Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

“Asım”ın Babası

image002 (1)Edebiyatla ilgilenenlerin bileceği gibi Asım; kendisini anmak üzere 2011 yılı tahsis edilen merhum Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı eserinde Altıncı Kitap olarak yer alan bölümün adıdır. Okuyucumuzun dikkatini celp etmek bakımından cazip olur düşüncesiyle bu başlığı kullandık. Dileriz öyle olmuştur.

Babası müderris/Profesör Mehmet Tahir Efendi tarafından o dönemlerde adet olduğu üzere “EBCED” hesabına göre eski harflerle bir isim düzenlemesi cihetine gitmiş ve “Yufka” anlamına gelen RAĞİF adını bulmuştur. Zira kendisi Hicri takvime göre 1290 (1873) yılında doğmuştu.

1290 =

80    +

  10    + 1000   +200
Rağif   f   i   ğ   r
رغىڧ =   ڧ ى   غ   ر

Ancak gerek ev halkı ve gerekse mahalleli bu ismi rahat kullanamadığı için bu ismi Akif olarak söylemeye başlamış ve böylece Rağif ismi Akif oluvermiştir.

Çağının akımlarını ve devlete düşman çağdaş yabancı yönetimlerin suiniyetini ve içerideki aldanmışların gafletini fevkalade doğru tespit edip buna göre telkin ve nasihatte bulunan merhum, Miladî takvimle 20 Aralık 1873’te İstanbul’da Fatih semtinde, kendisine kahırdan başka hiçbir şey vermeyen bu fani dünyayı teşrif etmiştir. Merhumun dünyaya geldiği ev; Fatih’te Millet Kütüphanesi’nin bitişiğindeki Ali Emirî Efendi Sokağından Kıztaşı’na doğru inerek Sarıgüzel’e doğru ilerleyip Sarı Nasuh Sokağına varıldığında, Fatih yangınında kül olan ve bugün meçhul bir şahıs tarafından ekildiği (1977) göze çarpan bir arsa ile karşılaşılır ki el an birçok yeni apartmanların dikili bulunduğu yerde idi. Bu ev merhumun annesi Şerife hanıma aitti. Yanmış evin yerinde şimdilerde yellerin estiği ve kimlerin eline nasıl geçtiği hakkında net bilgi olmadığı anlaşılmaktadır.(1)

Kendisini yâd etmek üzere; vefatının 75. ve müellifi bulunduğu İstiklal Marşımızın TBMM tarafından kabulünün (12 Mart 1921) 90. yılı olması münasebetiyle 2011 yılının “Mehmet Akif Ersoy Yılı” olarak ilan edilmesi “Milli Şair” ve “Vatan Şairi” payelerine tartışmasız bir haklılıkla sahip olan bir zatla ilgili olarak maruz kalınan yukarıdaki durumun izahını yapmak pek mümkün olmasa gerek. Tabiidir ki, merhumun vereselerinden mutlaka hayatta olanlar vardır. Ama memleketimizde maalesef dönen entrikaların haddi hesabının olmadığı gerçeğine bakılacak olursa merhumun mülkünün de devlet eliyle sahiplenilmesi ve oracıkta şanına layık bir yapı inşa etmenin gerekten öte bir vefa borcu olduğu kanaatindeyiz. Ama ne gezer! Zira kendileri yine bir Aralık gününde (27 Aralık 1936) rahmet-i Rahman’a uçtuğunda sahipsiz kalan naşının defni için Milli Türk Talebe Cemiyetinin hazırlayıp o günkü parayla 15 kuruşa sattığı bir broşürden elde edilen meblağla defin işlemlerini gerçekleştirdikleri uğraşa bakıldığında -o zaman için bile olsa- böyle bir gereğin kimseyi, ama hiç kimseyi ilgilendirmediği aşikârdır. Ama olmamış ve çok yazık olmuştur. Hâlbuki Milli Mücadele’nin lojistik destek yolu olan Kastamonu’yu, vaaz ve telkinleriyle bu işe ikna eden de bu zat-ı faniydi. Eğer O olmasaydı İnebolu’ya silah çıkartarak hamile ve bebekli Anadolu’nun yüzü güneşte ve soğukta yanarak adeta muşambaya benzer hale gelen simalara sahip Kastamonu’muzun kadirşinas kadınlarının güttüğü kağnılarla hiç Ankara’ya cephane ulaşabilir miydi?

