Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

Cehaletin Böylesi Düşman Başına

 

CEHALETİN BÖYLESİ DÜŞMAN BAŞINA

 

image001

Dr. Hasan Yağar

(E) 1.Sınıf Emniyet Müdürü

İnkılap Tarihi ve Sosyal Bilimler Doktoru

Medyayı takip eden hemen herkesin malumu olduğu üzere, geçtiğimiz 03 Mart günü malum bir mekânda yapılan bir toplantıda, üzerinde eski harflerle “Lâ ilâhe illallah Muhammed’ un Resulullah” yazılı bir de sancak açılarak Hilafetin geri getirilmesi çığırtkanlığı yapıldı. Ve ne yazık ki bu zevatı muhterem öyle sıradan birileri de değildi. Bayağı mürekkep yaladıkları her hallerinden anlaşılıyordu. Ne var ki adamların konunun kara cahili olduklar besbelliydi.

Efendim, güzelim Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluğun bildiği üzere, 03 Mart 1924 tarihinde iç ve dış etkiler sebebiyle Hilafet kaldırılmış oldu. Ancak bu kaldırma işi, önceki satırda değinildiği üzere durup dururken ve canı gönülden yapılmış değildi. Zira dünyevi tüm yetkilerle birlikte bir bakıma uhrevî denebilecek bazı yetkileri de, Halife sıfatıyla, üzerinde taşıyan son Osmanlı padişahı Vahdettin, gereğine binaen Saltanatın, yani Padişahlığın, kaldırılmasıyla birlikte bizzat kendi iradesiyle ve hiçbir zorlama olmadığı halde İngiltere’nin Malaya zırhlısına iltica ederek İstanbul’dan ayrıldığı zaman, Saltanat kaldırılmıştı ama Hilafete dokunulmamıştı. Esasen Padişahlık da çok arzu edildiği için kaldırılmış değildi. Binaenaleyh, Lozan görüşmelerine Milli Mücadele heyeti ile birlikte katılma ısrarı üzerine, başka çare bulunamadığı için Saltanat, yani padişahlık 01 Kasım 1922 tarihinde kaldırıldı. Ama Hilafet şimdilerde olduğu gibi, TBMM’nin uhdesinde bırakılarak, daha sonra değerlendirilmek üzere gelecek bir tarihe ertelendi. Bu tarih 18 Kasım 1922’dir. Bu konuyu görüşmek üzere 16 Kasım 1922 tarihinde, yani saltanatın kaldırılmasından sadece 15 gün sonra toplanarak uzun uzadıya devam eden görüşmelerden sonra 18 Kasım 1922 günü varılan kararla Abdülmecit Efendi, Halife seçildi. Bu durum, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal imzasını taşıyan ve günümüz Türkçesiyle şu mesajla kendisine bildiriliyordu: Türkiye Devletinin egemenliğinin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğunu belirten Anayasa’ya göre yürütme gücü ve yasama yetkisi kendisinde bulunan ulusun tek ve gerçek temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, 1 Kasım 1922’de oy birliği ile benimsediği gerekçe ve ilkeler çerçevesinde, yüce meclisçe 18 Kasım 1922’de yapılan toplantıda, Halifelik Makamına seçilmiş olduğunuzu özel saygılarımla siz Halife Hazretlerine bildiririm.

Durum, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce İslâm dünyasına ve Türkiye halkına duyurulmuştur. Bu seçimin İslâm dünyası için hayırlı ve uğurlu olmasını Allah’tan dilerim.” (Nutuk, 265 numaralı belge).

