ülkesini kat eden sulara sınır aşan/sınır ötesi sular denir.”[i] “Mevcut uluslararası hukukta her ülke sınırları içindeki suyollarını kullanmakta serbest olup müstakil hareket etme hakkına sahiptir. Sınır aşan sular ve su sistemleri de buna dahildir.”[ii]

Uluslararası hukukun temel kaynakları, "anlaşmalar, teamül hukuku ve genel hukuk ilkeleri" şeklinde üç bölüme ayrılabilmektedir. Uluslararası hukukun temel kaynaklarına baktığımızda evrensel düzeyde bütün devletleri bağlayıcı, özellikle de suların endüstriyel ve tarımsal amaçlı kullanımına yönelik kesin kuralların olmadığı görülmektedir. Yararlanmanın ikili veya çok taraflı anlaşmalarla düzenlenmediği durumlarda, uygulamada, birçok anlaşmada ve uluslararası hakemlik kararlarında Hakça Paylaşım veya Adil Kullanım ilkesinin kabul edildiği görülmektedir. Her bir kıyıdaş ülkesi üzerinde bulunan akarsudan hakça ve makul bir şekilde kullanma hakkına sahiptir.

 

Türkiye Suriye İlişkileri (1970-2007)

            Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler ve sorunlar Suriye’nin 1936 da bağımsızlığını kazanmasıyla başlamıştır. 1936 yılında Bağımsız bir devlet olan Suriye için o dönem en önemli sorun İskenderun Sancağı’nın statüsü idi. 1938’de Hatay adıyla özerk olarak varlığını koruması ve 1939 ‘da Türkiye ile birleşme kararı alması Suriye Türkiye arasındaki önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

            1970’te bir darbe sonucu iktidarı ele geçiren Hafız Esad önemli bir alevi nüfus barındıran Hatay ile ilgilenmeye başlamış, kendisinin de alevi olması bu bölgeye olan ilgisini artırmıştır. Suriye resmi haritalarında Hatay’ı kendi toprağı olarak göstermiştir. [iii]

            Öte yandan Suriye Türkiye ile olan mevcut sorunlarını çözmede pazarlık unsuru olarak gördüğü terör örgütlerini desteklemiş, kendi topraklarında eğitim kampları kurmalarına göz yummuştur. Bu çerçevede Türkiye’de faaliyet gösteren PKK militanlarına ve lideri Abdullah Öcalan’a Beka Vadisi’nde kamplar kurdurmuştur. Bunun yanı sıra militanlara lojistik ve mali destek vererek faaliyetlerini sürdürmelerine imkan sağlamıştır.[iv] Bunların dışında Suriye 1984’e kadar Türkiye’nin özellikle diplomatik görevlilerine saldırılarda bulunan ve çok sayıda diplomatı öldüren Ermeni terör örgütü ASALA’ya da aynı desteği sağlamıştır. Suriye, Türkiye ile 1987 ve 1992’de PKK’ya ülkesindeki faaliyetlerine izin vermemeyi öngören protokoller imzalanmasına rağmen bu protokollere uymamıştır. 1993’ten sonra Türkiye bu nedenle Suriye’ye daha sert politikalar izlemeye başlamıştır.[v]

            1991’deki Körfez Savaşı’nın ardından ise Suriye, İran ve Türkiye, hem sınır güvenliğini sağlamak hem de Kuzey Irak’taki fiili Kürt devletinin kendi Kürtlerini etkilemesinden kaygı duydukları için danışma toplantıları düzenlemeye başlamışlardır. Toplantılar sonunda Suriye ile Türkiye, PKK’nın varlığını ortadan kaldırmak için anlaşma imzalamışlar ve Şam, anlaşma çerçevesinde PKK’nın Beka’daki kampını tasfiye etmiştir. Ancak PKK bu tarihten sonrada faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir.[vi]

