Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Emekliliğin Psiko-Sosyal Boyutu (4)

image002

2. Farklı Disiplin Dalları Bakımından Emeklilik

          Emeklilik olgusu psikolojik, sosyo-kültürel, ekonomik boyutları olan ve bu boyutların karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkan bir süreç olması itibariyle farklı disiplinler açısından değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bu nedenle aşağıda psikoloji, sosyoloji, çalışma ekonomisi, sosyal güvenlik ve gerontoloji disiplinleri açısından emekliliğin ne anlama geldiği incelenmeye çalışılacaktır. Her disiplin dalı içerisinde emekliliğin farklı yönlerinin ön plana çıktığı görülmektedir.

          2.1. Psikoloji

          Psikoloji disiplini açısından emeklilik konusu, gelişim psikolojisi ve yaşlılık psikolojisi alt dallarında ele alınır. Yaşam boyu gelişim bakışıyla bireyin gelişim dönemleri, doğum öncesi dönem, bebeklik ve çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve ileri yetişkinlik dönemlerinden oluşmaktadır. İleri yetişkinlik döneminde önemli bir değişme çalışma yaşamının sonra ermesi olup yaşlılık ve emeklilik, bu döneme rastlamaktadır. İleri yetişkinlik yıllarında meydana gelen sosyal değişimler “ilgiyi kesme dönemi”, “bireysellik dönemi” ve “kabullenme dönemi” olarak üçe ayrılmaktadır (Cumming ve Henry, 1961; aktaran: Morris, 2002: 393). İlgiyi kesme döneminde yetişkin, daha az insanla etkileşime girdiğinden yaşam alanının küçüldüğü görülür. Bireysellik döneminde davranışlar sosyal rollerden ve beklentilerden daha az etkilenir. Kabullenme döneminde bireyler geriye doğru bakıp yaşamlarını değerlendirirler ve sosyal katılımdaki sınırlarını fark ederek, ilk iki dönemdeki değişimin sonuçlarını kabullenirler. Yaşlı bireylerin kendilerine özgü davranış biçimlerinin oluşması, çalışma yaşamının sonuna gelmiş veya çalışma yaşamından ayrılmış kişilerin davranışlarını anlamada göz önüne alınması gereken bir konudur. Yaşı ilerlemiş bir kişinin karşılaşabileceği psikolojik sorunlar depresyondan, aşırı bir iyimserlik ve sevince, gelecek için aşırı endişe duymaktan sebatsız ve düşüncesizce yapılan ani davranışlara kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır ve yaşlıların, neşesizlik, hiçbir şeyden zevk alamamak, kendilerini faydasız bulmak, ümitsizlik, iş, merak, uğraşlarına ve her çeşit eğlenceye karşı ilgi ve heyecanlarını kaybetmeleri gibi şikayetlerinin arttığı görülmektedir (Ak, 1991:68). Yaşlanan insanda yetersizlik duygusu, başkalarına yük olma korkusu, işe yaramama tedirginliği ortaya çıkar. Ayrıca, yaşlı birey devamlı kendini düşünme ve gelecek endişesi içindedir. Psikolojik açıdan emekliliğin değerlendirilmesinde yaşlanmanın normal ve beklenen sonuçları dışında ilgi duyulması gerek asıl boyut psikolojik yaşlanmadır. Yaşlanmada psikolojik boyut, yaşın kronolojik ilerlemesine bağlı olarak bireyin algılama, öğrenme, problem çözme gibi bellek gücü ile kişilik kazanma alanlarında uyum sağlama kapasitelerindeki değişmeleri kapsar ve bireyin davranışsal uyum yeteneğindeki yaşa bağlı değişimler psikolojik yaşlanmayı oluşturur (Arpacı, 2005: 18).         

