Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Milli Mücadele ve Mustafa Kemal Atatürk II

MİLLİ MÜCADELE VE

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK II

image002

Barbaros Hayrettin AYDIN

(E) 1. Sınıf Emniyet Müdürü

TEMÜD-DER Genel Başkanı

9 Mart 1919 tarihinde İngilizler tarafından işgal edilen Samsun, 19 Mayıs 1919 tarihinde de Mustafa Kemal Paşa’yı karşılıyordu.

Mustafa Kemal Paşa 3.Ordu Müfettişi olarak Samsunda hazırladığı 20 Mayıs 1919 tarihli ilk raporunda; İngiliz Askerlerinin ateşkese uymadıklarını, istedikleri yere asker çıkardıklarını ve bölgenin iç kesimlerine asker gönderdiklerini ifade ederek; Bu halin asayişi sağlama görevini zorlaştırdığını, halkın kendisine olan güvenini sarstığını, ateşkes hükümlerine ve milli haklara da aykırı bu durum oluşturduğunu ifade ederek İstanbul Hükümetince önlem alınmasını ister.

21.Mayıs 1919 tarihli raporunda da ise; “… Seferberlik başlangıcında, asker kaçaklarıyla Rumlar, Ermeniler ayrı ayrı çeteler halinde faaliyete geçerek bir süre  politika ile ilgili olmayan haydutluklar yaptılar. Daha sonra bunlar siyasî tutum içine girdiler. Rus istilâsı ile destek buldular. Mütarekeden sonra din adamlarının da ön ayak olmasıyla, Pontus Devleti kurmak için açıktan açığa harekete geçmişlerdir. Bugün Samsun civarında 40 kadar Rum Çetesi vardır. Bunlar tamamen siyasî bir nitelik kazanmışlardır. Liva’nın bütün Rumları çetelerle beraber Samsun’daki Rum komitesi ve özellikle Rum metropoliti Yermanos tarafından yönetilmektedir. Bunların siyasî amaçlarla yaptıkları tecavüzler yüzünden Müslüman halk telaş ve heyecan içindedir. Ahali kendini, para ile Müslüman çetesi temin etmek suretiyle korumaya çalışmaktadır. Rum çeteleri İslâm halkını tehdit altına almış ve onları ortadan kaldırmaya girişmiştir. İslâmlar savunmadadır. Meydana gelen İslâm çeteleri düzenli bir programa sahip değildirler. Liva dâhilinde ezici bir çoğunluğa sahip olan Müslümanlar ürkek bir vaziyette, mal ve canlarından endişe içindedirler. Rumlar Müslümanları huzursuz eden siyasî emellerinden vazgeçerlerse, şekavet derhal kalkacaktır… Durumun gerektirdiği bütün tedbirler alınmaktadır. “der.

 Bundan sonrasını Mustafa Kemal Paşa’nın ifadeleri ile yine Nutuk’tan takip edelim.

“Şimdi Efendiler, ilk iş olmak üzere, bütün ordu ile temasa geçmek gerekiyordu.

Erzurum’daki 15 inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs 1919’da yazdığım bir şifrede:“Genel durumumuzun almakta olduğu tehlikeli şekilden pek üzüldüğümü ve elem duyduğumu, millet ve memlekete borçlu olduğumuz bu son vicdan görevini, yakından ortak bir çalışma ile yerine getirmemin mümkün olacağı inancı ile bu son memuriyeti kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gitmek isteğinde bulunduğumu, ancak Samsun ve dolayları güvenlik yetersizliği yüzünden kötü bir sona uğrama tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinden, buralarda birkaç gün daha kalmak zarureti doğduğunu bildirdikten sonra, beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak hususlar varsa bildirilmesini rica ettim.

Gerçekten de Samsun ve dolaylarında Rum çetelerinin Müslüman halka saldırması ve zaten vasıtasız bırakılmış olan bölge yöneticilerinin yabancıların da işe karışmaları yüzünden hiçbir tedbir alamaması, durumu güçleştirmişti.

Tanıdığımız ve kendisinden büyük enerji beklediğimiz bir zatın Samsun’a mutasarrıf olarak tayinini sağlamak için teşebbüste bulunmakla birlikte, 3’üncü Kolordu Komutanı’nı geçici olarak Canik mutasarrıflığına atadım.((1)karargahında İstanbul’dan getirdiği Refet Paşa). Bölgede elden gelen bütün tedbirlerin alınmasına, özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye ve korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede millî teşkilât kurulmasına girişildi”.

