Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Eski ve Yeniye Dair

ESKİ VE YENİ’YE DAİR

 

cengiz çakıltepe

Cengiz ÇAKILTEPE

Burdur Emniyet Müdür Yardımcısı

2.Sınıf Emniyet Müdürü

 

 

2003-2005 yılları arasında görev yapmak üzere gitmiş olduğum Birleşmiş Milletler Misyonundayız ve Kosova’nın İpek kentinde İtalyan Polisleriyle birlikte çalışıyoruz. Tarih: 02.12.2003 ve akşam saatlerinde UEFA Kupasında Galatasaray ve Juventus karşı karşıya gelecekler. Birlikte çalıştığımız Michelangelo ismindeki İtalyan meslektaşım akşamki maçı izleyip izlemeyeceğimi soruyor. Ben de fanatik olmasam da bir GS taraftarı olarak “tabi ki izleyeceğim” deyince, bana “aynı taraftayız ben de Galatasaray’ı destekliyorum çünkü ben Roma taraftarıyım İtalya’da Roma taraftarları Juventus’u hiç sevmezler demişti. İlk etapta bir İtalyan’ın, GS’ı desteklemesi hoşuma gitse de ülkesinin takımı yerine başka bir ülkenin takımını tutuyor olması bana bir hayli tuhaf gelmişti. Zira FB ile ezeli rakip olmamıza rağmen, başka bir ülkenin takımıyla yaptığı maçlarda FB’nin yenilmesini içimden geçirmek bile bana çok çirkin gelmiştir.

Bu hadisenin ardından 6-7 yıl geçmişti ki bazı meslektaşlarımızla lokalde maç izlendiği sırada FB’li bir taraftarın GS yerine yabancı rakibini, GS’lının da FB yerine yabancı rakibini tuttuğuna şahit olduğumda çok üzülmüş ve “ne olmuş sizin milli duygularınıza ki bu şekilde düşünebiliyorsunuz!” demiştim. İlk bakışta “bunda bir şey yok nihayetinde spor ve sporun milliyeti olmaz” diye düşünenler olabilir. Ben yine de ülkemin bir takımı dururken yabancı bir takımı tutmayı kendime yediremem doğrusu.

Peki, Türkiye liglerindeki spor karşılaşmalarının durumu ne? Diye soracak olursak; Oralarda da pek ahlak ve saygıdan bahsetmek mümkün değil. Özümsenememiş sözde centilmenliğimiz, bir tribünden diğerine uzatılan galiz ve kaba sözler, sahadaki hakem ve oyunculara edilen ağıza alınmayacak küfürler, bu konudaki konumumuzu belirleme açısından önemli göstergeler olsa gerek. Hele bir de statlardaki yaralama ve ölümler göz önüne alındığında meselenin şirazeden çıktığını söylemek pek de yanlış olmasa gerek.

Sosyal etik durumumuzdaki olumsuzluk, sadece sporla da sınırlı değil elbet. Kırmızı ışıkta beklerken sarı ışık yanar yanmaz arkanızdan kuvvetli ve kesif kornalar duydunuz mu? Size boştaki vitesi 1. vitese takma zamancığını bile tanımayan sabırsızlarla karşılaştınız mı hiç?

Ya hastanede, vergi dairesinde, bankada, belediyede, polis merkezinde veya herhangi bir kamu hizmet binasında abus bir çehre ile amirane hitap eden bir görevliyle karşılaştınız mı?

Çalıştığınız yerde sırf makam ve mevkice üst olduğu veya işvereniniz olduğu için sahibinizmiş gibi ve siz de onun kölesiymişsiniz gibi davrananlarla karşılaştınız mı?

Genç bir delikanlı iken belediye otobüsünde, “nasıl olsa birazdan yaşlılar biner ve onlara yer vermek durumunda kalırım” diyerek koltuklar boş olsa bile oturmazdım. Şimdilerde ise gençler yanı başlarında yaşlı insanlar ayakta dikilirken merakla! camdan dışarıyı seyredebiliyorlar.

Sigaraya ilk başladığımız yıllarda çok tanımasak bile bizden yaşça büyük birisini görünce yarı utanç yarı korkudan dolayı sigarayı avuç içine alıp gizlemeye çalışmamıza mukabil, şimdilerde babanın, annenin veya öğretmenin yüzüne üflenen sigara dumanları var.

Pek çoğumuz, eskiden savaş meydanlarındaki yaralıların kendisine uzatılan suyu tam alacakları sırada “suu” diye inleyen başka bir yaralıyı işaret edip “suyu ona verin” diyerek arkadaşını kendisine tercih ettiği hikâyeleri dinlemişizdir. Günümüzde artık bu hikâyelerin kahramanlarının yerini “kendini arzın merkezi gören insanlar” ve “ben varsam her şey var, benden sonrası tufan…” diyen bencil ve ben-merkezci insanlar almış durumdadır.

Eskiden olduğu gibi milli ve manevi değerlerin “geçer akçe” olmadığı dönemleri yaşadığımız şu günlerde; giyim kuşamı, davranışı, lisanı ve öldürücü hırslarıyla kendine ve köküne yabancı gençleri görmek insana acı veriyor.

Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’ndeki cezalara bakıldığında bile hafiften ağıra doğru sıralama; Uyarma, kınama, aylık kesimi, kısa süreli durdurma, uzun süreli durdurma, meslekten men ve memuriyetten men şeklinde olduğu görülmektedir. Yani eskiden kıdem ve rütbe, paradan daha önemli görüldüğü için mevzuatı yapanlar kıdeme müessir cezaları para cezasından sonraya koymuşlardır. Günümüzde ise herkes için geçerli olmasa da pek çok Devlet memuru “kıdem önemli değil ama paramı kesmeyin” tarzında hareket edebilmektedir.