          Psikolojik anlamda emeklilik bir geri çekilme davranışıdır. Devamsızlık ve iş gücü devrine neden olan işten ayrılma niyeti ve işten ayrılma da geri çekilme davranışlarındandır ancak emeklilik çalışma yaşamının sonunun gelmesini ve sürekli bir geri çekilmeyi içerir (Beehr ve Glazer, 2000:208). Feldman’ın (1994) emeklilik tanımlamasında çalışanın uzunca bir süre sürdürdüğü işinden ayrılmasının psikolojik boyutu üzerinde durulmuş ve emeklilik niyeti ile işe ve çalışmaya bağlılığın azaldığı bir dönemin başladığı belirtilmiştir. Gerçekten de emekliliğe yönelmiş bir çalışanın işine ve çalışma olgusuna karşı ilgisinin ve bağlılığının azalması kaçınılmaz bir sonuçtur. İşle ilgili duygulardaki değişim emeklilik zamanının geldiğini hissettiren bir zemin hazırlamaktadır. Weis, bireylerin iş için kendini eskimiş ve yaşlı hissetmelerinin çeşitli biçimlerde kendini gösterebileceğini belirtmiş ve emekliliğe yönelten olumsuz deneyimleri şu sözlerle açıklamıştır (Weis, 2005, 23): “Geç saatlere kadar çalışma konusunda dayanıklılığını kaybetme, müşteri şikayetlerini ve diğer insanları dinleme sabrının azalması, gün boyunca işle ilgili sorunları hızlı bir şekilde çözme konusunda enerjisini kaybetme, ayrıca çalışılan işe göre değişen ve iş gereği ilişkide bulunulan diğer kişilerin örneğin müşterilerin, hastaların, öğrencilerin, çalışma arkadaşlarının ve yöneticilerin güvenini ve ilgisini kaybetme hissi bireylere “artık gitme zamanı mı?” sorusunu sorduran olumsuz deneyimlerdir. ” 

          Weiss’e (2005) göre kişi kendini emekli hissediyor ise “emekli”dir. Resmi açıdan emekli olmuş olsa bile mesleki kimlikleri ile kendini tanıtan, mesleğini bir başka kurumda, evinde veya bağımsız bir şekilde sürdürerek çalışma yaşamından kopmayan kişiler emekli kimliklerini henüz benimsememiş bu nedenle psikolojik açıdan kendisini emekli hissetmeyen kişilerdir. Doktor, öğretmen, öğretim üyesi, sanatçı vb. meslek mensupları için bu oldukça geçerli bir yaklaşımdır. 

          Olumlu açıdan bakıldığında emekliliğin psikolojik anlamı özgürlük, yeni bir yaşam biçimi, daha fazla boş zaman ve yaşam doyumu boyutlarını içermektedir. İşin dikte ettiği programlanmış işgününden, işyerindeki stresten ve işin getirdiği diğer zorunluluklardan kurtulmak özgürlük boyutunun bir yönünü ifade etmektedir. Özgürlüğün bir başka yönü kişinin her zamankinden daha geç kalkmak, daha rahat kıyafetler giymek, istediğinde dışarıya çıkmak, istediğinde evde kalmak, yeni yemekler denemek, yeni şeyler öğrenmek, başkalarına yardım etmek, torunlarla vakit geçirmek, yeni aktivitelere katılmak, seyahat etmek ve benzeri faaliyetler gibi gün, ay ve yıl boyunca ne yapacağına kendisinin karar vermesidir (Mortimer, 2008: 42). 

          Amerikan Emekliler Derneği’nin 38-57 yaşları arasında bulunan 2001 kişi ile görüşme yöntemiyle gerçekleştirdiği araştırmada emekliliğe bakışın genellikle olumlu algılama çevresinde yoğunlaştığı ve emekliliğin aile ve arkadaşlarla daha fazla zaman geçirebilme, hobileri daha rahat sürdürülebilme ve hoşça zaman geçirebilme olanağı sunan bir süreç olarak algılandığı saptanmıştır.  (AARP, 1998). 2004’de gerçekleştirilen ve 1200 kişiye ulaşılarak yapılan ikinci araştırmanın raporunda da emekliliğe ilişkin iyimser yaklaşımın sürmekte olduğu ve emekliliğin yine aile ve çevre ile daha fazla zaman geçirme, ilgi ve hobilerle yeterince ilgilenebilme olanağının bulunduğu hoş zamanlar biçiminde algılandığı ve tanımlandığı tespit edilmiştir (AARP, 2004). 