            1998 yılına gelindiğinde Türkiye söylemlerini iyice sertleştirmiş dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, Suriye sınırındaki Hatay ilinde yaptığı bir konuşmada “… Suriye gibi komşular, iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo [Abdullah Öcalan] denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye’yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı.”[vii] diyerek Türkiye’nin askeri seçeneği de göz önünde bulundurduğunu ima etmiştir. Bu gelişmeler ardından taraflar, İran ve Mısır’ın arabuluculuğuyla 1998’in Ekim ayında Adana’da bir araya gelerek Adana Protokolü’nü imzalamışlardır. Anlaşma sonrasında Suriye, Öcalan’ı sınır dışı etmiş ve böylece ülkedeki PKK varlığı tamamen sona ermiştir. Bu anlaşma iki ülke arasında bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten sonra iki terör ve diğer alanlarda kapsamlı işbirliği olanaklarını araştırmaya başlamışlardır.

            Suriye’nin PKK’yı desteklemekteki asıl amacı, iki ülke arasında Fırat Nehri’nden kaynaklanan su sorunuydu. Buna ek olarak Türkiye, 1960’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adıyla çalışmalarını başlattığı ve Fırat ile Dicle nehirleri üzerine sulama ve elektrik üretimi amaçlı barajlar kurulmasını öngören büyük bir proje başlattı. Bu gelişmeler, Suriye’nin su konusundaki kaygılarını artırdı ve PKK’ya verilen destekte önemli rol oynadı. Şam yönetiminin PKK’ya desteğinin ikinci nedeni ise Suriye’nin Hatay’ı kendi toprağı olarak görmesi ve bunun sonucu olarak 1939 yılında Hatay’ın referandum sonucu Türkiye’ye katılmasını kabullenmemesiydi. Üçüncü bir neden ise Türkiye-İsrail arasındaki yakın ilişkiler ve iki ülkenin yaptığı güvenlik ve işbirliği anlaşmalarıdır. İsrail’i tanımayan ve bu ülkeyle hala savaş halinde olan Suriye, Türkiye’nin bu ittifakına tepki olarak da PKK’yı özellikle 1990’larda bu doğrultuda kullanmıştır.[viii]

            Bu süreçte Türkiye ile Suriye arasında diğer önemli bir sorun ise Fırat ve Dicle sularından kaynaklanan su sorunudur. Özellikle Fırat üzerinde Atatürk Barajı’nın inşa edilmeye başlanılmasından sonra Suriye bu barajın yapımının durdurulması için girişimlerde bulunmuş hatta Arap ülkelerinin desteğiyle Dünya Bankası’ndan kredi alınmasını engellemiştir. 1990 Körfez krizine kadar Suriye ile Irak’ın bu konuda ortak hareket ettikleri görülmektedir. Ancak Körfez krizi ile bu ülkelerin yolları ayrılmıştır. Atatürk Barajı’nın su tutmaya başlamasıyla Türkiye ile Suriye ve Irak arasındaki ilişkiler gerginleşmiştir. Bu süreçte Arap ülkeleri tarafsızlıklarını koruyamayacaklarını ima etmişlerdir. Suriye ve Irak tarafı Fırat Nehri üzerinde pazarlık yapmaya başlamışlar ve ortak egemenlik tezi çerçevesinde Fırat’ın sularının paylaşılmasını istemişlerdir. Ancak Türkiye bu konuda uluslararası teamül kuralları çerçevesinde egemenliği başka ülkelerle paylaşmaya karşı çıkarak komşu ülkelere hakkaniyet ve zarar vermeme ilkeleri çerçevesinde su tahsis edeceğini bildirmiştir. Ayrıca Türkiye suyu bir silah olarak kullanmayacağı konusunda komşu ülkelere teminat vermiştir.[ix]

            “Haziran 2000’de Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın ölmesinden sonra yerine geçen oğlu Beşar Esad dönemiyle birlikte Suriye Türkiye ilişkileri büyük bir ivme kazanmıştır. Bu tarihten sonra her iki ülkenin devlet başkanlarının ve üst düzey askeri yetkililerinin karşılıklı ziyaretleri iki ülke arasında güven oluşmasına yardımcı olmuştur. Her alanda başlayan işbirliği çabaları iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri de etkilemiştir. Somut gelişmelere baktığımızda; Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’in Mayıs 2004’te Suriye’ye yapmış olduğu ziyaret ile iki ülke arasındaki ticaret hacminin artırılması için adım atılmasına karar verilmesi,  Halep Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün açılması, Suriye’nin karasularının 35 milden 12 mile çekilmesi, iki ülke arasındaki mayınların temizlenmesi, serbest ticaret anlaşmalarının imzalanması iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir.”[x]