Yine eskiden insanlar kızlarını verecekleri erkekte, ilk başta ahlak ve huy güzelliği ararlarken, şimdilerde damat adayıyla ilgili ilk soru “oğlan ne iş yapıyor” sorusudur. Çocuklar ve gençler bile meslek seçiminde idealizmi çoktan terk edip, en çok getirisi olan mesleklerin peşine düşmüşlerdir.

Eskinin fakiri, fakir olduğunu bilir ve bunu kabullenerek hayatını ona göre tanzim ederdi. Şimdilerde ise herkes lüks evlerde yaşamak ve lüks arabalarda gezmenin hülyasını kurmaktadır. Bununla da kalmayıp, hülyalarını ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek için, kendilerini onulmaz bir hırsın girdabına salmaktadırlar. Günümüzdeki hırsızlıkların, soygunların, dolandırıcılıkların ve cinayetlerin mebzul miktarda artışı bunun en bariz göstergelerinden olsa gerektir.

Pekiyi, eskinin her şeyi mi güzeldi? Elbette hayır. “Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı” sözü bu anlamda dillere pelesenk olmuştur. Bu meyanda, babasının yanında çocuğunu kucağına alamayan ve ona sevgi gösterdiği zaman kendi babasına karşı saygısızlık olarak değerlendirileceği düşüncesi bana hep saçma gelmiştir. Hâlbuki bizler namaz kılarken bile torunlarının sırtına çıkmasına müsaade eden bir peygamberin ümmeti değil miyiz?

“Eski, eski olduğu için atılmaz, kötü olursa atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz, iyi olursa alınır.” Sözünün sahibi M. Akif Ersoy gibi hareket edebilirsek, eski-yeni dengesi daha iyi sağlanabilir. Aksi takdirde sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da ciddi hezimetler yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

“Eski odunu yak, eski arkadaşa güven ve eski eserleri oku” der Bacon. Yani eski, odun gibi değersiz ise ona göre, arkadaş gibi samimi anlamlar ve değerler ifade ediyorsa ona göre, tarihi eser gibi kıymetli ve derin anlamlar taşıyorsa ona göre muamele etmek gerektir.

Eskisini (geçmiş) bilmeyen bir nesilden faydalı yeniler beklemek beyhude bir davranıştır. Bu anlamda, Atatürk’ün “istikbal göklerdedir” vecizesinden hareketle, “istikbal köklerdedir” dense yeridir. Nitekim N.F. Kısakürek’ in “Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve olgunlaşmadan çürür” sözü açıklanmaya lüzum bırakmayacak kadar konuyu net olarak ifade etmektedir.

Nasıl ki, ham madde ve malzemenin evsafına göre ürün kalitesi ortaya çıkıyorsa, aynen öyle de bir milletin beslenme damarı olan “kökleri” ve bu köklere olan irtibata göre de o milletin kalitesinden ve gücünden söz etmek mümkündür. Bir başka deyişle, Milli kökten uzaklaşma; Dini-ahlaki çöküşü, sosyal ve kültürel erezyonu, dil yozlaşmasını, emanete hıyaneti ve ehil olmayana emaneti de beraberinde getirir. Ya da sayılan bu olumsuzluklar Milli kökten uzaklaşmanın birer belirtileridir. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın, yakın bir tarihte Burdur’u ziyaretinde emaneti ehline vermekle ilgili olarak, Ziya Paşa’dan iktibasla söylediği;

“Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr,

Katır mühürdar oldu, eşek defterdar.” sözü de konuyu bu anlamda veciz bir şekilde özetlemekte ve herkese hakkı olan hissesini vermektedir.

“Eskinin” kendine has ağırlığı ve kıymetinin yanı sıra “yeninin” de olmazsa olmazları söz konusudur. Bu anlamda tabi ki teknolojik gelişme olacak ve bu gelişmelere paralel olarak teknolojik ürünler kullanılacaktır. Ancak bu ürünlerin insan ilişkilerinin, hatta aile ilişkilerinin arasına girmesine müsaade etmemek gerekir. Günümüzde, aynı evde bulunmalarına rağmen, birbiriyle facebook veya twitter üzerinden haberleşen aile bireylerine rastlamak, ya da kendini odasına kapatıp lap-top veya tablet bilgisayarıyla onu da bulamazsa akıllı! telefonuyla internetin bulanık sularına dalan çocuk ve gençleri görmek, eskilerin deyimiyle vakayı adiyedendir.

Faydalı pek çok bilgiye kısa bir sürede ulaşılabilen günümüzün dijital dünyasının aynı zamanda; Çocuğun cinsel istismarı, kontrolsüz pornografik yayınlar, hırsızlık, dolandırıcılık, terör, dijital ortamda tanışma – evden kaçma – evlenme ve her türlü ahlaksızlığın da barındığı bulanık ama çeşitli makyajlamalarla özellikle gençler için cazip bir ortam olduğu da bir gerçektir. Bununla birlikte, pek çok yetişkinin bile alabildiğine kendini saldığı bu dijital girdaptan çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak ve pisliğine bulaşmadan onların dijital dünyadan faydalanmalarını sağlamak da çok zor ve bir o kadar da efor isteyen bir iş olup, bu konuda, bireye, aileye, basına, eğitim kurumlarına, STK’lara ve ilgili kamu kurumlarına kadar pek çok müesseseye önemli görevler düşmektedir.

Akif’in dediği gibi, “eskiyi eski olduğu için değil işe yaramadığı için atan, yeniyi de yeni olduğu için değil işe yarayacağı ve ihtiyacı olduğu için alan” ve aynı zamanda köklerine bağlı ama çağın değişim ve gelişmelerine de açık bir topluma sahip olmak ümidiyle…