“23 Mayıs 1919’da Ankara’da bulunan 20’nci Kolordu Komutanı’na: Samsun’a geldiğimi, kendisi ile daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve İzmir dolaylarına dair daha kolaylıkla alabileceği bilgilerden haberdar olmak istediğimi bildirdim”.

Bu kolordunun durumu ile daha İstanbul’da iken ilgilenmiştim. Güneyden Ankara bölgesine trenle nakli söz konusu idi. Bu nakliyatın engellenmekte olduğunu anlamış bulunduğumdan, İstanbul’dan hareketim günlerinde Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’dan, kolordunun trenle nakli gecikirse, karadan yürüyerek Ankara’ya sevkini rica etmiştim. Bundan dolayı sözünü ettiğim Şifreli telgrafımda, 20’nci Kolordu birliklerinin bütün mevcudu ile Ankara’ya gelmeyi başarıp başaramayacağını sordum. Canik sancağı hakkında bilgi verdikten sonra, bir iki güne kadar Samsun’dan karargâhımla bir süre için Havza’ya gideceğimi ve mutlaka Samsun’dan hareketimden önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi yazdım”.

“20’nci Kolordu Komutanından, üç gün sonra 26 Mayıs 1919’da aldığım cevapta İzmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa’nın da işgal edildiğini telgraf memurlarının haber verdiğini, kolordunun Ereğli’de bulunan birliklerinin hepsini trenle nakletmeyi başaramadıklarından karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak aradaki uzaklık dolayısıyla Ankara’ya ne zaman varacaklarının belli olmadığını bildiriyordu”.

“Kolordu Komutanı aynı telgrafında Afyonkarahisar’da bulunan 23’üncü Tümen’in mevcudunun azlığından ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından söz ettikten sonra, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından, güvenlik bozucu bazı olaylarla ilgili haberler gelmeye başladığını bildiriyor ve zaman zaman bilgi vereceğini yazıyordu”.

“27 Mayıs 1919 tarihinde, Havza’dan, 20′ nci Kolordu Komutanı’ndan ve aynı zamanda bu kolordunun bağlı bulunduğu Konya’daki Ordu Müfettişliğinden, Afyonkarahisar’daki tümenin takviyesi için hangi kaynaklardan yararlanılmakta olduğunu ve kuvvetinin arttırılmasına maddi imkân bulunup bulunmadığını, bugünkü Şartlara ve durumumuza göre bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü sordum”.

“Kolordu Komutanı, 28 Mayıs 1919’da; sorduğum hususlarla ilgili bilgi veriyor ve 23’üncü Tümen düşman bir işgal durumu karşısında yerini terketmeyecek ve saldırıya uğrarsa bölge halkından alacağı yardımla kendi kesimini savunacaktır diyordu”.

“Ordu Müfettişi de 30 Mayıs 1919’da verdiği cevapta 23’üncü Tümen, Karahisar’daki güvenliği korumakla birlikte, her türlü işgal olayına, her türlü vasıtayla karşı koyacaktır diyordu. Bu vasıtaların hazırlanmakta olduğunu ve Konya’da orduya yardımcı olabilecek bir kuvvetin hazırlanmasına çalışıldığını, ancak bu kuvvetin bir adının ve unvanının bulunmadığını bildiriyordu”.

“Ben, müfettişliğe yazdığım telgrafta, Konya’da bir vatan ordusu kurulmaktadır, diye bazı haberler yayılmıştır, bunun içyüzü ve teşkilatı nedir demiştim. Böyle bir soruyu yöneltmekten maksadım, biraz da onları özendirmek ve harekete geçirmekti. Müfettişliğin verdiği son bilgi bunun üzerinedir”.

“Kolordu Komutanı bu açıklama isteğime Konya’da vatan ordusunun kurulduğundan haberdar değilim demişti”.

“20′ nci Kolordu ve Konya’daki Ordu Müfettişliği ile kurduğum temas sonunda edindiğim bilgilerden, dikkat ve uyanıklığı gerektiren noktaları 1 Haziran 1919’da Erzurum’daki 15’inci Kolordu, Samsun’daki 3′ üncü Kolordu ve Diyarbakır’daki 13’ncü Kolordu Komutanlarına bildirdim”.