 

Türkiye Suriye Arasındaki Sınır aşan Su Sorunu

Dünyada ve özellikle Ortadoğu’da çeşitli nedenlerle zamanla azalan su kaynakları, tüketimin artması ve farklı siyasi gerginliklerle de bağlantılı şekilde karmaşık bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Su kaynaklarının dengesiz dağılımı ve toprak niteliği özellikle dünyanın bazı bölgelerinde suyun önemini arttırmış ve çeşitli ihtilaflara neden olmuştur

Suların kullanımı ile ilgili anlaşmazlıklar, havzaların değişik özellikleri ve ilgili ülkelerin jeopolitik konumları nedeniyle, birbirinden ayrı nitelikler göstermektedir. Genel olarak ortak sorun, suyun ilgili ülkeler arasında hangi ölçü ve ilkelere göre tahsis edileceğidir. Su devletler arasında çıkan ihtilaflarda esas sebep olmaktan çok, aslında başka sebeplerle aralarında ihtilaf olan devletler arasında uyuşmazlığı gittikçe derinleştiren bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyada ve özellikle dünyanın en geniş kurak bölgelerinden olan Ortadoğu’da ülkeler arasında var olan güvensizlik ortamı, siyasi çatışmalar ve istikrarsız ilişkiler, zaten suya gereksinim duyan bölgede su sorununu her an kullanılabilecek, bahane edilebilecek önemli bir unsur haline getirmekte ve bölgenin gündeminde tutmaktadır.

Nitekim Türkiye – Suriye arasındaki bölgesel çekişmeler, sınır sorunları, güvenlik sorunlarıyla bağlantılı olarak iki ülke arasındaki sınır aşan sular 1970lerden sonra sorun olarak ortaya çıkmış, her geçen gün daha da karmaşık hale gelmiştir. Bu süreçte Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde hayata geçirmeye çalıştığı GAP kapsamında inşa edilen barajlar Suriye tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Türkiye’nin Fırat Nehri üzerinde Keban Barajı’nı inşa etmeye karar vermesi üzerine

Türkiye-Suriye arasında yeni bir dönem başlamış, Fırat Nehri’nin sularının kullanılması ile ilgili sorunlar gün ışığına çıkmıştır. Suriye bu proje ile kendisine zarar geleceğinden endişe etmeye başlamıştır. Suriye barajın ilk doldurulması sırasında mansaba(aşağıya) bırakılacak suyun miktarları hakkında güvence istemiştir. Baraja kredi veren kuruluşların da bu konuda aşağı kıyıdaş ülkeler ile aynı görüşte olmaları nedeniyle Eylül 1964 tarihinde Suriye ile görüşmeler yapılarak protokoller imzalanmıştır. Bu protokolde Türkiye Keban Barajı’nın ilk doldurma işlemi sırasında Fırat Nehri’nden 350 m³/sn su bırakacağını kabul etmiştir.[xi] Daha sonra yapılan görüşmelerde Türkiye saniyede 500 metreküp su bırakmayı taahhüt etmiştir.

Türkiye, yaklaşık %90'ı kendi ülkesinden kaynaklanan Fırat sularından, saniyede 500 metreküp yani suyun %50'sini aşağı kıyıdaş ülkeler Suriye ve Irak'a bırakmaktadır. Suriye ve Irak’ın taleplerine göre ise; Türkiye'nin Fırat'ın neredeyse %70'ini aşağı kıyıdaşlara bırakıp, kendisinin ise %30 ile yetinmesi beklenmektedir. Türkiye yaklaşık olarak %90'lık katkısına karşılık, Fırat'tan yılda 18.42 milyar metreküp, yani akarsuyun %51.8'ini kullanmayı hedeflemektedir. Suriye ise 4 milyar metreküp, yani %11.3'lük katkısına karşılık aynı kaynaktan 11.5 milyar metreküp su ya da suyun %31.8'ini kullanmayı amaçlamaktadır. Irak ise hiçbir katkısı olmadığı halde, Fırat'tan 23 milyar metreküp su, yani suyun %64.6'sını talep etmektedir.[xii]