          Olumsuz algılama biçiminde emekliliğin, kişinin yaşlılığı nedeniyle çalışma yaşamından uzaklaşması gerekliliğini ortaya koyan bir olgu olarak algılanmasının temelinde ise bireylerin kendilerini yararsız ya da artık işe yaramaz olarak hissetmeleri yer almaktadır. Bu duygu emeklilik sonrası yaşamı biçimlendirme de oldukça etkilidir (Antonousky v.d., 1999). Mor-Barak (1995) emekliliğe ilişkin tutumların biçimlenmesinde etkisi göz ardı edilemeyecek olan “yarasızlığı” aksi bir açıdan, işin ve çalışmanın değeri ile açıklanabileceğini belirtmiştir. Bu düşünceye göre emekliliği yaklaşmış ve yaşı ilerlemiş çalışanlar için çalışmanın anlamı dört boyutta açıklanmaktadır: (a) ekonomik boyut (para, sosyal yardımlar, emeklilik geliri), (b) kişisel boyut (kişisel doyum, öz saygı), (c) sosyal boyut (statü, prestij, başkaları tarafından saygı görmek, diğer insanlarla tanışma ve iletişim kurma) ve (d) nesli temsil etme boyutu (bilgi, yetenek ve deneyimlerini genç nesil ile paylaşma, öğretme ihtiyacı). Emeklilikte daha az gelire sahip olma, öz saygının yitirilmesi, statünün yitirilmesi ve başka insanlarla iletişim olanaklarının daralması, genç nesilden ilgi görmeme olumsuz algılamanın temel nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır. 

          Emekliliğe ilişkin olumsuz algılamanın bir başka boyutu emekliliğin stresi artıran bir süreç olarak kabul edilmesidir. Psikologlar tarafından emeklilik kriz ve bunalımlı bir dönem olarak anlamlandırıldığı gibi yaşamın kritik periyodunu başlatan özel bir olay olarak da tanımlanmaktadır (Shanas, 1972). “Emeklilik şokunun” yaşanması olayın kriz olarak algılanmasını beraberinde getirmektedir. Emeklilik psikolojik açıdan bunalımlı ve bir kriz dönemi olarak yaşanabileceği gibi ruhsal ve zihinsel sağlık açısından oldukça olumlu ve mutlu geçirilebilecek bir süreç de olabilir. Pek çok araştırmada emeklilik iş yaşamında stres verici olaylar içerisinde değerlendirilmektedir. 39-88 yaş arasında olup çalışanlardan ve emeklilerden oluşan örneklem üzerinde Yaşlılarda Stresli Yaşam Olayları Envanteri’nin uygulandığı bir araştırmada, katılımcıların % 30’u emekliliği stresli bir olay olarak belirtmiştir (Bosse vd., 1991: 12). Envanterde yaşlıların stresli bulduğu diğer olaylar sağlık, evlilik, sosyal ilişkiler ve geçim şartlarıdır. Ancak araştırmada dikkati çeken nokta emekliliği stresli bulanların hepsinin aynı zamanda sağlık ve finansal sıkıntıları da stresli durumlar olarak belirtmeleridir. Bu araştırma emekliliğe bağlı stresin sağlık sorunları ve ekonomik kaygılarla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. 