Yıl münasebetiyle bu muhterem zat hakkında yapılan etkinlikler cümlesinden olarak edindiğimiz bilgilere göre 2006 yılında Burdur ilimizde merhumun adını taşıyan bir üniversite, Hacettepe semtinde Taceddin Dergâhı’nın da içinde bulunduğu bir park ve bu parkta, İstiklal  Marşımızı üzerinde barındıran bir anıtın inşa edilmesiyle birlikte bir de Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi açıldığı söz konusudur ki, cidden gecikmiş bir hakkın teslimi mesabesinde icra edilen bu tür faaliyetler konusunda adı ve emeği geçen yediden yetmişe herkesi canı gönülden tebrik etmek, en az bir vefa borcu kadar önemli ve kaçınılmazdır. Ama

gelin görün ki, tüm bu yapılanlar nerdeyse bir asırdan sonraya tekabül etmektedir. Oysa biz biliyoruz ki, merhumun pabucunu doğrultacak yetenek ve kadirde olmayan bazı erkânımız hakkında daha sağlıklarında bile abideler misali icraatlarda bulunulmuştur, bulunulmaktadır. Haklarıdır. Helal olsun demekten öte hiçbir söze gerek olmaz. Lakin merhumun vakti zamanında maruz kaldığı seremoni, bizlerin milli değerlerimize ne denli önem verdiğimizin bir göstergesi olarak fevkalade ibretamizdir. Bize göre bu hali pür melal, doktora tezlerine konu olabilecek nitelik ve ağırlıktadır.

Çağdaşları, kendisi hakkında “Bir sıvı gibi girdiği kabın şeklini almak şöyle dursun; bir katı olarak girdiği kabı kendi şekline dönüştüren bir tabiata sahipti” tespiti yapmıştır ki bu tespit, O’nun modernleşme konusundaki kaçınılmaz bir ilkesiydi. Bu önemli ve haklı tespite sahip bulunan merhum, anne tarafından Buhara’ya; baba tarafından da, o zamanlar bir eyaletimiz olup halen izlerimizin bulunduğu, Arnavutluk’un Şuşise köyüne dayanmaktadır. Yukarıda da değinildiği üzere O, özentiye düşmandı ve yerli kalınarak modernleşme hasretlisiydi. Kur’ân’ı mezarlıklarda okuyanlara adeta ateş püskürüyordu. Zira Kur’ân ölüler için değil, diriler için indirilmiş bir hayat kitabıydı. Hz. Peygambere benzemek için değil, O’nun emirlerini gerçekleştirmek için emrolunduğumuzun altını çizen bir anlayışa sahipti.

Kendisi, o zamanların âdeti üzere ilköğrenime 4 yıl, 4 ay ve 4 günlük iken başlatıldı. Annesine kalsaydı o medrese öğrencisi olacaktı. Adeta Mustafa Kemal’de olduğu gibi babasının tercihiyle modern diyebileceğimiz eğitim koluna yönlendirildi. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebi’ne(2) devam etti. Kendisi daha 14 yaşında iken gerek babasının vefatı ve gerekse aynı yıl vuku bulan Fatih yangınında evini kaybetmesi yanında o tarihlerde Mülkiye’den mezun olanlara hemen görev verilmiyor olması sebebiyle, 2 yılı gündüzlü, 2 yılı geceli olan parasız yatılı Baytar Mektebi’ne girmiş ve buradan birincilikle mezun olmuştur. Kendisiyle birlikte ikinci olarak mezun olan Simon Efendi adlı bir Ermeni genciyle birlikte Ziraat Nezareti Umur-u Baytariye Şubesi (Tarım Bakanlığı Veteriner İşleri Şubesi) emrinde göreve başlatılmıştır. Bu görevde, daha çok, bulaşıcı hayvan hastalıkları üzerinde çalışma yaptığına tanık olunmaktadır. 1893’te atandığı bu görevinde Veteriner Şubesi müdür yardımcılığına kadar yükselmişken 1913’te istifa etmiştir. Ancak Halkalı Ziraat Mektebi’ndeki öğretmenliğine devam etmiştir. Merhum, memuriyete girdiği yıl olan 1893’te Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlenmiştir. Çiftler, yaklaşık bir ay kayınpederinin konağında ikamet etmiş, akabinde daha önce yangında yanan evlerinin yerine yeniden inşa edilen baba ocağına taşınmıştır.