Türkiye, Dicle nehri’ne yaklaşık %50 ya da 21,3 milyar metreküp katkısına karşılık, nehirden %14.1 ya da 6.87 milyar metreküp su kullanmayı hedeflemektedir. Suriye'nin hiç katkısı olmamasına rağmen % 5.4 ya da 2.6 milyar metreküp, Irak'ın ise yaklaşık %50 ya da 23.43 milyar metreküplük katkısına karşılık, %92.5 ya da 45 milyar metreküp su kullanmayı talep ettiği görülmektedir. Ortalama akımı 48.67 milyar/metreküp olan Dicle'den su kullanma talepleri 54.47 milyar/metreküp olmaktadır. Fırat ve Dicle, toplam 85.25 milyar metreküplük kaynağa karşılık, 107.39 milyar metreküplük bir taleple karşılaşmaktadır.[xiii]

            Dicle ve Fırat Nehirlerinin sularından Türkiye, Suriye ve Irak’ın kullanmayı planladıkları su miktarları mevcut durumu değerlendirdiğimizde toplam debiden fazladır. Bu sebepten dolayı ülkeler arası su sorunu mevcuttur. Yine ülkelerin su arz talep karsılaştırmasını yaptığımızda Türkiye’nin yaklaşımı problemin çözümü için en olumlusu gözüküp ve nehirlerin debisine katkısından daha az su talep etmektedir. Suriye ve Irak’ın yaklaşımı, nehirlerin debisine katkılarından çok üzerinde su almak istediklerinden gerçekçi değildir.

 

Sorunun Çözümüne İlişkin Tarafların Yaklaşımları

Suriye’nin Yaklaşımı

Aşağı kıyıdaş devlet durumunda olan Suriye devamlı olarak Türkiye’nin Fırat ve Dicle sularından faydalanma eylemlerinin, kendisine zarar verdiğini ileri sürmekte ve doğal olarak uluslararası alanlarda kendi lehinde bir kamuoyu oluşturma gayreti içinde bulunmakta ve özellikle Fırat suları konusundaki davranışlarıyla Türkiye’nin egemenlik haklarını tartışır bir durum sergilemektedir.

Suriye, Dicle ve Fırat'ın uluslararası sular olduğunu savunmakta ve bu iki nehrin kıyıdaşlar arasında paylaşılması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu paylaşımın salt matematiksel bir formülle gerçekleştirilmesini talep etmektedir. Formüle göre talepler ve arz belirlendikten sonra arz talebi karşılamaya yetmiyorsa artan miktar her kıyıdaş ülkeden oransal olarak azaltması istenecektir.

Suriye'nin bu şekildeki talepleri yüzde olarak hesaplandığında; debisine %11 katkısının bulunduğu Fırat sularının %32'sini, debisine hiçbir katkısı olmadığı halde Dicle Nehri sularının ise %6'sını talep ettiği görülecektir.[xiv]

Suriye savunduğu ikinci görüşte de bu sular üzerinde tarihin geçmiş dönemlerinden kaynaklanan haklar anlamına gelen ‘‘kadim sulamaları’’ ve gelecekte de aynı şekilde kullanılabilir haklar anlamına gelen “Müktesep haklara” sahiptir. Yani Fırat ve Dicle nehirleri binlerce yıldır Mezopotamya topraklarına hayat verdiği için bunlar kazanılmış haklardır. Suriye ayrıca özellikle Fırat üzerinde ciddi yatırımlar yaptığını ve bu yatırımların zarar görmemesi için de Fırat sularından belirli bir pay almak hakkına sahip olduğunu savunmaktadır.

