Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Atatürk ve Bizler

polis_dergi_ocak_2014_021 polis_dergi_ocak_2014_022 polis_dergi_ocak_2014_023 polis_dergi_ocak_2014_024            Bizler, Atatürk’le ilgili olarak neredeyse bir yüzyıla ulaşmak üzere olmamıza rağmen o mümtaz ve cidden o derece muhteşem olan o zatı ne hikmetse bir türlü tanıyamadık ve dahi anlayamadık. Görüntülere bakıldığında fevkalade sevindirici yaklaşımlar söz konusudur. Elbette bununla iftihar etmek gerek. Lakin Atatürk bir mana ve bir dava adamıydı. Şaşaa ve kuru sevdalara asla prim veren biri değildi. Hepimizin çokça duyduğu ve okuduğu: “Benim naçiz vücudum bir gün toprak olacaktır. Lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır.” sözü, bunun en güçlü kanıtıdır. Bu mesaj, bize göre, daha başka söylem ve eylemlerin bir talimatı olsa gerek. Diyeceğimiz o ki, Atatürk bizlerden daha başka şeyler beklemektedir. Tabi ki her sene-i devriyede onu minnet ve rahmetle anacağız. O da, her ramazan geldiğinde İstiklal Savaşı şehitlerine mevlit ve Kur’ân okutmak suretiyle anmada bulunuyordu. Bu, fanide kalanların ebediyete uçanlar için kaçınılmaz bir görevidir. Bu hususta söylenecek söz takdirden başka bir şey olamaz. Bu anma merasimlerini bu gün yaptığımız gibi yarınlarda da yapacağız. Ama Atatürk’ün bizden istediği, tüm bunlar yanında başka bir şeyler olduğunu düşünmekteyiz.

            İlk satırda değindiğimiz üzere kendisini çok iyi tanıyamadığımız için, “iki arada bir derede” misali dolaşıp durmaktayız. Atatürk’ün gerek kişiliği ve gerekse talimatları konusunda her ne hikmetse hâlâ kafa birliğimiz maalesef yoktur. Kimimiz O’nu -hâşâ-dinsiz ve dahi din düşmanı var sayarken; kimimiz de O’nun dine gerek olmadığına kani olduğunu var saymaktayız. Haydi, buyurun cenaze namazına!

            Şimdi naçizane olarak, bu yaklaşımların birer iftira olduğuna dair ve bir boyun borcu olarak bazı örneklemeler yapmaya çalışacağız. Daha önceki sayılarda da bu hususta bazı tespitlerde bulunduğumuz söz konusudur. Ancak mesele o denli önemli ki bu konuyu sıkça gündeme getirmenin bir zaruret olduğu kanaatini taşımaktayız. Zira hâlâ anma törenlerinde hem de okumuş ve maalesef birer san ve unvan sahibi olabilmiş bedbahtların kalkmama edepsizliği yaptığına tanık olunmaktadır. Bunda hiç şüphesiz Atatürk’ü anlatanların ciddi kabahati var. Esasen onlar arasında da fikir birliği yok. Toplumdaki söz konusu durum, kanaatimize göre buradan yansıma bulmuştur, bulmaktadır. Esas mesele de bu ya! Ne ise burayı geçelim.Hatta bir panelde Atatürk’ün İslâm’a pozitif yaklaşımlarını dile getirdiğim için vasfım hemen oracıkta “Şeriatçı Atatürkçü” oluvermişti. Örneklerimizi aşağıda sunmaya gayret edeceğiz:

            Atatürk’ün evlatlık olarak yanına aldığı Sabiha Gökçen, Çankaya köşkünde her sabah yaptığı gibi Atatürk’e günaydın diyerek elini öpmeyi bir adet haline getirmiştir. Yine böyle bir sabahta Atatürk’ü yoğun çalışma halinde görür ve çok derinden bir “ALLAH!” nidası çektiğine tanık olur. Herkes Atatürk için -hâşâ- dinsiz dediği için Sabiha Gökçen de buna kani olmuş biri olarak hayretini yüz hatlarıyla da olsa gizleyemez. Şaşkın bir halde Atatürk’ün yüzüne bakıp dururken, Atatürk’ün bir sorusuyla kendine gelir:

            – Sen dindar mısın?