“Trakya’da bulunan kuvvet ve komuta durumunu bilmiyordum. O bölge ile de temas kurmak gerekiyordu. Bu maksatla İstanbul’da, Genel Kurmay Başkanı Cevat Paşa’dan 16 Haziran 1919’da özel Şifre ile – Cevat Paşa ile İstanbul’dan ayrıldığım gün gizli ve özel bir Şifre kararlaştırmıştık-, Edirne’de Kolordu Komutanının kim olduğunu ve Cafer Tayyar Bey’in nerede bulunduğunu sordum. Cevat Paşa 17 Haziranda cevap verdi. Cafer Tayyar Bey’in 1’inci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendim”.

“Amasya’dan 18 Haziran 1919 tarihinde, Edirne’de 1’inci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey ‘e Şifre ile verdiğim direktifte başlıca şu hususları belirttim: Millî istiklâlimizi boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikelerini hazırlayan İtilâf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul hükümetinin esir ve güçsüz durumu sizce de bilinmektedir. Milletin kaderini böyle bir hükümetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır”.

“Trakya ve Anadolu’daki millî teşkilâtların birleştirilmesi ve milletin sesini bütün gürlüğü ile dünyaya duyurabilmesi için, güvenli bir yer olan Sivas’ta ortak ve güçlü bir hey’et kurulması kararlaştırılmıştır. Trakya Paşaeli Cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere İstanbul’da bir hey ‘et bulundurabilir”.

“Ben İstanbul’da iken Trakya Cemiyeti üyelerinden bazılarıyla görüşmüştüm. Şimdi zaman geldi. Gereken kimselerle gizlice görüşerek derhal teşkilât kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. Onlar gelinceye kadar Edirne ilinin haklarının savunucusu olmak üzere, teşkilât üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten imzalı bir belgeyi kendi imzasıyla ve Şifreli telgrafla bildiriniz”.

Mustafa Kemal Paşa’ya ait bu ifadelerden anlaşılacağı gibi; vatanı düşman istilasından kurtaracak silahlı bir mücadelenin, yani bir vatan yaratacak mücadelenin hazırlıkları yapılmaktadır. Bu çalışmaların tek yöneticisi ve karar vericisi Mustafa Kemal Paşa’dır. Aşağıdaki ifadelerinden de anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal Paşa; sonucu ne olursa olsun “İstiklâlimizi kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağıma mukaddesatım üzerine yemin ettim. Artık benim için Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir” şeklindeki sözlerine sadık tavrını sürdürmeye devam etmektedir.

Samsun’un İngiliz işgalinde olması nedeni ile güvenli bulmayan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’nun iç kesimlerini kontrol etme bahanesi ile Havza’ya gelir. Havza’ya gelişine müteakip Yunanistan’ın Batı Anadolu’da yaptığı işgallere karşı ulu­sal bilinci uyandırmak için 28 Mayıs 1919 tarihinde bir bildiri hazırlar. Bu bildiriyi tel­grafla askeri yetkililere, idari amirlere ve müdafaa–i hukuk cemi­yetlerine gönderilir. Bu kişisel bir öngörüdür ve başlatılması planlanmış Milli Mücadelenin ilk kıvılcımıdır. Bu karar Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel kararıdır.

Bildirinin Önemli Maddeleri şunlardır.

  • İzmir, Manisa ve Aydın’ın işgallerini kınayan mi­tingler düzenlemesi,

  • İtilâf Devletlerine ve Osmanlı hükümetine işgalleri kınayan protesto telgraflarının çekilmesi,

  • Hristiyan vatandaşlara karşı herhangi bir saldırı­dan kaçınılması,

  • Yapılan çalışmaların sonuçlarının 9. Ordu müfet­tişliğine haber verilmesi.

 

 

Mustafa Kemal Paşa’ya; Havza bildirgesi sonrası, sadrazam başkanlığında bir heyetin Paris Konferansına gideceği yönünde bilgilere ulaşınca, hem bağlı olan birimlerini bilgilendirmek ve hem de gidecek heyeti uyarmak amacı ile bir bildiri daha hazırlar. Bu bildiriyi Nutuk’tan takip edelim.

