Hanifi
SEVER*
Özel hayatın gizliliğini temel alan hukuk devleti kavramı anayasamıza ilk
defa 1962 yılında girmiştir. Yapı itibariyle topuzu temel hak ve özgürlüklere
kayan 1961 anayasası bu açıdan da bir ilk olarak ifade edilmektedir. Bu bağlamda
1961 anayasasının 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına dayanan bir
hukuk devletidir ifadesini kullanırken 10ncu madde de herkes kişiliğine bağlı
dokunulmaz, devredilemez, vazgeçilemez temel hak ve hürriyetlere sahiptir
kavramıyla kişi hak ve özgürlüklerine yer vermiştir.[1]
Aynı anayasanın 15. maddesinde özel hayatın korunması ile ilgili açıklama
bulunmaktadır. 17. maddesinde ise haberleşme hürriyeti ve gizliliği
düzenlenmiştir. Ancak milli güvenlik, kamu düzeni, kamu yararı ve genel ahlak
gibi sınırlamalar bu gizliliğin kaldırılmasına izin veren olağan üstü şartlar
olarak sunulmuştur.
1982 anayasasının 20nci maddesinde herkes özel hayatına ve aile
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir denilerek bu maddenin o
zamanlar da önemli olduğunu vurgulamıştır. Aynı anayasanın 22. maddesi ise
haberleşme hürriyetini düzenlemektedir. 1961 anayasasının aksine 1982 anayasası
haberleşmeye ve iletişime müdahale aşamasında bir adım daha atmıştır. Haberleşme
gizliliğinin ortadan kaldırılabilmesi için hakim kararı, gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde ise savcının izni şartı aranmıştır.
Burada anayasa olmasa bile 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza
Muhakemesi Kanunundan bahsetmek gerekir. Üstte sayılan hakim kararı ve savcı
iznine ek olarak başka türlü delil elde etme imkanı bulunmaması halinde
iletişimin dinlenmesi izninin verilmesi Türkiye Cumhuriyetinin her geçen sene
temel hak ve özgürlüklere gösterdiği saygının artması olarak
değerlendirilmelidir. Gizli ve usulsüz yapılan dinlemeler hukuken geçersiz
sayılmış ve zehirli ağacın meyveleri de zehirlidir ilkesiyle delil olarak
kabul edilmemişlerdir. Hatta ve hatta usulsüz gizli dinleme bile suç olarak
adlandırılmıştır.
2454 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanununun 23. maddesi uyarınca
başbakana veya onun görevlendireceği bir bakan ulusal güvenliğin açıkça gerekli
kıldığı konularda TRTnin herhangi bir haberini ya da yayınını yasaklama yetkisi
vererek haberleşme özgürlüğüne ağır bir müdahale etmiştir.
3984 sayılı kanun, 2454 sayılı Türkiye Radyo ve
Televizyon Kanunundan farklı düzenlemelere giderek büyük ölçüde değişikliklere
yer vermiştir. Özel televizyonların artmasıyla gizli ses ve görüntü kaydı
yapılmaya başlanmış ve kamuda baş gösteren rüşvet, zimmet ve irtikap gibi
olayların üstüne gidilmiştir. Ayrıca magazinsel anlamda da kişi hürriyetini ve
özel hayat ilkesini hiçe sayan haberlerin gizli çekimler sonucu yapılmış olması
anayasada da değişiklik yapma ihtiyacını doğurmuştu.
2813 sayılı telsiz kanununda yer alan düzenlemelerde
ise özel hayatın gizliliğini ihlal edecek şekilde gizli dinleme yasak
kılınmıştır. Öte yandan da haberleşme özgürlüğünün temel haklardan olduğunu
vurgulamıştır.
İlginç olması bakımından Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesinin vermiş olduğu bir karara burada değinmek gereklidir.
Başvuru, 1955 doğumlu olan Essexte yaşayan İngiliz
vatandaşı bay G.D. Peck tarafından 2 Nisan 1996da komisyona açılmıştır.
Brentwood belediyesi Nisan 2004te, kapalı devre televizyon (KDT) izleme sistemi
yerleştirmiş ve bu sistem Temmuz 1994te bütünüyle faaliyete geçmiştir.