Özetlemek gerekirse, Suriye Fırat ve Dicle üzerinde tarihten kaynaklanan haklarının olduğunu iddia etmekte, buna dayanarak da bu iki nehirden daha fazla pay almak istemektedir. Bu durum ise Suriye’yi kaçınılmaz olarak Türkiye ile karşı karşıya getirmektedir. Fırat ve Dicle’nin uluslararası suyolları olduğunu savunan Şam, su sorununu üçüncü taraflar ile çözme taraftarıdır.

 

Türkiye’nin Yaklaşımı

Türkiye, Fırat ve Dicle nehirlerini Suriye tarafından iddia edildiği gibi “uluslararası akarsular” olarak değil, “sınır aşan akarsular” olarak kabul etmektedir. Bu birbirine son derece zıt iki tanımlamadır ve birbirinden çok farklı siyasi sonuçlar doğurur. Çünkü uluslararası hukuk açısından, “uluslararası sular” ile “sınır aşan sular” arasındaki ayırım ve bunlar üzerindeki hak ve yetkiler belirlenmiştir. Uluslararası sularda kıyıdaş veya aşağı kıyıdaş, yukarı kıyıdaş ülkelerin uluslararası suyolları üzerindeki tasarruflarında diğer ülkelerin menfaatini de gözetmelidir. Sınır aşan sularda ise her devlet kendi ülkesindeki sudan ülke egemenliği gereği yararlanma hakkına sahiptir.

 

Üç Aşamalı Plan

Türkiye'nin sınır aşan sular konusundaki resmi görüşü, bu alanda henüz oluşturulmaya çalışılan uluslararası hukuk anlayışıyla büyük ölçüde uyuşmaktadır. Türkiye, “Suların Paylaşımı" şeklindeki tezleri kabul etmemekte, sorunun suların paylaşımından değil, kullanımından kaynaklandığını belirtmektedir. Kullanım sorununun çözümü için de, Türkiye Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan "Fırat ve Dicle Havzası Sınır aşan Akarsuların Hakça, Akılcı ve Optimum Kullanımı İçin Üç Aşamalı Plan”ın uygulanarak suyun ilgili ülkelere tahsisinin yapılabileceğini belirtmektedir. Üç Aşamalı Plan’a göre; üç ülkeden su uzmanları ilk aşamada havzanın hidrolik datasını çıkartacak, su kaynaklarıyla ilgili bilgileri güvenilir kılacaklardır. İkinci aşamada ise; havzanın toprak envanteri çıkarılacak, sulu tarım potansiyeli belirlenecektir. Son aşamada elde edilen bilgilerle verimliliği en üst düzeye çıkartacak şekilde su kaynaklarının kullanımına çalışılacak, öneriler hayata geçirilecektir.[xv]

Uluslararası hukukta söz konusu nehirlerin suları üzerinde bir kodifikasyon ve Türkiye’nin egemenlik hakkına kısıtlayıcı bir kural yoktur. Dicle ve Fırat egemen kaynaklar olup, Türkiye kendi sınırları içerisinde kalan kesimleri içinde uygun gördüğü şekilde faydalanma hakkına sahiptir. Dicle ve Fırat üzerinde kuracağı tesisler ve bunların önceliklerine, egemenlik ilkesine dayanarak, Türkiye kendisi karar verir.

Bu konuda Suriye’nin konuya yaklaşımı, her şeyden önce tartışma konusu olan suların üç ülke arasında basit ölçüler çerçevesinde bölüşülmesi esasına dayanmaktadır. Söz konusu ülkeler, konuyu siyasi bir çözüme kavuşturmayı amaçlamaktadır. Oysa Türkiye konunun siyasi bir yanı olmadığını, teknik bir konu olduğunu ve çözümü için teknik çalışmalar yapılması gerektiğini savunmaktadır.

 

Sonuç

Türkiye’ye büyük sosyo-ekonomik katkıları olan Güneydoğu Anadolu Projesi’nin gerçekleşmeye başlamasıyla görünür bir hal alan Suriye ile su sorunu özellikle Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik gibi barajların yapım ve su tutma aşamalarında artmıştır. Uluslararası hukuka baktığımızda, yararlanmanın anlaşmalarla düzenlenmediği durumlarda, uygulamada, birçok anlaşmada ve uluslararası hakemlik kararlarında Hakça Paylaşım veya Adil Kullanım ilkesinin kabul edildiği görülmektedir. Her bir kıyıdaş ülkesi üzerinde bulunan akarsudan hakça ve makul bir şekilde kullanma hakkına sahiptir.

Türkiye’den kaynaklanan Dicle ve Fırat sularının aşağı kıyıdaş ülkeler Suriye ve

Irak’la hakkaniyete dayalı bir biçimde optimum kullanımı için Türkiye ciddi ve iyi niyetli çabalar göstermiştir. Üç aşamalı plan bunun açık kanıtıdır. Diğer taraftan, büyük bir sosyo-ekonomik proje olan Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında inşa edilen barajlar, aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermediği gibi, mevsimsel ve yıllara göre değişebilen aşırı yağış ya da tam tersine kurak dönemlerde su akışını regüle edici özelliğiyle bu ülkeler için de yararlı bir işlev görmektedir. Ancak, bu suların denetiminin Türkiye’nin elinde olduğu da bir gerçektir

Suriye’nin, bu suların neredeyse eşit oranda paylaşımını talep etmekten öteye geçmeyen tezleri, bilimsel dayanaktan yoksun olduğu gibi, uluslararası hukuk bakımından da en azından tartışmalı bir husustur. Öte yandan, Suriye’nin Asi Nehri’nin suyunun kullanımında aşağı kıyıdaş ülke durumundaki Türkiye’yi kendi tezlerine aykırı bir biçimde gözetmemesi dikkat çekici bir çelişkidir.

Su sorununun bölge gündemindeki ve Türkiye-Suriye-Irak ilişkilerindeki ağırlığı özellikle ABD’nin Irak’a müdahalesi sürecinde azalmıştır. Bunun nedeni, Irak’taki savaş dolayısıyla Suriye’nin de artan güvenlik kaygılarıdır. Suriye’nin ABD tarafından sürekli tehdit edilmesi, gerekirse silahlı güç kullanabileceğini açık açık dile getirmesi, Suriye’yi Türkiye ile daha sıkı ilişkiler kurmaya yöneltmiştir. Türkiye gibi güçlü bir komşusunu müttefik olarak görmek isteyen Suriye Hatay, su, gibi sorunları şimdilik gündemden kaldırmıştır.

 



[*] Kocaeli Emniyet Müdürlüğü, Polis Memuru



[i] Orhan Tiryaki,  Sınıraşan Sular ve Ortadoğu’da Su Sorunu, HAK Yayını, İstanbul,1994, s.14

[ii] A. İhsan Bağış “Su Meselesi ve Bunun Türk-Arap İlişkilerine Tesirleri”, Arap-Türk

İlişkilerinin Geleceği, Timaş Yayınları. İstanbul, 1994. s.195

[iii] Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu, Alfa Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2007, s.647,648

[iv] Abdi Noyan Özkaya, “Suriye Kürtleri: Siyasi Etkisizlik ve Suriye Devleti’nin Politikaları”, http://www.usakgundem.com/makale.php?id=310 (26.04.2008)

[v] Arı, a.g.e. s.648

[vi] Özkaya, a.g.m.

[vii] Suriye’ye Sabrımız Kalmadı’, Hürriyet, 17 Eylül 1998 http://dosyalar.hurriyet.com.tr/hur/turk/98/09/17/gundem/10gun.htm  (26.04.2008)

[viii] Özkaya, a.g.m.

[ix] Arı, a.g.e. s.649

[x] Arı a.g.e. s.651

[xi] B. Erdem Denk Ortadoğu’da Su Sorunu Bağlamında Dicle ve Fırat, Ankara,

Stratejik Araştırma ve Kültür Yayınları, 1997, s.37

[xii] Vefa Toklu “Türk Dış Politikasında Su Sorunu”, Ed. İdris Bal, 21. Yüzyılda Türk Dış Politikası, Ankara, Nobel Yayınları, 2004, s.800-801

[xiii]  Toklu a.g.e. s.801

[xiv] Denk, a.g.e. s. 47,54

[xv] Denk, a.g.e. s.58,59