Ayrıca durum hakkında, TBMM’ni temsilen İstanbul’da bulunan Refet Paşa’ya telgrafla bilgi verildi. Refet Paşanın söz konusu telgrafa verdiği cevapta, yeni Halife Abdülmecit’in imzasının üstünde, Halife-i Müslimîn (Müslümanların Halifesi) ve Hâdimü’l Haremeyn (Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı) unvanlarının bulunmasının ve Cuma selamlığında Hil’at (Hil’at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan) giymesinin ve Fatih’in ki gibi bir sarık takınmasının uygun olacağı düşüncesinde olduğunu Mustafa Kemal’e bildirdi. Bu telgrafa verilen cevapta Mustafa Kemal, Halife-i Müslimîn unvanıyla birlikte Hâdim’ül Haremeyni’ş-Şerifeyn (Kutsal Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı) tabirinin kullanılmasının yerinde olacağı, ancak Cuma merasiminde Fatih’in kıyafetine girmesinin yerinde olmayacağı, bunun yerine Redingot veya İstanbulin giyilebileceği ve fakat askeri her hangi bir kıyafete girmesinin uygun olmayacağı beyanında bulunmuştur.(Nutuk, II, s.304-305). Buradan da görüleceği gibi halifelik makamına gereğine göre değer verilmiş bulunmaktadır.

Şimdi gelelim Hilafetin neden ve niçin kaldırıldığı meselesine: Konu hakkında yukarıya aldığımız fevkalade iyi niyetler her ne hikmetse maalesef istismara uğramıştır. Şöyle ki: Halifeye bağlı bazı devlet adamları Cumhuriyetin ilanına rağmen, Halife’ye padişahmış gibi ve dahi saltanat geleneklerine uygun olarak davranmada bir sakınca görmüyorlardı. TBMM İstanbul temsilcisi Refet Paşa, Halife’ye Konya adında cins bir at armağan ettiği gibi bu konuyla ilgili yazışmalarında Halifeye bağlılık ve hayranlığını açıkça ifade etmekteydi. Diğer taraftan dönemin ağır toplarından sayılan Rauf Bey (Orbay), Kazım Paşa (Karabekir), Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Paşa (Bele) ve Adnan Bey (Adıvar) gibi zevat resmi niteliklerine rağmen Halife ile gizli veya açıktan görüşüyorlardı. Kısacası, Saltanat ve özellikle Halifelik yanlısı olan bu kişiler geçmişi ve gelenekleri sürdürmek istiyorlardı. Halife ve Hilafet yanlısı zevat, konu hakkındaki düşüncelerini içeren propagandalarını yoğun olarak devam ettirmekte iken, üstüne üstlük bir de dış etki gündeme geldi.

Birer İngiliz ajanı olduğu bilinen, Hindistan’daki İsmailiye Tarikatı’nın liderleri olan Ağa Han ile İngiltere kralının özel danışmanı sıfatını da taşıyan Hintli Emir Ali, Başbakan İsmet Paşa’ya bir mektup yollayarak Hilafet kurumuna dokunulmamasını güya rica ettiler. Oysa temel amaç siyasi kargaşa yaratmaktı.

Ancak bu mektup daha Başbakan’ın eline geçmeden 5 Aralık günü muhalefet gazetelerinden Tanin ve İkdam’da; ertesi gün de Tevhid-i Efkâr’da yayınlandı.

Bu mektupta özet olarak, Halifenin Türk Milleti içinden seçilmiş olması bir şerefti. Dolayısıyla Türklüğe üstün bir yer bahşetmekteydi. İslamiyet’in Dünya’da büyük bir manevi kuvvet olarak korunması için Halife’nin nüfuz ve şerefinin Papa’nın nüfuz ve şerefinden az olmamasının gereğinden dem vurulmaktaydı (v.s.).

Söz konusu mektup resmen Türkiye’nin iç işlerine bir müdahale niteliğindeydi. Yukarıda da değinildiği üzere bu mektubu yazanlardan Emir Ali İngiltere Kralının özel danışmanı sıfatını taşıyordu. Bu iki ajan, Hint Müslümanlarının açlık ve sıkıntılarından bihaber olarak lüks içinde yaşıyor ve İngiliz dış politikasına hizmet ediyorlardı.

Tabii olarak bu mektup inkılâpçalar tarafından tepkiyle karşılandı. 9 Aralıkta Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, I. Dünya Savaşı başlarken cihat çağrısında bulunan Halifeye ağır hakaretlerde bulunan, cihat için çıkartılan fetvanın meşru olmadığını açıkça beyan eden Hint Müslümanlarının, İngiltere’ye bağlılıklarını belli etmek cümlesinden olarak halen dahi çalışmalar yaptığı hususunda hatırlatmalarda bulundu.