            Sabiha Gökçen yalan söylememe terbiyesiyle büyüdüğü için hiç tereddüt etmeden;

            – Evet, dedi. Dindarım.

            – Çok iyi, dedi Atatürk. Allah büyük bir kuvvettir. O’na daima inanmak lazımdır.

            Sonrasında da Sabiha Göçken’i karşısına alarak uzun uzadıya, Allah inancı ve din hakkında açıklamalarda bulunur. Sabiha Gökçen bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:Ben de o zaman anladım ki, Atatürk’ün dinsizliği hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandı”.1

            Aslında Atatürk, gerçek dine değil de dine sonradan ilave edilmiş ve adına bid’at denen unsurlar ile dinde aslı esası olmayıp din gibi uygulanan hurafeler ve din istismarcılığı ile mücadele ettiği ve halk da din dilinin Arapça olarak dayatılmakta olduğu sebebiyle gerçekleri göremez olduğundan Atatürk’ün bu ulvi hizmet ve mücadelesini din karşıtı olarak değerlendirme cehaletine maruz kalmıştır. Bunun vebalini kimin omuzlayacağı herhalde mahşer hesaplaşmasında ortaya çıkacaktır. Dileriz bu hesap kolay verilsin. Manzaraya bakıldığında ise işin bu kadar kolay olmayacağı anlaşılır gibidir. Zira o mümtaz insana her türlü bühtan ve iftira yakıştırılmıştır ve dahi yakıştırılmaya devam edilmektedir. Bu ise İlahî affa mazhar olmayacağı en son “İlahî Bildirge” ile haber verilen bir vebaldir. Bu işin yolu, İlle ve lakin Atatürk’ten özür dileyerek affını istemekten geçmektedir. Ak ve kara yüzlerin saklanamayacağı o günü beklemekten başka çare yok. Bühtan sahipleri kendilerini buna hazırlamak zorundadır.

            Atatürk’ün amacının, gerçek dinle değil bid’at, hurafe ve dini kendi emellerine alet edenlerle mücadele olduğunu şu tespitlerden anlayabiliyoruz:

            “Bizi yanlış yola sevk eden kötü yaradılışlılar, bilirsiniz ki, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep dinî kural sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altında küfür ve melanetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Gerçek şudur ki, elhamdülillah hepimiz Müslüman’ız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan, bundan ders ve akıl alacağına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esasını anlatmağa kâfidir.”1

            Cumhuriyet neslinin hemen her birinin bildiği üzere, Kur’ân’ı mana itibariyle Türkçeye çevirme işi Atatürk’ün üzerinde yoğunlaştığı bir husustur. İşte bu sayededir ki kadın-erkek birçok insanımız, yani hepimiz, bir bakıma Yaratandan yaratılana gönderilen bu kutsal mektubun içeriğini anlayabilme şansına sahip kılınmıştır. Atatürk’ün bu husustaki değer biçilemez gerekçeli tespiti şöyledir:

            “ Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar, bunun için Kur’ân Türkçe olmalıdır. Türk, Kur’ân’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor; içinde ne var, bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın.”2

            Diğer taraftan 17 Şubat 1927 tarihine kadar Arapça okunan hutbelerin bu tarihten itibaren Türkçe okunmasına başlanmıştır. Hutbelerin Cuma günleri her bir cami minberinde anlaşılmadık bir dille okunması meselesini anlamak, asla mümkün değil. Galiba bu düşüncenin bir kalıntısı olarak kendisini devam ettiren yegâne konu, duaların hâlâ Arapça olarak söylenmesidir ki vatandaşın ödediği vergiden maaş alan duahanların devam ede gelen bu tutumlarını gidermek için acaba Atatürk gibi birilerinin gelmesi mi beklenmektedir. Yukarıdaki tarihte 51 konuyu içeren bir hutbe kitabı hazırlatarak tüm camilere tevzi ve tevdi ettiren Atatürk, bu konuda şu sözlere yer vermektedir:

            “Hutbeden amaç, halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehl ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki, minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı olmuştur. Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gereklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.”3

            Atatürk’ün emri üzerine 51 konuda hazırlanan hutbe kitabının önsüzünde ise o tarihte ilk Diyanet İşleri Başkanı olan merhum Rifat Börekçi’nin şu hususa yer verdiği söz konusudur: “Hutbenin tamamen Arapça okunması, hutbelerdeki mevizelerden (öğüt, nasihat) müstefit olmak (faydalanmak) isteyen ve lisan-ı arabiye vakıf olmayan(Arap dilini anlayamayan) Müslümanların dindârâne emeline (dinini dos doğru yaşama çabalarına) imkân vermemektedir”. 4

            Özet olarak görüldüğü üzere merhum Atatürk, din konusunda o tarihe kadar hiçbir Müslüman liderin kendi ülkesinde yapmadığını veya yapamadığını O,Türkiye toplumu için yapmıştır. Ancak sosyal yapıya musallat olmuş alışkanlıkların hemencecik yok edilemediği, geçmişte de tanık olunan bir husustur. Bu itibarladır ki hâlâ eski tutum ve tutuculuğun devam ediyor olması kanaatimizce bu sebepledir. Ancak bir iftihar vesilesi olarak, yine Atatürk tarafından kurdurulan İlahiyat fakültelerinde yetişmekte olan gençlerimiz Atatürk’ün temenni ettiği doğrultuya ışık saçar niteliktedir. Esasen belli bir süreç içerisinde amacından uzaklaştırılan İmam Hatip Okullarının kurucusu da Atatürk’tür. Zira 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu ile Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu kanunun din eğitimi ile ilgili 4.maddesi aynen şöyledir: “Madde 4- Maarif Vekâleti yüksek diniyât mütehassısları (din konusunda yüksek öğrenimli uzmanlar) yetiştirilmek üzere Darülfünun’da (o zamanki yegâne üniversite) bir ilâhiyat fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidemat-ı diniyyenin ifası (din hizmetlerinin yerine getirilmesi) vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir (açacaktır).”

            Peki, tüm bu tespitler, Atatürk hakkında devam ede gelen ve yukarıda değindiğimiz her bir grubun yani Atatürk’ü din düşmanı varsayanlar ile laiklik ilkesinin arkasına saklanarak Atatürk’ün dini gereksiz gördüğünü varsayanların bu tutumlarının birer hezeyandan öte bir şey olmadığını net olarak göstermiş olmuyor mu?

            O, fani dünyadan ebediyete uçarken son söz olarak: – Aleykmüsselâm, demişti (a.g.e.:s.102). Bu sözün anlamı, İlâhî esenlik senin de üzerine olsun demektir. Demek oluyor ki ölüm meleği görevini yapmak üzere teşrif ettiğinde Atatürk’e: -Selâmünaleyküm, demişti. Peki, bu söz İlâhî rahmetin haberi değil midir? Elbette haberidir. Öyle ise, ki öyle. O halde O mümtaz insana din düşmanlığı yakıştıranlar, kendilerine: “Ey vahlar olsun!” demeyi acep hak etmiş olmuyorlar mı?!

            Son noktayı koyarken diyoruz ki, çok uzaklardan gelerek vatanımızın harim-i ismetini kirletmek ve bizleri öz vatanımızda yok etmek isteyenlerin maşalarını denize dökmek suretiyle son sığınağımız Türkiye’de ezanların bangır bangır okunmasına vesile olan Ata’ya ve O’nun dava arkadaşlarına Allah’tan rahmet dilerken; O’nu gerçek yönüyle tanıyan ve anlayan insanımıza da candan tebrik, sevgi ve saygılar sunuyorum.

            KAYNAKÇA

              İskender Özdemir; Atatürk ve İslâm; Kripto Basım Yayım; Araştırma- İnceleme No:61 Ankara, Ağustos 2013.

           DİPNOTLAR

                        1 İskender Özdemir, Atatürk ve İslam, Giriş bölümü, s.9-10.

                        2 İskender Özdemir; a.g. e., s.40.

                        3 Aynı eser; s.134.

                        4 Aynı eser; s.146.

                        5 Aynı eser; s. 147.