          Emekliliğin bunalım ve kriz dönemi olarak algılanmasının  temelinde, yalnızlık duygularının ön plana çıkması ile geleceğe yönelik kaygılar da yer almaktadır. Ak (1991), emekliliğin sebep olduğu olumsuz duygular ile kişinin bağlı olduğu kimselerden ayrılması veya onları kaybetmesi ihtimali karşısında duyduğu duygusal durum arasında büyük bir benzerlik olduğunu ifade etmiştir. Bu düşünceye göre duygusal bakımdan derin bir şekilde bağlı olduğu anne-baba, eş veya çocuklar gibi kişilerin şefkatini veya duygusal desteğini kaybetmek tehlikesiyle karşılaşmış olmak ile işini ve iş arkadaşlarını kaybetmek, onların ilgi ve desteğinden mahrum kalmak arasında yaşanan duygular açısından önemli benzerlikler vardır. Ülkemizde yapılan bir araştırmada alt gelir grubunda yer alan emeklilerin emekliliğe daha çok “ekonomik güçsüzlük” anlamı yükledikleri ve aynı zamanda emekliliğin anlamını “yalnızlık” olarak ifade edenlerin oranının yüksek olduğu tespit edilmiştir (Sevim ve Şahin, 2007).

          Emeklilikte “artık bir işe yaramamak” gibi bir düşünceyle kendisini değersiz gören kişi, iyi bir işi başarmakla duyulan güven hissinden ya da bir çalışan olarak kendi değerini takdirden mahrum kalır (Ak, 1991: 70). Emeklilik döneminde yaşam doyumunun azalmasına yol açan bu olumsuz duyguların azaltılması bireyin yaşlılığı ve emekliliği nasıl algıladığı ve geçirdiği ile bağlantılıdır. Cumming ve Henry’nin (1961) belirttiği ileri yetişkinlik döneminde sosyal ilişkilerin zayıflaması düşüncesine paralel olarak Neugarten (1961)’e göre de 60 ile 65 yaştan sonra bireylerin iletişim ve etkinlikleri azalmakta, buna paralel olarak da yaşamdan alınan doyum ve mutluluk düzeyi düşmektedir. Buna göre yaşam doyumu yüksek olan emeklilerin;

–        Günlük yaşamdaki etkinliklerden zevk alması,

–        Yaşamının bir anlam taşıması, yaşamıyla ilgili amaçlarının olması ve geçmiş yaşamının sorumluluğunu kabul etmesi,

–        Yaşamı boyunca öngördüğü amaçlara ulaştığı inancına
sahip olması,

–        Olumlu bir “ben” imgesine sahip olması ve yaşlılığında zayıflıkları ne olursa olsun, kendini değerli bir varlık olarak kabul edebilmesi,

–        Yaşama karşı genelde iyimser bir tutum içinde olması beklenmektedir (Neugarten vd., 1961). 

          2.2. Sosyoloji  

          Sosyolojik açıdan emeklilik, çalışmanın anlamı, yaşlılığın anlamı ile statü ve rol kavramlarıyla değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Çalışma hem yabancılaşmanın hem de toplumun bir üyesi olarak bireyi güçlendirmenin bir aracıdır. Karl Marx çalışmanın, kontrol, iş bölümü ve kapitalist anlayışla birlikte bireyi kendine ve diğer insanlara yabancılaştırdığını belirtmiş, Max Weber bürokrasinin ve rasyonelleşmenin yine birbirine ve kendine yabancılaşan insanlar ortaya çıkardığını ileri sürmüştür. Bu düşünceye göre çalışma olgusu bireyi toplumla bütünleştirmekten ziyade toplumdan uzaklaştıran ve yabancılaşmaya neden olan bir süreçtir. Bu görüşlerden hareket edecek olursak, eğer çalışma yabancılaşma ise emeklilik yabancılaşma duygusunu azaltan, bireyin topluma katılımını sağlayan bir başlangıçtır. Çünkü birey artık onu kendisine, diğer insanlara ve işine karşı yabancılaştıran kapitalist ve bürokratik istihdam süreci içinde değildir ve özerk yaşayabilecektir. Ancak çalışma olgusu, insanın çalışma ortamı içerisinde sosyal ve psikolojik bir varlık olduğunun fark edildiği Hawthorne araştırmalarından bu yana yabancılaşmayı önlemeye ve çalışanı güçlendirmeye yönelik mekanizmalarla farklı boyutlar kazanmıştır. Çalışma belirli bir gelir elde etme, kişisel amaçlar belirleme, sosyal bütünleşme, sosyal destek ve ilişkilerin de kaynağı durumundadır. Bu nedenle çalışma yaşamı içerisindeki kazandığı statü ve roller, bireyin toplum içindeki yeri, gücü ve ilişkilerini belirleyen en önemli araçlar haline gelmiştir. Bu açıdan ise emeklilik sosyal ve ekonomik gücün azalması, belirli bir statünün ve ona bağlı rollerin kaybedilmesi, yaşlılık sürecinde yeni bir statüye geçilmesini ifade etmektedir. 