Başbakan İsmet Paşa konuyu 8 Aralık 1923’de Meclis’e getirdi. Yapılan gizli oturumda İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi gönderilmesine karar alındı. Olaydan sorumlu olan gazetelerin sahipleri ve müdürleri Vatana İhanet Kanunu hükümlerine göre yargılandılar. Bunun üzerine Ağa Han Türkiye Cumhuriyeti’nin işlerine karışmak istemediğini ve Ankara Hükümetine hiçbir düşmanlık beslemediği açıklamasında bulundu.

5 Şubat 1924’e kadar çalışan İstanbul İstiklal Mahkemesinde yargılanan gazeteciler kasıt unsuru görülmediğinden beraat ettiler. Ancak Baro başkanı Lütfi Fikri Bey, Halifeyi isyana kışkırttığı gerekçesiyle beş yıl hapse mahkûm edildiyse de daha sonra çıkarılan bir kanunla affedildi.

Mustafa Kemal, çeşitli vesilelerle halifeliğin konumu hakkındaki görüş ve düşüncelerini her yeri geldiğinde açıklamaktaydı. Buna rağmen Halife Abdülmecit, eski tutum ve davranışlarını sürdürerek, resmi bir sıfatı olmadığı halde ziyaretçiler kabul ediyordu.

Mustafa Kemal, İzmit Harp Oyunlarından döndüğü tarihlerde Meclis’te Halifenin ödeneğine ilişkin görüşmeler yapılıyordu. Millet Vekillerinin çoğunluğu bahse konu ödeneğin kaldırılmasını istiyorlardı. Bu doğrultuda oldukça hararetli görüşler ileri sürülüyordu. Bu tutum hilafetin kaldırılmasının ayak seslerini içermekteydi. Bu cümleden olarak, İslamî konuda fevkalade bilgi sahibi olan Mardin mebusu Seyit Bey’in: “ Efendiler! İslamiyet’te Ruhbanlık yoktur. Allah ile kul arasına girecek vasıta yoktur. Ruhaniyet teşkilatı yoktur, Papalık yoktur, İslamiyet’te Allah yolu açıktır. Her kes o yoldan gidebilir. Kur’ân-ı Kerimilminin onaylamadığı şeye katılma” buyuruyor…” şeklinde beyanda bulunduğu söz konusudur.

Meclis’te yapılan bu görüşmeler gazetelere yansıyınca, halk artık hilafetin kaldırılacağını anlamış durumdaydı.

Mustafa Kemal, Halifeliğin kaldırılması halinde bu görevi kendisinin üstlenmesini isteyenlere şöyle cevap vermiştir: “ Açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslüman halkı bir Halife korkuluğu ile uğraştırmayı ve kandırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar, ancak ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak cehil ve gaflet eseri olabilir.” (Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, I/2, s.28).

Mustafa Kemal, Başbakan İsmet Paşa’dan konuyla ilgili olarak 22 Ocak 1924 ‘te İzmir’de aldığı bir telgrafa verdiği cevapta ise özet olarak şunları bildiriyordu:” Halife ve bütün dünya bilmelidir ki, var olan ve korunan Halife ve Halifelik Makamının gerçekte ne din, ne de siyaset bakımından hiçbir anlamı ve varlığının bilimsel nedeni yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş ve temelsiz şeylerle tehlikeye sokamaz. Halifelik Makamı, bizce bir tarihsel anıdan başka bir şey olamaz.” (Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, I/2,s.28-29).

Mustafa Kemal, aynı konuyla ilgili olarak uzunca bir konuşmasının son satırlarında ise şu ibretlik beyanlarda bulunmaktadır: “ Efendiler, halka sordum, bir Devlet-i İslâmiye olan İran veya Afganistan, Halifenin her hangi bir salahiyetini tanır mı? Tanıyabilir mi? Haklı olarak tanımaz. Çünkü devletinin hürriyetini, milletinin hâkimiyetini bozar.

Millete şunu da ihtar ettim ki, kendimizi dünyanın hâkimi sanmak gafleti artık devam etmemelidir. Gerçek yerimizi ve dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir. Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!” (Nutuk, C. II, s.710-711).