Belediyenin izleme görevlisi, polis ile direk görsel ve sesli bağlantıya sahipti
ve bir olayın polisi ilgilendirdiğini polise aktarabiliyordu. Başvuru sahibi,
kişisel ve ailevi durumlar sonucu depresyonda olduğu Ağustos 1995te, bir gece
yarısı şehir merkezinde eline bıçak alarak bileklerini keserek intihara teşebbüs
etmiştir. Elinde bıçakla birlikte trafiğe cephe parmaklıklara yaslanmıştır. Bu
arada, KDT onun hareketlerini kayda almıştır. Kayıtta onun bileklerini kestiği
görünmediğinden, KDT operatörü polise haber verir. Polis gelerek elinden bıçağı
alır, tıbbi yardımda bulunur ve karakola götürerek Akıl Sağlığı Kanunu 1983e
göre alıkoyar. Nezarethane kaydı, kendi bileklerine zarar verdiğini, doktor
tedavisi gördüğünü ve herhangi bir suçlama olmadan serbest bırakıldığını
belirtmiştir.
Belediyenin KDT grubu, 14 Eylül 1995te, KDT sisteminin
düzenli olarak yayınlanmasına karar verir. Belediye aynı zamanda, KDT sistemi
ile ilgili gerçek programların hazırlanmasına da karar vermiştir. Belediye ilk
yayınını 9 Ekim 1995te yapmıştır. Yayında, başvuru sahibinin, KDT sisteminden
alının iki fotoğrafı etkisizleştirme KDT ve polis arasındaki işbirliği
potansiyel olarak tehlikeleri önler başlığı altında yer almıştır. Bu
görüntülerin yazılı ve görsel medyaya verilmesi üzerine, başvuru sahibi, özel
hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle, iç hukuk yollarının
tüketilmesinden sonra 2 Nisan 1996da komisyona
başvurmuştur.
Mahkeme yapmış olduğu değerlendirmeler neticesinde
oybirliğiyle;
1-
Sözleşmenin 8.
maddesinin ihlaline
2-
Sözleşmenin
8.maddesi ile birlikte ele alındığında sözleşmenin 13.maddesinin
ihlaline,
3-
Davalı devletin,
sözleşme 44.maddesine göre nihai karar verildikten 3 ay içinde, ödendiği tarihte
sterline çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları başvuru sahibine ödenmesine karar
verir:
-
11800 euro manevi
tazminat
-
18075 euro masraf
ve harcamalar için;
4- Başvuru sahibinin geri kalan
taleplerinin reddine karar verilmiştir.[2]
Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi
daha önce 4422 sayılı yasanın 2 md.
Düzenlenmiştir. CMUK da bu konuda
düzenleme yoktur Yeni CMK da 135 maddede düzenlenmiştir.
Bu düzenleme yapılırken AİHS hükümleri AİHM kararları ve Anayasanın 22 maddesi esas alınarak
düzenleme yapılmıştır.
Anayasanın 22 maddesinde Herkes, haberleşme hürriyetine
sahiptir. Haberleşmenin gizliliği
esastır
Milli güvenlik kamu düzeni, suçun işlenmesinin
önlenmesi, genel sağlık ve ahlakın korunması veya başkalarının hak ve
özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya bir kaçını bağlı olarak
usulüne göre verilmiş hakim kararı
olmadıkça; Yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla
yetkili kılınmış merici yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve
gizliliğine dokunulamaz.
Yetkili merciin kararı yirmi dört
saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim kararını kırk sekiz saat
içinde açıklar, aksi halde, karar kendiliğinden kalkar,
İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda
belirtilir. Şeklinde hüküm yer almaktadır.
CMK 135 deki
düzenleme ve yine diğer gizli ceza tedbirleri, gizli
soruşturmacı görevlendirilmesi,
teknik araçlarla izleme tedbirlerine de Anayasanın bu hükümleri esas alınmıştır.
Burada yetkili merciin C. Savcısı olduğu
kanunda açıkça belirtilmiştir.[3]
Çalışmamızın bu bölümünde iletişimin denetlenmesine
imkan veren 4422 sayılı ÇASÖMK, 5271 sayılı CMK ve 5397 sayılı telekomünikasyon
kanununa yer vererek aralarındaki benzerlik ve farklar ortaya
koyulacaktır.
Peki iletişimin denetlenmesi ne demektir? Bu soruya
cevabı Osman Şirin şu şekilde vermektedir[4]:
Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi araya bir vasıta
sokulmak suretiyle gerçekleştirilen
her türlü haberleşmenin gizilice dinlenmesi, burada elde edilen bilgilerin
kaydedilmesi ve değerlendirilmesini kapsamına almaktadır. İletişimi sağlayan
araçlar çok geniş ve çağdaş tekniğin ortaya koyduğu muhtelif ekipmanlar olup
telefon faks bilgisayar, kablolu veya kablosuz araçlardır. Bunların
sinyalleri yazıları resimleri, görüntü ve seslerin dinlenmekte ve
tespit edilmektedir.