          Yaşlılığın sosyolojik anlamında statü ve rol kavramları, emekliliğin sosyolojik açıdan değerlendirilmesinde anahtar kavramlardır. Yaşlılığın sosyolojik yönü, bireyin içinde yaşadığı toplumdaki yaşla ilgili değer ve normlar, diğer deyişle toplumda belirli bir yaş grubundan beklenen davranışlar ve o toplumun o gruba verdiği değerlerle ilgilidir. (Arpacı, 2005: 20). Yaşlılığın toplumsal anlamı ile ilgili olarak literatürde üç boyuttan söz edilmektedir (Moen vd., 2000: 77): Birincisi, yaş, toplum içerisinde bireyin edinilmiş statülerinden biri olarak sosyal davranışlarının sınırlarını belirleyen psikolojik ve biyolojik boyutlar içerir. Örneğin yaşlının sağlık durumu hem emeklilik döneminin nasıl geçirileceğini hem de kişinin ailesi ve sosyal çevresiyle olan ilişkilerine ve katıldığı aktivitelere yansıyacaktır. İkincisi, yaş bireylerin kapasite ve tercihlerinden bağımsız olarak ve yaş katmanlaşmasına bağlı şekilde
sosyal rollerinin belirleyicisidir. Örneğin kültürel norm ve değerler emekliliğin doğru zamanının ne olduğunu ve emeklilikte uygun olacak davranış örüntülerinin neler olacağının şekillenmesin de etkilidir. Üçüncüsü, yaş belirli yaş grubundaki insanların temsil edildiği bir göstergedir ve bu yaş grubundaki kişilerin paylaştıkları benzer deneyimleri ifade etmede kullanılır. Buna göre her neslin, kendine özgü amaçları, beklentileri ve yaşam biçimlerine göre şekillenen emeklilik deneyimi söz konusudur.         

       Emeklilik, kesin ve ortak bir toplumsal anlamı olmayan; anlamı daha çok bireyin toplumsal yaşam biçimi ve alanı ile sınırlı olan, göreceli olarak algılanan bir toplumsal olaydır (Sevim ve Şahin, 2007: 188). Emeklilik, yaşamın belirli aşamalarından biri olarak bir süreci, olgu olarak ise bir sosyal statüyü ve statüye bağlı olayları içermektedir (Shanas, 1972: 221). Emeklilik, sosyal bütünleşme açısından ele alındığında temel bir statü değişimi olması ve yaşam dönemleri içindeki sosyal rollerde değişim ve gelişim süreçlerinin dinamiklerinden biri olması nedeniyle karmaşık bir olaydır. Emeklilik süreci yeni statüye hazırlanılmasını ve statü değişikliğinin getirdiği yeniden sosyalleşmeyi içerdiğinden yaşamın son sosyalleşme süreci olarak kabul edilebilir (Sevim ve Şahin, 2007: 188). 

          Statü bireylerin toplumsal gruplar içerisinde -aile-meslek- işyeri v.d.-bulunduğu konumdur. Bu konumlar birbirleriyle, diğer bireyler ile ve üstlenilen rolleri biçimlendirdiği gibi, aynı zamanda değerler, ideolojiler ve toplumun amaçları ile de ilgilidir. Bireylerin içinde bulunduğu statü ve roller bireylerin sosyal bir varlık olarak yaşlarının tanımlanmasına, kimlik edinmelerine yol açtığı gibi kendilik algısının da temelini oluşturarak, yaşamını anlamlı kılar. Sosyal statü ve rollerin yaşamın belli bir dönemine ilişkin olması, yaşlanma ve yaşlılığın da bu kategori içinde yer almasını getirir. (Arpacı, 2005: 21) 