“İvedi Havza 03.06.1919

Kişiye Özel

Samsun’da 3’üncü Kolordu Komutanı Refet Beyefendi’ye

Erzurum’da 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Paşa Hazretleri’ne,

Erzurum Valisi Münir Beyefendi’ye,

Canik MutasarrıfiHâmit Beyefendi’ye,

Sıvas Vali Vekili Hâkim Hasbi Efendi Hazretleri’ne,

Kastamonu Valisi İbrahim Beyefendi’ye

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanı Ali Fuad Paşa Hazretleri’ne,

Konya’da Yıldırım Kıt’alan Müfettişi Cemal Paşa Hazretleri’ne,

Diyarbakır’da 13’üncü Kolordu Komutanı Vekili Cevdet Beyefendi’ye,

Van Valisi Haydar Beyefendi’ye.

Fransız siyasî temsilcisi Mösyö Defrance (Döfrans)’ın Sadrazamlık yüksek makamına gelerek Osmanlı Devleti’nin haklarını konferans huzurunda savunmak için Paris’e gidebileceklerini bildirdiği, Dahiliye Nezareti’nin resmî tebliğlerinden ve ajans yayınlarından anlaşılmıştır. İzmir olayı üzerine milletimizin gösterdiği şiddetli tepki ve böylece bağımsızlığını koruma konusunda beliren kesin kararlılığının Sonucu olan bu başarı Şükranla karşılanmaya değer. Ancak, buna rağmen, Yunanlıların İzmir ilini işgali önlenebilmiş değildir. Herhalde milletin, kendi haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemek için tek bir vücut halinde fedakârca harekete hazır olduğu, İtilâf Devletleri’ne karşı gösterilmeye ve ispata devam edildikçe, bu devletlerin milletimize ve onun haklarına saygılı olacağına şüphe yoktur.

Sadrazam Paşa Hazretleri’nin konferans huzurunda Osmanlı Devleti’nin haklarını savunmak için ellerinden geleni yapacakları tabiîdir. Ancak, milletçe kesin bir Şekilde savunulması istenen ve gerekli görülen haklar özellikle iki noktada önem kazanır. Birincisi, devlet ve milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı, ikincisi de vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesidir. Bu konuda Paris’e harekete hazırlanan hey’etin görüşü ile millî vicdanın kesin istekleri arasında tam bir uygunluğun bulunması şarttır.

Aksi halde, millet, pek güç bir durumda ve giderilmesi imkânsız oldubittiler karşısında kalabilir. Bu endişeyi doğuran sebepler şunlardır: Sadrazam Paşa Hazretleri, duyulan demecinde, bir Ermeni muhtariyeti ilkesini kabul etmiş olduğunu bildirdi. Bunun sınırını belirtmedi, Bundan Doğu illerinin halkı elbette üzüntü duydu ve durumun açıklanmasını istemeye mecbur oldu. Toplanmış olan Saltanat Şurası’nda da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını ve millet mukadderatının bir millî şuranın yetkisine bırakılmasını istedikleri halde, yalnız, hükümetin dayandığı itilâf ve Hürriyet Fırkası adına Bakan Sadık Bey tarafından yazılı olarak İngiltere’nin himayesi teklif edildi. Geniş bir Ermenistan muhtariyetini ve devletin bir yabancı himayesini kabul konularında, milletin isteği ile Şimdiki hükümetin görüşü arasında bir uygunluk olmadığı anlaşılıyor. Sadrazam Paşa Hazretleri ile birlikte hareket edecek olan heyetin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler ve program milletçe bilinmedikçe, arz edilen noktalarda endişeye kapılmamak mümkün değildir. Bu suretle illerdeki ve onlara bağlı yerlerdeki Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri’nin temsilcileri ve daha teşkilâtı tamamlanamayan yerlerde de belediye heyetleri, Sadrazam Paşa Hazretleri’ne ve doğrudan doğruya Zât-ı Şahaneye telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın mutlak dokunulmazlığının ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasının milletin temel şartı olduğu belirtilmeli ve gidecek heyetin yapacağı savunmanın esaslarını millete resmen ve açıkça bildirmesi istenmelidir. Milletin bu şekildeki hareketi ile gidecek heyetin savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten milletin isteği olduğu, İtilâf Devletleri’nce anlaşılacak ve şüphesiz daha fazla bir önemle dikkate alınarak heyetin görevini kolaylaştıracaktır. Bu düşüncelerin gerekenlere süratle ulaştırılmasını ve duyurulmasını, vatanımızın mukadderatı adına vatansever yüksek şahsiyetinizden özellikle istirham ederim. Bu telgrafın alındığı zamanın bildirilmesini de rica ederim. Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal Paşa Havza Bildirisi ve 03.06.1919 tarihli Kamu yöneticileri ile Askeri birliklere gönderdiği talimat sonrası İstanbul’a çağrılır. Nutuktan takip edelim.