İletişimin denetlenmesi bu kanunun 2 ila 10 maddeleri
arasındadır. 1999 yılınca yürürlüğe giren kanunun 2. maddesi iletişimin
dinlenmesi ve tespiti başlığını kullanmıştır. Öngörülen suçları işleme ve
bunlara iştirak, yardım ve yataklık etme kuşkusu altında bulunan kimselerin
telefon, faks ve bilgisayar gibi aletlerin sinyalleri, yazıları, resimleri,
görüntü ve sesleri dinlenebilir ya da tespit edilebilir.
ÇASÖMKte dinlemenin amacı CMKya nispeten önleyici amaç
olarak da görülmektedir. Ancak istihbari amaçlı değildir. Doktrinde belirtilen
bir düşünce CMKnın çıkmasıyla ÇASÖMKün zımni olarak mülga edilmiş
olduğudur.
ÇASÖMK organize suçlarlarla mücadeleyi etkin hale
getirmek amacıyla çıkarılan bir kanundu ancak kanunun 1. maddesinde organize
suçun tarifinin çok iyi yapılamaması beraberinde iletişimin denetlenmesi
tedbirini uygulayabilecek suçları kesin olarak belirleme imkanını engelledi. Bu
kapsamda da kanun koyucu katalog halinde 16. maddeyi düzenledi. 16. maddede
(katalogta) esneklik sağlanarak 1. maddedeki boşluk giderilmeye çalışılmıştır.
İletişimin denetlenmesine yönelik karara ancak kuvvetli
şüphenin varlığı halinde başvurulabilir. ÇASÖMK 2/2 bunu düzenlemiştir.
Dinleme ya da tespit hakim kararıyla olur. Gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısı da yetkilidir. Ancak kararını 24
saat içerisinde hakimin onayına sunmak zorundadır. Aksi takdirde tedbir
kendiliğinden kalkmış sayılır. Gerek bu kanunda gerekse diğer kanunlarda hakim
onayının alınması şartı düşünülmüştür. Uygulamada kaydedilen ses delillerinin
savcı tarafından hakime sunulmaması ya da sunulsa dahi hakimin imzalamaması elde
edilen ses delilleri açısından ne ifade eder şeklinde bir sorun ortaya
çıkmaktadır. Doktrinde oldukça sık tartışılan bu konunun cevabı aslında kanunun
ilgili maddesinde gizlidir. İletişim dinleme kararı en nihayetinde hakim eliyle
olmalıdır. Aksi takdirde kanun koyucu hakim ya da savcı kararıyla iletişimin
denetlenmesi mümkündür şeklinde belirtirdi. Sonuç olarak ise hakim onay
olmaksızın kaydedilen ses delilleri bu kapsamda
kullanılamaz.
ÇASÖMKte şüphelinin tanıklıktan çekinmeye hakkı olan
kişilerle iletişiminin denetlenemeyeceği hususunda bir düzenleme
bulunmamaktadır.
ÇASÖMK, tedbirin uygulanması sırasında bir başka suçla
ilgili elde edilmiş delillerin akıbeti hakkında yani değerlendirilip
değerlendirilemeyeceğini açık bir şekilde belirtmemektedir.
Dinleme ya da tespit kararı en çok 3 ay için verilir. Bu
süre en çok iki defa 3 aydan fazla olmamak kaydıyla uzatılabilir. Şüphe ortadan
kalkarsa tedbir savcı tarafından kaldırılır. Yani toplam 3 kereden 9 ay dinleme
yapılabilir.
Bu kanunun uygulanabileceği
haller;
·
TMK kapsamına giren
suçlar
·
Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kanununa muhalefet haller
·
6136 sayılı kanuna
muhalefet halleri
·
TCK 188, 190 ve 191
kapsamına giren suçlar (eski TCK)
Ceza muhakemesi kanununda amaç delil elde etmektir. Bu
nedenle önleyici ya da istihbari olarak dinleme yapılamaz. Bu amaç dışında
dinleme mümkün değildir. Bunu da ceza muhakemesinin ilkelerinden amaca bağlılık
ilkesiyle birlikte düşünmeliyiz.
CMK, ÇASÖMK gibi esnek bir yapı yerine daha katı
sınırlar ile dinleme yapılabilecek halleri bir katalog haline sokmuştur. Bu
katalogta;
a) TCKda yer alan
·
Göçmen kaçakçılığı
ve insan ticareti (madde 79,80),
·
Kasten öldürme
(madde 81, 82, 83),
·
İşkence (madde 94,
95),
·
Cinsel saldırı
(birinci fıkra hariç madde 102),
·
Çocukların cinsel
istismarı (madde 103),
·
Uyuşturucu veya
uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
·
Parada sahtecilik
(madde 197),
·
Suç işlemek
amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç madde
220),
·
Fuhuş (madde 227,
fıkra 3),
·
İhaleye fesat
karıştırma (madde 235)
·
Rüşvet (madde
252),
·
Suçtan kaynaklanan
malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),
·
Silahlı örgüt
(madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315),
·
Devler sırlarına
karşı işlenen suçlar ve casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336,
337),
b) Ateşli silahlar ve bıçaklar ile ilgili diğer aletler
hakkında kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12)
suçları.
c) Bankalar kanunun 22nci maddesinin 3 ve 4 numaralı
fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,
d) Kaçakçılıkla mücadele kanununda tanımlanan ve hapis
cezasını gerektiren suçlar
e) Kültür ve tabiat varlığını koruma kanununun 68 ve
74ncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
Mehaz kanun Alman CMK iletişimin tespiti için dava açma
şartı olan yeterli şüpheyi öngörmüşken bizim CMK kuvvetli şüpheyi aramaktadır.
Kuvvetli şüphe %80 ve üstü bir şüpheyi içerir. İkinci şart olarak ise başka
yolla delil elde etme imkanı kalmaması durumudur. Ancak anlaşılmayan iki husus
bulunmaktadır. Bunlarda ilki; kuvvetli şüphe için ortada kuvvetli delillerin
olması gerekir ki %80lik bir şüphe doğsun. Bu kadar delil varsa zaten iletişim
dinlemeye gerek var mıdır? Yani elde delil varsa başa yolla delil elde etme
imkanı kalmamışsa cümlesi arasında bir çelişki doğmaktadır. İkinci husus ise
iletişimin tespiti, teknik takip, gizli görevli kullanma ve gizli izleme gibi
maddelerin hepsinde de başka yolla delil imkanı kalmamışsa kavramı yer
almaktadır. Bunlardan en sonuncusu hangisidir? Tarafımızca kanunen bir açıklama
olmadığı için istenilen ya da hepsi birden aynı anda kullanılabilir. Nihayetinde
kuvvetli şüphe + başka yolla delil elde etme imkanının olmaması durumunda
sanığın ya da şüphelinin iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda
alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir.
CMK, ÇASÖMKten farklı olarak şüpheli veya sanığın
tanıklıktan çekinmeye hakkı olanlar ve avukatıyla iletişiminin denetlenmesi
yasak hale getirmiştir.
CMKya göre dinleme izni vermeye yetkili merci
hakimliktir. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde cumhuriyet savcısı da
izin vermeye yetkilidir. Hakim bu kararı 24 saat içerisinde onaylamak
zorundadır. Aksi takdirde tedbir ortadan kendiliğindne kalkar. O zamana kadar
elde edilmiş kayıtlar da 10 gün içerisinde savcı gözetiminde yok edilir. Kolluğa
ise dinleme yetkisi verilmemiştir.
Tedbir en çok 3 ay için verilir ve 1 defa uzatılabilir.
Ancak örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen bir suç varsa hakim 1 aydan fazla
olamamak kaydıyla müteaddit defalar uzatılabilir.
ÇASÖMKda dinleme kararı toplam 9 ay sürerken CMKda 6
ay dinleme yapılabilmektedir (müteaddit defalar hariç).
Yine ÇASÖMKün aksine CMKda dinleme uygulanan kişiye
sonradan bilgi verilmektedir. Tespit ve dinlemeye ilişkin kayıtların yok
edilmesi halinde en geç 15 gün içerisinde cumhuriyet başsavcılığı tedbirin
nedeni, kapsamı, süresi ve sonucu hakkında bilgi verilir.
CMKda ÇASÖMKte yaşanan soruna çözüm getirilmeye
çalışılmıştır. Dinleme esnasında katalogta yer alan bir başka suç hakkında delil
elde edilmişse (tesadüfi olarak) bu deliller muhafaza altına alınarak savcılığa
gönderilir. Nitekim katalogta belirtilen suçlar haricinde bir suç söz konusuysa
bu tedbir uygulanamayacaktır.
Bu kanunla birlikte iletşimin denetlenmesi tek merkeze
geçmiş oldu. Bu durum PVSK ek madde 7ye de eklendi. Uygulanabilecek durumlar
CMKnın casusuluk suçu hariç 250. madde 1. fıkra a, b, c bentlerinde yazılı
haller;
·
Örgüt faaliyeti
içerisinde işlenen uyuşturucu madde imal ve ticareti
·
Haksız ekonomik
çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve
tehdit uygulanan suçlar
·
TCKda tanımlanmış
diğer suçlar (2. Kitap, 4. Kısım; 4, 5, 6 ve 7nci
bölümler)
Hakim kararı ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde
Emniyet Genel Müdürü ya da İstihbarat Daire Başkanının yazılı emriyle 24 saat
içerisinde hakime sunulma mecburiyeti ve hakimin de 24 saat içinde onayı
durumunda karar verilebilir. Yetkili hakim ise ağır ceza hakimi
olmalıdır.