          Emeklilik olgusu bir toplumsal konum ya da statü olarak statik-durağan bir yaklaşımla ele alınabileceği gibi, süreç olarak dinamik bir yaklaşımla da değerlendirilebilir. Statü olarak ele alındığında emeklilik bireyin hala aktif olduğu, bir kısmında aktif olduğu veya artık hiç aktif olmadığı çeşitli yaşam alanlarındaki konumuna işaret etmektedir (Susman, 1972: 29). Bir bireyin emekli olarak tanıtılmasıyla, onun çalışma yaşamı dışında olduğunu işaret eden konum ve buna bağlı olarak üstlendiği roller ifade edilmek istenmektedir. Emeklilik tek başına bir olaydan çok, bir dizi rol değişimidir (Moen vd., 2000: 76). 

          Emeklilik olgusunda statü değişimine yönelik sosyal ön kabuller yeni bir yaşam dönemine girişten çok çalışmanın ve mesleki kariyerin sonlandırılmasına odaklanır. Bu aksi yöndeki odaklanma bir statü olarak emekliliğin ve buna bağlı rollerin belirsizliğinin de göstergesidir (Szinovacz, 2003: 12). Rosow (1985) emekliliği sosyal işlevleri tam olarak belirgin olmayan, enformel belirsiz bir rol olarak betimlemiştir. Çünkü emeklinin artık verimli ve aktif olmadığı önyargısı var olmakla birlikte emeklilik rolüne ilişkin tanımlanmış faaliyetler de belirsiz ve sınırlıdır. 

          Emeklinin sosyal imajı toplumda kişinin “ayrı bir statüde” değerlendirilmesiyle belirginleşmektedir. Geleneksel toplumlardan modern toplumlara doğru değişen değerler çerçevesinde yaşlılık ve emekliliğin değerinin de şekillendiği söylenebilir. Geleneksel toplumlarda yaşlılardan bilgelikleri nedeniyle yararlanılmakta ve yaşlının sosyal statüsünün daha yüksek olduğu gözlenmektedir (Öz, 2004: 19). Yaşlıların fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayıp bakım vermenin genellikle toplumda düşük statülü bir iş olarak algılanması yaşlı statüde olmanın da “değersizlik” ve “rolsüzlük” biçiminde algılanmasını beraberinde getirmektedir (Susman, 1972: 55).”Emeklilik ile kaybolan roller bireyin ailesine, mesleğine/işine ve topluma ait oluştuğunu olumsuz olarak etkiler ve yaşlıdan beklenenler de yaşlıları “rolsüzlük” rollerine, toplumsal yönden kaybolan statülerine uyum sağlamaya güdülemez” (Öz, 2004: 18). Değersizlik algısı emekliye sosyo-ekonomik statü, toplumun gelişmişlik seviyesi ve bireysel yaşam deneyimlerine bağlı olarak değişmekle beraber ailesi ve yakın arkadaşları gibi içinde bulunduğu birincil gruplarca dayatılmaktadır (Susman, 1972: 55). 

          Çalışanlar açısından beklenilen ve istenilen bir durum olan emeklilik, ülkemizde yaşanan ekonomik güçlüklerle birlikte, artan boş zamanın değerlendirilememesi, emekliliğe hazırlığın olmaması gibi nedenlerden dolayı korkulan bir dönem haline gelmiştir (Sevim ve Şahin, 2007: 189). Emeklilik öncesi hazırlık, çalışan rolünden “emekli” rolüne ve buna bağlı diğer rollere geçişi etkilemektedir. Bu hazırlıkta bireyin içinde bulunduğu aile, arkadaş grubu, akrabalar ve çalışma arkadaşları gibi toplumsal grupların etkili olduğu görülür. Emeklilik olgusu, gerçekleşene kadar deneyim sahibi olunabilecek bir olgu değildir ancak tahmin edilebilen ve beklenti örüntüleriyle dolu bir yaşam dönemi olarak nitelendirilebilir.