“Bu tarihten beş gün sonra, yani 8 Haziran 1919 da, İstanbul’a Harbiye Nâzırı tarafından çağrıldığımı ve gizlice sorup soruşturmam üzerine, kimler tarafından ne için istendiğimi devlet adamlarımızdan birinin haber verdiğini daha önce başka bir münasebetle yaptığım açıklamada ifade etmiştim. O zat, Genelkurmay Başkanlığı makamında oturan Cevat Paşa idi. Bunun üzerine, İstanbul ile yapılmış olan yazışmaların bir kısmı herkesçe öğrenilmiştir. Bu yazışmalar, Erzurum’da görevden ayrıldığım tarihe kadar değişik Harbiye Nazırlarıyla ve doğrudan doğruya sarayla devam etmiştir”.

Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde bütün ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlanmış; millet mümkün olduğu kadar aydınlatılarak dikkatli ve uyanık bir duruma getirilmiş, millî teşkilât kurma düşüncesi yayılmaya başlamıştı. Genel durumu artık bir komutan ile yürütüp yönetmeye devam imkânı kalmamıştı”.

“Yapılan geri çağırma emrine uymamış ve onu yerine getirmemiş olmakla birlikte, milli teşkilât ve hazırlıkların yönetimine devam etmekte olduğuma göre, şahsen ASİ duruma geçmiş olduğuma şüphe edilemezdi. Bundan başka ve özellikle girişmeye karar verdiğim teşebbüs ve faaliyetlerin köklü ve şiddetli olacağını tahmin güç değildi. O halde, yapılacak teşebbüs ve faaliyetlerin bir an önce şahsî olmak niteliğinden çıkarılması mutlaka, bütün bir milletin birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve temsil edecek bir heyet adına olması gerekli idi.”

Buraya kadarki anlatımlardan da anlaşılacağı gibi; bu günkü Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş kararı Mustafa Kemal Paşanın tek başına verdiği bir karardır. Ancak zorlu mücadelede tanıdığı ve o an itibarı ile güvendiği silah arkadaşlarıve diyabetçilerin de yanında olmasını ister. Bu mücadelenin “ şahsi olmaktan çıkartılarak, mutlaka bütün bir milletin birlik ve dayanışmasını sağlayacak ve temsil edecek bir HEYET ADINA olması gerektiğine” karar verir. Kararlaştırdığı Silahlı Milli Mücadeleyi, birlikte yürütebileceği eski silah arkadaşları ve dostları ile temasa geçer. Yapılabilecekleri görüşmek üzere Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay, Refet Bele ve Kazım Karabekir ile haberleşir. Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay ve Refet Bele, Amasya’ya gelirler. Kazım Karabekir ve Mersinli Cemal Paşalardan da yazışmalar sonucu olumlu görüşleri alındıktan sonra; Askeri ve sivil ma­kamlara şifreli olarak gönderilen üzere Milli Mücadeleyi Fiilen başlatan 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi hazırlanır.

 

Genelgenin maddeleri şunlardır:

  • Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehli­ke­dedir.

  • İstanbul hükümeti, galip devletlerin etkisi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini ye­rine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş göstermektedir.

  • Ulusun içerisinde bulunduğu durumu belirlemek ve haklı durumunu, dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak bir ulusal kurulun varlığı gereklidir. Bunun için, Anadolu’nun güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin acele olarak toplanması kararlaştırılmıştır.

  • Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.

  • Bu amaçla bütün vilayetlerden ve kazalardan parti anlaşmazlıkları dikkate alınmadan halkın güvenini kazanmış üç kişinin seçilerek Sivas’a gönderilmesi ge­rekmektedir.

  • Gönderilecek temsilciler Müdafaa–i Hukuk ve Redd–i İlhak Dernekleri ve belediyeler tarafından seçile­cektir.

  • Askeri ve ulusal örgütler dağıtılmayacaktır.

  • İşgallere karşı yurdun savunması birlikte yapıla­caktır.

Mustafa Kemal Paşanın Amasya Genelgesi ile ilgili anlatımları şöyledir:

“Şimdi, imza meselesine gelelim: Ben müsveddenin yeni gelen arkadaşlar tarafından da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka bir odada bulunuyorlardı. Rauf Bey, misafir olduğundan bu müsveddeye imza koymak için kendini ilgili ve yetkili görmediğini nazikçe ifade etti. Bunun tarihi bir hatıra olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imzaladı. Refet Bey, imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplanmasındaki maksat ve yararı anlayamadığını söyledi.

İstanbul’dan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın – tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek basit olan bir konuda, böyle bir düşünce ve duygu içinde oluşu bana pek acı geldi. Fuat Paşa’yı çağırttım. Paşa, maksadımı anlayınca derhal imza etti. Fuat Paşa’ya, Refet Bey’in çekinmesinin sebebini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa, Refet Bey ‘den biraz ciddî açıklama yapmasını istedikten sonra, Refet Bey, müsveddeyi eline alarak kendine göre bir işaret koydu. Öyle bir işaret ki, bunu, bu müsveddede bulmak oldukça güçtür.

(Buyurun! Merak eden inceleyebilir.)

Efendiler, gereksiz gibi görülebilen bu açıklamalar, daha sonraki yıllara ve olaylara ait bazı karanlık noktaları aydınlatmaya yardımcı olur düşüncesiyle yapılmıştır”.

Havza bildirgesi sonrası Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geri çağrılmış ve bu çağrıya icabet etmemiştir. Ancak; Osmanlı Hükümeti için Amasya Bildirgesi bardağı taşıran son damla olmuştur. Osmanlı Sadrazamı Paris Konferansına katılmak için ülke dışında olduğundan yerine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi vekâlet etmektedir.22 Haziran 1919 da yayınlanan Amasya genelgesi üzerine Sadrazam vekilinin başkanlığında 23 Haziran 1919 da toplanan hükümet; “hakkında yakınmaların bulunduğu, halkı hükümete karşı kışkırttığı, İstanbul’a geri çağrıldığı halde hükümetin buyruklarına uymadığı” gerekçeleri ile Mustafa Kemal’in görevden alınmasına karar verir.

Gelişmeleri Nutuktan takip edelim.

“25 Hazirana kadar Amasya’da kaldım. Hatırlardadır ki, o tarihlerde Dâhiliye Nazırlığı görevinde bulunan Ali Kemal Bey, benim görevden alındığımı ve artık benimle hiç bir resmî muameleye girişilmemesi gerektiği konusunda şifre ile bir genelge yayınlamıştı.

23 Haziran 1919 tarih ve 84 sayılı olan bu genelge metni, dikkate değer bir anlayışı gösterir belge olduğu için aynen bilginize sunacağım.

Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey’in 23.6.1919 tarihli ve 84 sayılı şifresinin çözülmüş suretidir:

Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte günün siyasetini pek bilmediği için, olağanüstü sayılacak vatanseverlik ve gayretine rağmen, yeni görevinde asla başarılı olamadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi’nin istek ve ısrarıyla görevden alındı.Bundan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Redd-i İlhak Cemiyetleri gibi, Balıkesir ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı boş yere kırdırmaktan ve bu fırsattan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka iş görmeyen emirsiz, saygısız ve kanunsuz olarak kurulan bazı heyetler için öteden beri çektiği telgraflarla siyasî hatasını idarî yönden de artırdı. Kendisinin İstanbul’a getirilmesi Harbiye Nezareti ile ilgili bir iştir.

Ancak, Dâhiliye Nezareti’nin size kesin emri, artık o zatın görevden alınmış olduğunu bilmek, kendisi ile hiçbir resmî işleme girişmemek, hükümet işleri ile ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu genelgeye uygun hareket etmekle ne gibi sorumlulukların giderilmiş olacağını takdir buyuracağınızdan eminim. Ayrıca,bu önemli ve tehlikeli günlerde memur, halk, her Osmanlı’ya düşen en büyük görev, barış konferansınca geleceğimiz üzerinde karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken, artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek, akıllıca ve tedbirlice davranışları benimsemek, parti, mezhep, ırk ayrılıklarını gözetmeksizin her ferdin hayatını, malını, ırzını koruyarak, medenî dünyanın gözünde bu memleketi bir daha lekelememek değil midir?

“Ali Kemal Bey’ in daha Amasya’da iken haberim olmadığını arz ettiğim genelgesi, memurların ve halkın kafasını gerçekten de bulandırmış. Her yerde eksik olmayan menfi ruhlu kimseler derhal aleyhimde propagandaya ve faaliyete geçmişler.

Bu yoldaki baltalayıcı gösteri ve hareketlerin en önemlisi Sivas’ta hazırlanmaya başlanmış.

Müsaade buyurursanız bunu kısaca anlatayım: Dâhiliye Nazırı Ali Kemal Bey’in, bu genelge ile verdiği emrin tarihi olan 23 Haziran günü, Sivas’ta Ali Galip Bey adında biri, on kadar adamıyla hazır bulunuyormuş. Bu kimse İstanbul’dan Elâzığ valisi olarak gönderilmiş olan Kurmay Albay Ali Galip’tir. Sözde o ilin ikinci derecede memurları olmak üzere, birtakım insanları da İstanbul’dan seçmiş, birlikte götürüyor.

Ali Galip, yol üzerinde bulunan Sivas’ta kalmış. Özel bir görevi olduğuna şüphe etmemek gereken Ali Galip, orada derhal kuvvetli taraftarlar bulmuş. Görevini hakkıyla yerine getirebilmek için tertip ve tedbirler almaya başlamış.

Dâhiliye Nezareti’nin, aleyhimdeki emri gelir gelmez, faaliyet başlamış. Sivas sokaklarında benim hain, asi, zararlı bir adam olduğuma dair duvarlara yaftalar yapıştırılmış.

Kendisi de, Sivas’ta vali bulunan Reşit Paşa merhumun yanına giderek, Dâhiliye Nezareti’nin emrinden bahsettikten sonra, Sivas’a gittiğim takdirde hakkımda uygulayacağı işlemi sormuş.

Reşit Paşa ne yapılabileceğini sormuş, Ali Galip, ben senin yerinde olsam, derhal kollarını bağlar ve tutuklarım. Senin de böyle yapman gerekir demiş.

Reşit Paşa, bu işin bu kadar basit olacağına inanamamış. Konuşma hayli uzamış. Konuşmaya katılanlar çoğalmış… Öyle ki, bir kısım halk verilecek kararı anlamak üzere toplanmış…”

 

Haziranın 27’nci günüdür. Bakışlarımızı, yeniden bu noktaya dönmek üzere bir an için bu tablodan ayıralım ve Amasya’ya çevirelim:

1919 Haziran Ayının 25’inci günü, Sivas’ta aleyhimde bazı yakışıksız olaylar çıkmaya başladığını haber aldım. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’i çağırdım ve yarın sabah karanlıkta Amasya’dan güneye hareket edeceğiz, dedim. Bu gidişin gizli tutularak hazırlık yapılması için emir verdim.

Bir yandan da 5’inci Tümen Komutanı ve kurmay heyetimle, gizli olarak şu tedbiri kararlaştırdık: 5’inci Tümen Komutanı, tümeninin seçkin subay ve erlerinden oluşmuş, oldukça kuvvetli bir atlı piyade birliğini hemen o geceden başlayarak süratle kuracaktı. Ben, 26 Haziran sabahı karanlıkta arkadaşlarımla birlikte otomobille Tokat’a hareket edecektim. Birlik kurulur kurulmaz, Tokat üzerinden Sivas’a doğru sevk edilecek ve benimle bağlantı kurmaya çalışacaktı. Hareketimiz hiçbir yere telgrafla bildirilmeyecek ve elden geldiği kadar Amasya’da da açıklanmayacaktır.

26 Haziranda Amasya’dan yola çıktım. Tokat’a varır varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak benim gelişimin Sivas’a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 Haziran gecesini orada geçirdim, 27’de Sivas’a hareket ettim. Otomobille Tokat, Sivas’a aşağı yukarı altı saattir.

Sivas valisine, Tokat’tan Sivas’a hareket ettiğimi bildirir açık bir telgraf yazdım. İmzada Ordu Müfettişliği unvanını kullandım.

Telgrafta, bile bile çıkış saatimi kaydetmiştim. Fakat bu telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana kadar Sivas’a hiçbir şekilde bilgi verilmemesini sağlayacak tedbirleri aldırdım.

Şimdi Efendiler, bakışlarımızı yeniden Sivas’ta, bıraktığımız tabloya çevirelim:

Ali Galip Bey ile Reşit Paşa arasında, bana karşı uygulanacak işlemin tartışılması sahnesine…

Tartışmanın kızıştığı bir sırada, Reşit Paşa’nın eline, benim Tokat’tan çekilen telgrafımı verirler. Reşit Paşa, haberi Ali Galip Bey’e uzatır. İşte kendisi geliyor, buyurun, tutuklayın! der. Reşit Paşa, telgrafta yazılı olan hareket saatini görünce hemen kendi saatini çıkarır, bakar… Efendim geliyor değil, gelmiş olacaktır diye ilâve eder.

Bunun üzerine Ali Galip, ben tutuklarım dedimse, benim il sınırlarım içinde olursa tutuklarım, demek istedim deyince toplantı halinde bulunanları bir heyecan kaplar… Hep birden, haydi öyleyse karşılamaya gidelim diyerek toplantıya son verirler. . .

Ancak, şehrin ileri gelenleri, halk ve askerle parlak bir karşılama töreni hazırlayabilmek için biraz zaman kazanmak gerektiğini; fakat hesapça, benim Sivas şehri kapılarına kadar yaklaşmış olacağımı dikkate alarak, beni, şehrin girişine yakın olan Ziraat Numune çiftliğinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali Paşa, karargâhımın sağlık başkanı olup, daha önce teşkilât kurmak üzere Sivas’a göndermiş olduğum Tali Bey’i çağırtarak, bu işin yerine getirilmesini ondan rica etmiş ve gerekli hazırlıkları yapar yapmaz kendisinin de bize katılacağını söylemiş. .

Gerçekten de, tam Numune Çiftliği yakınlarında, karşımıza çıkan bir otomobilin içinden, Tali Bey göründü. Otomobillerden indik, çiftliğin avlusunda oturduk. Tali Bey, hikâye ettiğim durumu ayrıntılı olarak açıkladıktan sonra, görevinin beni burada biraz oyalamak olduğunu söyleyince, hemen ayağa kalktım, çabuk otomobillere ve Sivas’a! dedim.

Bunun sebebini anlatayım. O anda hatırıma gelen şuydu: Karşılama töreni yapacağız diye Tali Bey’i aldatmış olabilirler ve gerçekte aksi bir tertip yapmak için zaman kazanmak isteyebilirlerdi. Otomobillere binmek üzere iken Sivas tarafından başka bir otomobil yanımıza yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı. Reşit Paşa, Efendim birkaç dakika daha istirahat buyrulmaz mı? Diye söze başladı. Yarım dakika bile istirahata ihtiyacım yoktur. Derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel dedim.

– Efendim, dedi, sizin yanınıza Rauf Bey binsin. Ben arkadaki otomobille de gelirim.

– Hayır, hayır! Dedim. Siz buraya. ..

Bu basit tedbirin neden alındığını açıklamaya gerek yoktur. Sivas şehrine girerken, caddenin iki tarafı büyük bir kalabalıkla dolmuş, askerî birlikler tören düzenini almış bulunuyordu. Otomobillerden indik. Yürüyerek askeri ve halkı selâmladım..

Bu manzara, Sivas’ın saygıdeğer halkının ve Sivas’ta bulunan kahraman subay ve askerlerimizin bana ne kadar bağlı ve sevgi ile dolu olduğunu gösteren canlı bir tanık idi…

Bundan sonra, doğruca Kolordu Komutanlık binasına gittim ve hemen maiyyeti ile birlikte Ali Galip’i ve onun yardakçısı olduklarını anladığım fesatçıları getirttim. Onlara ne yaptığımı anlatarak, zaten yeterince yorgunluk vermiş olduğuna şüphe etmediğim ayrıntıları uzatmak istemem.

Yalnız, bir noktaya işaret etmekle yetineceğim.

Efendiler, Ali Galip, karşılaştığı bu kötü davranıştan sonra, bana bildirecek bazı gizli şeyleri olduğunu söyleyerek, gece yalnız olarak yanıma geldi. Kabul ettim. Davranışlarının dış görünüşüne önem vermemek ligimizi rica ileElâzığ valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu ve Sivas’ta kalışının benimle buluşup benden direktif almak maksadına dayandığını açıklamaya ve bin türlü delillerle ispata çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamak suretiyle başardığını da itiraf etmeliyim”. Der.

Türk İstiklalini kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağına dair mukaddesatı üzerine yemin eden Mustafa Kemal Paşa, tüm olumsuzluklara rağmen “ Artık benim için Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir” diyerek, istilacı düşmanlara karşı verilecek büyük mücadele için birlik ve beraberliği saylayıcı çalışmalarına devam edecektir.