Kararlar en fazla 3 ay için verilir ancak terör
örgütünün faaliyetleri çerçevesinde hakim 3 aydan fazla olmamak kaydıyla sürenin
müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir.
Hakim kararı ve yazılı emirler İstihbarat Daire
Başkanlığı personeli tarafından yerine getirilir.
Dinleme için kurulan bu kurumun yönetici kadrosu bir
başkan ile teknik, hukuk ve idari olmak üzere 3 uzmandan oluşur. Bu başkanlıkta
MİT, EGM ve JGKdan birer temsilci bulunur.
Adaletin sağlanması açısından deliller özellikle
bilimsel deliller döneminden sonra önem kazanmıştır. Geçmişte mahkemelerin
insanlara suçlu dediği ve giyotine mahkum ettiği feodal zihniyetin günümüzde pek
az ülkede halen uygulandığı görülmektedir. Avrupa Birliği ile müzakerelerin
başladığı şu dönemde Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti anlayışını silip,
temel hak ve özgürlükleri çiğnemesi beklenemez. Buradan da adalet sağlamak
amacıyla hukuken yasaklanmış usullerle delil elde edilmesi toplumda adalet
sağlamak olarak değil adaleti sarsmak olarak tanımlanabilir. Avrupada uygulanan
iki tür hukuk sistemi bulunmaktadır. Bunlardan ilk anglo-sakson diğeri ise Kara
Avrupası Hukuk sistemidir. Anglo-sakson hukuk sistemi İngilterenin öncülüğünde
ABDye sıçramıştır. Kara Avrupası Hukuku ise Fransanın önderliğinde
yayılmıştır. Ülkemiz de Kara Avrupası Hukuk sistemini benimsemiştir. Teamüller
ve geleneklerden öte yazılı kanunların uygulandığı bu sistemde yapılacak her şey
kanunlarda satır satır belirtilmiştir.
Teamül uygulamaları İngiltereye suçla etkin mücadele
etme yetkinliği kazandırmıştır. DNA gibi hassas bir konuda bile suçluya
ulaşabilmek için tüm kasabanın DNA örnekleri alındığı bilinmektedir.[5]
Elbetteki sanığın ya da şüphelinin sorgusu sırasında hukuka aykırı şekilde elde
edilecek deliller kullanılamaz[6]
ancak arama ya da gizli ses kaydı alma hususunda oldukça böyle bir düzenleme
yoktur. Bu nedenle kolluk bu yetkisini genişçe kullanmaktadır.
Fransız hukuku ise delile ulaşmak için terbiye etme
yöntemini öngörmüştür. Önceleri delil elde etmek için disiplin hapsi
uygulanmıştır. Kişi delili söyleyene ya da örnek vermeye razı olana kadar
disiplin hapsinde tutuluyordu. Günümüzde ise para cezası olarak
dönüştürülmüştür. Hukuka aykırı delil kullanılacak ya da kullanılmayacak diye
bir kavramla karşılaşılmamaktadır. Nitekim bazı mahkemeler kararlarında hukuka
aykırı delil olduğu gerekçesiyle beraat kararı verirken bir kısmı ise toplumsal
açıdan sonuçları inceleyerek delil hukuka aykırı olsa da kullanma cihetine
gitmektedir. Kanunları buna cevaz vermektedir.
İsviçre hukukunda hukuka aykırı delillerin
kullanılamayacağı söylenmektedir ancak zamanla bu katı söylem yumuşamıştır ve
bunların mahkemede delil olarak kullanılabileceği ileri sürülmüştür. Gizli bir
dinleme eğer hakikati ortaya çıkartacaksa uygulanır kavramı doktrindeki hakim
görüştür. Kimi hukukçular böyle bir şeyin olamayacağını iddia etmektedirler.
Sanığın ve şüphelinin susma hakkı olduğunu vurgulayanlara karşılık olarak ise
zıt görüşteki hukukçular o konuşmaya başka biri tanık olsaydı bu delil
olabilecekti, o zaman gizli bir dinlemeyle de bant kayıtları delil olabilir
demiştir.
Kimi ülkeler ise oldukça hassas olan bu konuda özel
birtakım düzenlemelere gitmişlerdir. Telefon dinlemenin hukuka uygun olup
olmadığı A.B.D.de ilk kez 1928 yılında gündeme gelmiştir. Amerikan Yüksek
Mahkemesi Olmstead v. United States davasında polisin sanığın telefonunu
dinleyerek elde ettiği delilleri değerlendirmesinde dinlemeyi yapan memurun evin
dışında olduğu için arama sayılmayacağına karar vermiştir.[7]
1942 Golman v. United States davasında bir evin duvarına
dayatılmış bir dinleme aygıtınıyla içerideki sözlerin dinlenilmesiyle elde
edilen delillerin hukuka aykırı olmadığı kabul edilmiştir. Buna karşılık 1961
Silverman v. United States davasında kolluğun hareketini hukuka aykırı
bulmuştur. Gerekçe olarak da sanığın konutunu maddi olarak işgal ettiğini,
böylece delil elde ettiğini ileri sürmüştür. 1964 Clinton v. United States
davasında da aynı şekilde karar vermiştir.[8]
Alman CMK hukuka aykırı elde edilen ikrarın delil olarak
kullanılamayacağını belirtmektedir. İkrarın gizlice banda alınmasının devlete
güveni azalttığı belirtilerek rıza ile de bu hukuka aykırılığın
giderilemeyeceğinin üzerinde durulmuştur.[9]
İtalyada seslerin banda alınması suretiyle elde edilen
kayıtların yargılamada kullanılıp kullanılmayacağı özel kanun kabul edilmeden
önce tartışmaya sebep olmuştur. Buna göre gizli dinlemelerin banda alınması ile
alınan kayıtların yazılı bir delil olduğu ve belgelere el koyma ile aynı çözümün
söz konusu olabileceği belirtilmiştir. Nasıl ki el koyma ile hukuka aykırı
yapıldığında elde edilen deliller mahkemede kullanılabiliyorsa, hukuka aykırı
olarak elde edilen bant kayıtları da delil olarak elde edilen bant kayıtları da
delil olarak mahkemede kullanılabilecektir.[10]
Hukuka aykırı olarak elde
edilen deliller zehirli ağacın meyveleri de zehirlidir ilkesinden yola çıkılarak
mahkemede kullanılamamaktadır. Yani bir suçu çözmek maksadıyla ne kadar
uğraşırsanız uğraşın hukuka aykırı olarak elde etmiş olduğunuz delil yüzünden
suçlunun beraatini sağlayabilirsiniz.
CMKnın 226ncı maddesinin
gerekçesi şöyle demektedir:
Ceza davasında ulaşılması amaçlanan temel hedef,
gerçeğin meydana çıkarılmasıdır. Madde, gerçeğe ulaşmak bakımından delillerin
serbestliği ilkesini kabul etmiş bulunmaktadır. Türk sistemi, maddenin birinci
fıkrasında ifade edildiği üzere, suçun varlığının ve sanığın sorumluluğunun,
kanunun ayrıca hüküm koyduğu hâller dışında, her türlü delille saptanabileceğini
kabul etmiş bulunmaktadır. Aynı hüküm Fransız Kanununun 427 nci ve Portekiz
Kanununun 125 inci maddelerinde de, değişik kelimelerle ifade edilmektedir.
İtalyan Kanunu l89 uncu maddesinde, hâkimin olayların, eylemlerin gerçeğini
ortaya koyabilecek nitelikte olduğunu düşündüğünde, kanunun öngörmediği bir
delili de kabul edebileceğini beyan etmektedir. Tasarı, delil, iz, eser ve
emareleri de ayrıca zikretmek suretiyle Alman usulünden ayrılmış
bulunmaktadır.
Maddenin birinci fıkrasında yer almış ikinci temel ilke, hâkimin
kararını, ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayalı
vicdanî kanaatine dayandırabileceğidir. Fransız Kanununun 353 üncü maddesi
vicdanî kanaati akla dayalı izlenim olarak tanımlamaktadır. Portekiz Kanunu
vicdanî kanaati tecrübe kurallarına göre bir takdir deyimi ile ifade
etmektedir.
Maddenin ikinci fıkrası, hâkimin, ceza davasının hükme
bağlanması, idarî düzenleyici işlemlerin veya emirlerin uygulanmasına bağlı
olduğu hâllerde, bunların yasallığını takdir ederek ve yasallıkları yönünden
değerlendirerek sonucuna göre hüküm vermek yetkisine sahip bulunduğunu
açıklamaktadır. Hâkimin takdir hakkına aidiyeti itibarıyla, hükme bu madde de
yer verilmesi uygun görülmüştür.
Maddenin son fıkrası, usul hukuku yönünden olağanüstü önem taşıyan ve
adil yargılama ile bağlantılı bir ilkeyi belirtmektedir. İlke, delilin
doğruluğunu, haklılığını hakkaniyete uygunluğunu sağlamak amacını gütmektedir.
Böylece ister soruşturma ister kovuşturma evrelerinde olsun, hukuka aykırı
olarak, örneğin, işkence, narko analiz, hataya sürükleyici eylemler,
sorgulamalar, baskılar, kişinin fizik ve moral bütünlüğüne saldırılar yolu ile
elde edilmiş deliller hükme esas alınamayacaktır.
Böylece son fıkra soruşturma ve kovuşturma ile görevli olanların hukuka
aykırı şekilde elde ettikleri delillerin hükme esas alınamayacağını belirterek
bunlara ilişkin usul yaptırımını düzenlemiş olmaktadır. Son fıkra ayrıca,
3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla Anayasanın 38 inci maddesinde yapılan
değişikliğin Tasarıya yansıtılması niteliğindedir. Delili böylece elde etmiş
olanlar hakkında ceza ve disiplin soruşturması da yapılması gerekeceği ise
açıktır.
Ayrıca şu hususa işaret edilmelidir ki, hukuka aykırı olarak elde edilen
delilin geçersiz sayılacağı hâlleri sınırlandırmak amacı ile de, bazı hukuk sistemlerinde çaba gösterilmektedir: Söz
gelimi İngilterede delilin geçersiz sayılması, ağır kusur, kabulünün davanın
adilliğine, hakkaniyete zarar vereceği anlaşıldığı hâllerde söz konusu olmakta,
yani mahkemeye bir takdir yetkisi tanınmaktadır.
Anayasal hakları ihlâl suretiyle yapılmış soruşturma işlemlerinin
geçersiz olduğunu kabul eden Amerika Birleşik Devletleri hukuku bu hususta iki
sınırlama getiriyor: Kanuna aykırı eylemlere hedef kılınan kişi sanık değilse,
kanuna aykırı olarak elde edilen delil geçersiz sayılmamaktadır. Delil, her ne
suretle olursa olsun keşif olunacak idi ise geçerli
sayılmaktadır.
Hukuka
aykırı delillerin kullanılamayacağı hususuna karşın doktrinde bazı hukukçular
bunun tersini savunmaktadırlar. 1960larda ABDde ortaya
çıkan, hukuka aykırı elde edilen delillerin mutlak olarak kullanılması yasağı
Batıda terk edilmişken, bizde 2001 ve 1992 yılında yapılan değişikliklerle hem
Anayasaya (m.38/6) hem de CMUKa (m.254/2) sokulmuş olmasıdır. Aslında olması
gereken, hukuka aykırı delilin mahkemede delil olarak kullanılması hususunda,
ihlal edilen hukuki değerin önemine, suçun ağırlığına, sanığın tehlikeliliğine,
delilin başka türlü elde edilip edilmemesinin mümkün olup olmaması noktasında
hakime takdir yetkisi verilmesidir. Bu bağlamda, ihlal edilen kural ile korunan
hukuki değerin çok önemli olmaması, sanığın toplum için tehlikeli olması, suçun
ağır bir suç olması, elde edilen delilin başka türlü elde edilmesinin mümkün
olmaması halinde elde edilen delil mahkemede kullanılabilmelidir. Hukuk kuralını
ihlal ederek hukuka aykırı delil elde eden kolluk görevlisine de gereken ceza
adli ve idari ceza verilmelidir.[11]
Usulsüz ulaşılan delillerin akıbetinin ne olması
gerektiği konusunda üç ana yaklaşım ortaya konulabilir. Bunlardan ilki, eğer
delil yargılanan uyuşmazlıkla ilgili ve olayı açıklamakta faydalı ise bu delilin
nasıl elde edildiğini araştırma gereği olmaksızın hükme esas alınmasıdır (kesin
kabul). Bu yaklaşımın tam zıddı ise usulsüz ulaşılan delillerin hiçbir şekilde
hükme esas alınmamasıdır (kesin red). Üçüncü çözüm ise esnek yaklaşımdır; buna
göre usulsüz ulaşılan deliller bazı durumlarda hükme esas alınabilecek bazı
durumlarda ise alınamayacaktır.[12]
Eğer
mahkemeler usulsüz ulaşılan delilleri her zaman kabul edecek olurlarsa hukuka
aykırı davranan kolluğun bu fiiline göz yumuyor olarak görüleceklerdir. Eğer
usulsüz ulaşılan delilleri her durumda reddederlerse bu durumda da mahkemeler
toplumu suçlardan koruma görevini yerine getirmeyen organlar olarak
görüleceklerdir. Bundan dolayıdır ki hukuka aykırı elde edilen deliller bazı
durumlarda kabul edilmeli bazı durumlarda ise reddedilmelidir. Bu tür esnek bir
yaklaşım kesin kabul ve kesin red yaklaşımlarının katı, kabul edilemez
sonuçlarını ortadan kaldıracaktır.[13]
Sonuç
Temel hak ve özgürlüklerin hakim olduğu çağımızda iletişimin denetlenmesinin yeni yasal düzenlemelerle tek merkezden yapılacak olması ve bu işin konusunda uzman kişilerce yapılacak olması devlete olan haklı güveni tekrar tesis etmiştir. Telekulak olarak basında sıkça rastlanan ve kamu görevlilerinin hedef alındığı olaylarda bir azalma olacağı beklenmelidir.
Ülkemizde bant kayıtlarına karşı bir güvensizlik ve inanmazlık olsa da gelişmiş batı ülkelerinde bize oranla takdir-i kıymeti daha fazladır. Hatta ve hatta bizde kesin ret anlayışı olmasına karşın esnek anlayışla delillere yaklaşan bazı batılı devletler hukuka aykırı delilleri de yargılama sürecinde kullanabilmektedirler. Toplumda oluşan yara ve infialin derecesine göre hakimin takdir yetkisine bırakılmış olan delil değerlendirmesi batı hukuk sistemiyle aramızdaki bir farkı gözler önüne sermektedir.
Teşekkür :
Bu yazının tamamlanmasında yardımlarını esirgeyen sayın Mustafa Kaygısıza ve Polis Akademisi Adli Bilimler Topluluğuna teşekkürlerimi sunarım.
Kaynaklar
Bıçak, Vahit, Usulsüz Ulaşılan Delillerin Akıbeti: Katı
ve Esnek Yaklaşımların Değerlendirilmesi, İnsan Hakları Yıllığı, sayı 17-18,
1997 s.247
Çelik, Adnan ve Hanifi Sever, İngiliz Hukuku Ve
Uygulamasında Ulusal Dna Veri Bankalarının Kurulumuna Yönelik Yasal Ve Pratik
Uygulamalar İle Türkiyeye Yönelik Eleştiri ve Öneriler, Polis Dergisi sayı 43,
2005
Durak, Selami (1998), Bant Kayıtlarının İspat Gücü
adlı Yüksek Lisans Tezi
(yayımlanmamış), İstanbul
Eryılmaz, M.Bedri, CMK üzerine
söyleşi,
www.mberyilmaz.com/makaleler
erişim tarihi 01/01/2006
Polis Akademisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 6, Temmuz 2003, s.48-49
Şirin, Osman, Gizli Ceza Muhakemesi Tedbirleri-
Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, http://www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/145.doc,
erişim tarihi 24.04.2006
Tosun, Öztekin, Ceza ve Medeni Muhakeme Hukukunda Aykırı
Yollarla Elde Edilen Delillerin İsbat Kuvveti, İstanbul,
1976
Yenisey, Feridun, Bilimsel Yöntemlerle Elde Edilen
Delillerin Hukuka Aykırılığı Sorunu, Hukuka Aykırı Deliller, İstanbul Barosu
Yay., İstanbul, 1995, s.96
* Komiser Yardımcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü, Takip Kontrol Büro Amirliği, hanifisever@yahoo.com
[1] Durak, age., s.100
[2] Polis Akademisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 6, Temmuz 2003, s.48-49
[3] Osman Şirin, Gizli Ceza Muhakemesi Tedbirleri- Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, http://www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/145.doc, erişim tarihi 24.04.2006
[4] Şirin, age.
[5] Adnan Çelik ve Hanifi Sever, İngiliz
Hukuku Ve Uygulamasında Ulusal Dna Veri Bankalarının Kurulumuna Yönelik Yasal Ve
Pratik Uygulamalar İle Türkiyeye Yönelik Eleştiri Ve Öneriler, Polis Dergisi
sayı 43, 2005
[6] Ayrıntılı bilgi için; Öztekin Tosun, Ceza ve Medeni Muhakeme Hukukunda Aykırı Yollarla Elde Edilen Delillerin İsbat Kuvveti, İstanbul, 1976
[7] Feridun Yenisey, Bilimsel Yöntemlerle Elde Edilen Delillerin Hukuka Aykırılığı Sorunu, Hukuka Aykırı Deliller, İstanbul Barosu Yay., İstanbul, 1995, s.96
[8] Tosun, age.,s.35-36, Durak, age.,s.138
[9] Durak, age.,s.138-139
[10] Tosun, age., s45.
[11] M.Bedri Eryılmaz, CMK üzerine söyleşi, www.mberyilmaz.com/makaleler erişim tarihi 01/01/2006
[12] Vahit Bıçak, Usulsüz Ulaşılan Delillerin Akıbeti: Katı ve Esnek Yaklaşımların Değerlendirilmesi, İnsan Hakları Yıllığı, sayı 17-18, 1997 s.247
[13] Bıçak, age