Merhumun Fransızca, Farsça ve Arapça dillerine iyi derecede vakıf olduğu söz konusudur. Bununla birlikte, veteriner hekim, şair, öğretmen, vaiz, Kur’ân mütercimi, yüzücü, güreşçi, gazeteci ve milletvekili olduğuna bakıldığında; merhumun, eşine az rastlanır bir kişilik olduğu aşikârdır.

Merhumun ilk yayınları cümlesinden olarak, Hazine-i Fünun (Fenler Hazinesi) Mecmuası’nda 1893 ve 1894’te birer Gazeli; 1895’te Mektep Mecmuası’nda “Kur’ân’a Hitap” adlı bir şiiri yayınlanmıştır. Ayrıca Dârul Funûn’da hocalık yaptığı sırada kaleme aldığı “Kavaid-i Edebiyye” (Edebiyat Kaideleri) adlı eseri, Dârul Fünûn Ders Kitapları arasında  Osmanlıca aslıyla basılı bulunmaktadır. Merhum, şiirlerini daha sonra Sebilürreşad adını alacak olan Sırat-ı Müstakim adlı dergide yayınlamıştır ki bu dergi; II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte ortaya çıkan serbestlik sayesinde yayın hayatına girmiş yayınlar cümlesindendir.

Merhumu bu kısacak yazıda anlatmak hiç mümkün değil. O bakımdan vefatı sırasında maruz kaldığı vefasızlığı dile getirdikten sonra sözü bağlamamız gerekmektedir.

Merhum Mısır’da yakalandığı siroz -ki Atatürk’ü de bu hastalıktan yitirmiştik- hastalığından kurtulamayarak 27 Aralık 1936 akşamı saat yirmiye doğru vefat etmiştir. Naşına reva görülen muameleye, yukarıda kısmen değinmiş olmakla birlikte bu hususta bir tespit daha yaparak noktayı koyacağız.

Aşağıdaki bilgileri, o yıllarda Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Prof.Dr. Sulhi  Dönmezer’in 05.Ocak 1987 tarihli Tercüman Gazetesinde yayınlanan ”Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısından sizlere nakledeceğiz: “…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse İdare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı.

Bizler alana geldiğimizde namaz vaktinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir  tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmına bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük. İki kişi, üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin geldiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif’e ait olduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. Gençler hemen Emin Efendi lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı. Ama ne vali, ne belediye başkanı ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalıkta yoktu.”

Cenazenin kaldırıldığı yer Bayezıd Camii’dir. Merhumun Edirne Kapı Mezarlığı’ndaki kabri, gençler tarafından yaptırılmıştır. O yıllarda Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olup Milli Türk Talebe Birliğinde görevli olan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan’ın, defin sırasında yaptığı konuşmadan dolayı sorguya çekilmiş olduğuna bakıldığında, işin içinde bir hükümet emrinin olduğu ve yapılanların bir tesadüf olmadığına hükmetmenin mümkün olduğu kanaatini taşıyoruz. Daha sonra 1960 yılındaki yol yapımı nedeniyle merhumun kabri Edirne Kapı Şehitliği’ne nakledilerek Diyarbakırlı Süleyman Nazif ile arkadaşı Ahmet Naim Bey’in kabirleri arasında bir yere alınmıştır. Merhuma Allah’tan rahmet diliyoruz. Belki milli değerler konusunda ibret alınır düşüncesiyle hasbelkader kaleme alınan bu yazı, vefasızlık gösterenlerin şahsında olmak üzere, oluşabilecek muhtemel vefasızlıklar için ithaf amacı taşımaktadır. Milletin başı bir daha sağ olsun.

Dipnotlar

(1)Safahat; Ömer Rıza Doğrul tertibi, Onbirinci Baskı, s.1; İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul 1977.

(2) O yıllarda Mülkiye Mektebi, 3 yılı İdadi (Lise), 2 yılı da Ali (yüksek) Kısım olmak üzere öğrenim veriyordu. Kendisi 3 yıllık İdadi kısımdan öğrenime başlamıştır.( bk. Dip not 2; s.xıv.)