Tüm bu görüşmelerden sonra, Hilafetin kaldırılmasının devlet ve toplum için daha hayırlı ve isabetli olacağı görüşü olgunlaşma sürecine girmiş oldu. Bunun üzerine konu parti grubunda tekrar tartışılarak 3 Mart 1924 günü Meclis’e getirildi. Yapılan görüşmeleri müteakip 429 sayılı Kanunla Şer’iye, Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekillikleri kaldırıldı. 430 sayılı Kanunla Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) kabul edildi. 431 sayılı Kanunla da Halifelik kaldırılarak Osmanlı ailesinin erkek-kadın bütün üyelerinin ve damatlarının, bir daha dönmemek üzere yurt dışına çıkartılmaları hükme bağlandı.

Hâlbuki saltanatın kaldırılması sırasında böyle bir karara gerek görülmemişti. Ancak gerek içerdeki bazı odakların ve gerekse dış müdahalelerin varlığı, böyle bir sonucun doğmasına sebep olmuştur. Bunu, geçtiğimiz 3 Mart 2015 günkü toplantıyı tertip eden çığırtkanların bilmesinde ciddi manada fayda olduğu izaha gerek göstermeyecek derecede açık ve seçiktir. Artık havanda su dövme işine son vermenin, herkesin faydasına olacağını söylemeye bilmem gerek var mı?

En son söz: Yukarıda da değinildiği üzere Halifelik, sadece Türkiye Müslümanlığını ilgilendiren bir konu değildir. Yeryüzünde yaşayan tüm İslâm ülkelerinin temsili anlamında bir makamı ifade etmektedir. Geçmişte görüldüğü üzere hiçbir Müslüman ülke bizim hilafetimizi kabul etmemiştir. Bu gün de etmmez, yarın da etmeyecektir. Zira şimdilerde bölük pörçük bir halde bulunan bazı İslâm ülkeleri, Osmanlı devletinden koparılırken henüz hilafet kaldırılmamıştı. Ve onların hepsi de sonucu canı gönülden arzu ettiler. Bilmem bu ibretlik durum bir ders çıkarmaya yetmiyor mu ki, hâlâ hilafet sevdalıları, güzelim Anadolu’da bu “Makamı”(!?) yeniden yeşertmek kara sevdasına tutulmuşa benzemekteler. Bunun adı siyasal ve dahi sosyal melankolidir. (Melankoli: Kara sevda). Hatta buna akıl tutulması da diyebilirsiniz. Hatta paranoya da diyebilirsiniz. (Paranoya: Yunanca. Düpedüz delilik. Aklını kaçırma, Mantıksız kuruntu yumağı). Ne diyelim! Yüce Yaratıcı, insanlık âlemine indirdiği en son mesajında, aklını kullanmayanların üzerine “rics” pislik, yani bela, yani felaket boca edeceğini haykırmaktadır. Bu işin Kur’ânî veya Peygamberî bir hükmünü bilen varsa beri gelsin. İşte o zaman tabii olarak şapka çıkarılır. Ama onların elinde sadece cehaletleri var. Kusura bakmasınlar. Ona da kimse şapka çıkarmaz. Dileriz akıllar başlara devşirilir de belki bu sayede bu akıl dışılıklar son bulur. Bu melankolinin ve dahi paranoyanın hiç de hayra olmayan bu ayak sesleri, sosyal ve siyasal huzuru bozcu içerikli olarak fevkalade rahatsız edicidir. Bu daTarihten ders alınmadığını göstermektedir. Dileriz bu akıl dışılıktan bir an önce vazgeçilir de Cumhuriyet duvarının oturmuş taşları oynatılmaz. Aksi halde o taşlar, herkesten önce ve evvel emirde onların başına düşer. Aklıselim olan herkese, esenlikler dileriz.

 

KAYNAKÇA:

  • Nutuk, I ve II. Ciltler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1980.

  • Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, Yükseköğretim Kurulu Yayınları, Ankara, 1989.

  • Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türdav Yayını, Aralık, 1978.

  • İnternet, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi.