Geçen Sayıdan Devam                  

EL ELE EL HAKKA YOLU,YOLAĞI

 

 

Yunus KOÇAK[*]

 

Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır.Yunus Emre ,Tapduk Emre’den el almış Tabduk ta Barak Baba’dan El almış Barak Baba, Hacı Bektaş Veli’den, Hacı Bektaş Veli Hoca Ahmet Yesevi’den. Bütün Emanetin Alamati Farikalarını alarak Anadolu’ya gelmiştir.

             Osmanoğlu Devlet Başkanları ve   Devlet Erkanı  ve Tarikatların Manevi Piri piran olarak.Piri Yeniçariyen.Tüarafiyanı Bektaşiyan olarak resmen kabul edilmiştir.

         Yunus Emre Medrese ye gitmemiş ama Zaviye terbiyesi vardır.Böylece Yunus Emre'nin manevi şahsiyeti kendiliğinden aydınlanacak ve tavazzuh edecektir; Çünkü her şahsiyet, hatta Yunus Emre gibi iptidai ve işlenmemiş bir insana ruhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilahi bir mahiyet veren dahiler bile, mutlaka içtimai muhitlerinin mahsulüdürler. Bütün bu izahlardan sonra, Ahmed Yesevi ile Yunus Emre, daha doğrusu Orta-Asya Türk sufiliği ile Anadolu'da inkişaf eden sufilik ara­sındaki esas ayrılıklar olmamaktadır.

Hz.MEVLANA CELALETDİN

Mevlana Celale'd-Din’i Rumi'yi, Sultan Veled'i yetiştiren böyle bir asrın,   büyük bir şair-mutasavvıf yetiştirmesi çok tabiidir. Umu­miyetle o asır ve o asrı takip eden uzun zamanlar esnasında-bütün İslam aleminde ve hususiyle İran edebiyatında olduğu gibi Türk ,sufiyyane hayatı ve Türk edebiyatı üzerinde de, daha Yunus'tan başlayarak, muazzam tesirler icra eden Celale'd-Din Rumi'nin şahsiyeti ve eserleri hakkında kısaca bazı malumat verdikten ve o devirdeki Türk lisan ve edebiyatını en umumi çiz­gileri ile göstermek kolay olacaktır.

MEVLANA’NIN KİMLİĞİ

             Celale'd-Din Rumi .İran tasavvufi edebiyatının panteist olmak bakımından belki de en büyük ve kuvvetli mümessili sayabileceğimiz Mevlana Celale'd-Din Rumi, Hicri 604-Miladi 1207'de Belh'de dünyaya gelmiştir. Babası Sultanü'I.'Ulema lakabiyle tanınan Muhammed Bahaü'd-Din Veled Huseyn El-Bekri, Harizm'in en tanınmış alim ve mutasavvıflarından olup, vaaz ve tedris ile iştigal eder ve meclisinde o devrin bütün ileri gelenleri ve büyükleri, hatta bazan bizzat hükümdar hazır bulunurdu. Bir rivayete göre, aralarında rekabet ve hased bulunan Fahre'd-Din Razi'nin ifsadiyle, diğer hir rivayete göre de manevi nüfuzundan korkularak Muhammed Kutbü'd.Din Harizmşah tarafından Belh'i terke mecbur edilince, ailesini de beraber alarak Nişabur'a çekildi. O esnada henüz hayatta olan Şeyh Feridü'd-Din-'Attar, küçük Celale'd-Din hakkında hayır dualarda hulunarak, ona Esrar-Name'sinden hir nüsha da hediyye etmişti. Bahaü'd-Din Veled oradan Bağdad'a, Mekke'ye, Şam'a, Malatya'ya, Erzincan'a, Akşebri'ne gelerek burada Melik Fahre'd.Din'in hatunu tarafından yaptırılan tekkede bir müddet oturduktan sonra, Larende'ye geldi ve orada da yedi sene kaldı. Celale'd-Din, Larende'de bulun­duğu esnada Lala Şerefe'd-Din Semerkandi'nin Gevher adlı kızıyle evlenmişti. (H. 622 IM. 1225-26). Nihayet, 'A1ae'd.Din Keykobad'ın mükerrer ve hararetli davetleri neticesinde Konya'ya gelerek yerleştiler (H. 623 veya 625). Hükümdar'ın büyük iltifatlarına mazhar olan Sultanü'I.'Ulema son günlerine kadar ilim ve tedris ile iştigal ederek H. 628 IM. 1230-31)'de vefat etti ve Eflakin'nin tabirince Mevlana, babasının makamına geçti.Babasının vefatından sonra, Mevlana'nın sufiyane ve şairane şahsiyetini teşkil eden mühim ve esaslı amillerden biri, önce dokuz sene kadar Seyyid Burhanü'd-Din Tirmızı ile beraber bulunmasıdır. Sultanü'l-Ulema'nın başlıca halifelerinden olup Muhakkik lakabıyla şöhret kazanan Seyyid Burhanü'd. Din, şeyhinin vefatından sonra Konya'ya gelerek o zamana kadar zahir ulumunu yani şer'i ve edebi ilimIeri layıkıyle öğrenmiş olan genç Celale'd. Din'in manevi terbiyesini üzerine aldı. Şeyh Şahabü'd-Din Sulıreverdi ile mülakat ederek, onun büyük takdirlerini kazanan Seyyid Burhan, sonraları Kayseri'ye çekilerek orada vefat etmiştir.

 Celale'd-Din Rumi gerek babasından, gerek Seyyid Burhan'dan tama­miyle zahidane ve müttekıyane telakkiler almıştı; bu yüzden, bir taraftan tedris ile, diğer taraftan GazaIi'nin, şeri'at hükümleriyle te'lif ettiği tasavvuf esaslariyle iştigal ediyordu; Bu tarihlerde Kırşehir Karahüyük kariyesine Türkistan dan gelerek dergahını kuran Hacı Bektaş’ın ününü duyunca Ona bir mektup yazarak ya bir Dede göndermesini yada kendisinin gelerek mülaki olmasını istemiştir.

           Hacı Bektaş’da Dergahının mensuplarından Tebriz’li Şemsetdin adında bir Dede yi göndermiştir.

         Şemsi Tebrizi adlı bir Zatı Muhteremin Konya'ya gelerek Mevlana ile buluşmuş olması  onun maneviyatı üzerinde şiddetli ve değiştirici bir tesir icra etti.  Şemsi Tebrizi, bir rivayete göre, Şii İsmail’i mezhebine mensup eski bir ailenin çocuğu olup , diyar diyar dolaşmış.Muhtelif mutasavvıfIarın hizmetinde bulunmuştu. Baba Kemal Cendi müridlerinden olduğu, hatta onun tekkesinde Fahrü'd-Din 'lraki ile görüştükten sonra  Anadoluya gelerek Karahüyüğe gelerek Hacı Bektaş’a intisap etmiştir. Her halde bu büyük mutasavvıf her kimin veya her kimlerin müridi olursa olsun; çok kuvvetli bir sufiyane cezbeye malik rind ve kalender-meşreb bir adam, en geniş tasavvufi telakkileri ruhunun samimi ihtiyaçları neticesinde duymuş kuvvetli bir şahsiyet olduğu bellidir.

Bir rivayete göre H. 645 (M.1247-48)'de vefat eden diğer kuvvetli rivayetlere göre ise Konya'dan ayrılan Şems Tebrizi'nin  Mevlana ile Münasebet derecesi bağlılıkları hakkında muhtelif ve türlü türlü bilgi mevcut olmakla beraber Onun Mevlana üzerindeki tesirinin genişlik ve büyüklüğünü göstermek bakımından Sipehsalar daki tafsilat fevkalade dikkate şayandır. Bu tahsilatın sırf menkabevi bir mahiyeti haiz cihetleri bir tarafa bırakılsa bile, kalan cihetleri yine kafi derecede mani'dar gözüküyor. Bu iki mutasavvıf önce altı ay Şeyh Salaha'd-Din Zerkob'un hücresinde sohbet ettikten sonra, oradan çıktılar. Şemsi Tebrizi babasının ve Seyyid Burhan'ın eserinin izinden giderek sema'a bir türlü rağbet etmeyen Mevlana'yı sema'a rağbet ettirmiş olduğu için, artık daima sema'dan hali kalmıyordu. Lakin, çevresinin kendisine karşı düşmanca bir vaziyyet aldığını gören Şems, hiç haber vermeksizin Şam'a çekildi. Bunun üzerine Mevlana fevkalade bir hüzün ve eleme mübtela oldu, şiir yazmamağa ve sema etmemeğe başladı. Nihayet birgün Şems'den gelen bir mektup onun Şam'da bulunduğunu bildi­rince, Mevlana sevincinden birtakım gazeller inşad ederek sema'a başladı ve büyük oğlu Sultan Veled'i bazı ashabıyle birlikte Onu davet için bilhassa Şam'a yolladı . Şems bu def'a gelince, Mevlana pek ziyade sevindi. Hatta bir müddet sonra, kendi harem dairesinde terbiye edilmiş olan Kimya adlı genç bir kızı, Şems'in arzu ve isteği üzerine ona nikah etti. Mevsim kış olduğu için yeni zevc ve zevceye aş-hanenin sofasında küçük bir yer ayırmışlardı. Şems, o kışı orada geçirdi. Lakin o esnada Mevlana'nın ortanca oğlu Çelebi 'Alae'd-Din ile aralarında münaferet hasıl oldu. Onun teşvikiyle, eski düşman­lar ve muhalifleri tekrar aleyhinde bulunmağa başladılar. Şems, olup-biten şeylerden Mevlana'ya hiç bahsetmemekle beraber, Sultan Veled'e kendi kırgınlığını anlattı ve bu sefer izi bulunmamak üzre kaybolacağını da ilaveten söyledi. Hakikaten de öyle oldu: Mevlana bir sabah medreseye geldiği vakit, Şems kayb-olup gitmişti. .. Onun ayrılık acısıyle birçok gazeller inşad eden Mevlana, nihayet Şam'a gidip yeniden aramağa başladı ise de, Şems'in izini,bulmak mümkün olamayınca tekrar Konya'ya dönmeğe mecbur oldu .Mevlana'nın coşkun bir aşk, yüksek ve ilahi bir ilham ile yazarak muah­harem Divan-ı Şemsü'l-Hakiiyık ismi altında Şems Tebrizi'nin maneviyatına ithaf ettiği şiirlerde  Panteizm'in belki en yüksek derecesine kadar yüksele­bilmesi, sema ve raksa, musıkiye karşı samimi bir incizab göstermesi, her şeyden çok Şems'in telkinlerine isnad edilebilir, Lisan ve nazım bakımın­dan çok bozuk, çok kusurlu sayabileceğimiz bu manzumeler, mistik bir ruhun en samimi ve coşkun hissi anlarını zaht ve tesbit etmek bakımından, Mevlana'nın hissi hayatını layıkıyle anlamak için en canlı birer vesikadır. Eski İskenderiye Mektebi'nin esaslı fikirlerini biraz Hind, İran ve Arap mefhumlarıyla karıştıran Mevlana için, tasavvuf, billurlaşmış bir "belli kaideler ve akideler mecmuası" değil, duyulan, yaşanılan bir şeydir ki, öyle akli ve hissi muhakemat ile değil, tehaddüsi keşf ile, yani ilham ile, aşk ile anlaşıla­bilir. Mevlana'nın ruhunu bütün samimiyyeti, derinliği, çıplaklığıyle gös­teren bu manzumelerdeki ilahi lirizm, onu İran'ın belki en büyük mutasavvıf şairi saymağa kafidir ve bunun doğup gelişmesinde ise, Şems Tebrizi'nin en büyük amil hükmünde olduğunu itiraf eylememek yanlış olur Hayat ve şah­siyeti hakkında kat'i ve vazıh bilgiye malik olmadığımız Şems'in sufiyane fikir ve telakkilerini, işte bu suretle, Divan-ı Şemsü'l-Hakayık'tan anlamak şüphesiz pek mümkündür. Mevlana'da Neo-Platoniste akidelerini açıkca ha­tırlatan şeyleri göstererek, onun sufiyane meslekini aydınlatmağa çalışmak için, Divan-ı Şemsü'l-Hakayık, hatta Mesnevi'den çok daha fazla muvaffa­kıyetle kullanılabilir bir eser ise de, mevzuumuzun dışına çıkmamak maksa­dıyle bu hususta daha fazla tafsilata girişmek imkanından mahrumuz .

Mevlana Celaletdin Rumi, Şems'in kaybolmasından sonra, eski müridIerinden birini, Zerkob (kuyumcu) lakabıyle tanınan Konya'lı Salaha'd-Din Feridun'u kendisine musahip ittihaz etti. Burhane'd-Din Muhakkık'ın başlıca müridlerinden olup, ilk zamanlarda Konya'da kuyumculukla iştigal eden ve sonraları Şems Tebrizi'ye de mülaki olan bu zat, eskidenberi zühd ve takvasıyle tanınmış idi. Şer'i ve edebi ilimlerden hemen hiç anlamayan böyle bir adamı musahip ittihaz etmesi üzerine, sair birçok müridler onun şiddetle aleyhinde bulundular. Cehlinden bahsettiler. Lakin Mevlana bu dedi­kodılara hiç ehemmiyet vermiyerek, onun hakkındaki iltifat ve hürmetini bir kat daha artırdı. Hatta bu batıni bağlılığı zahiri bir alaka ile de kuvvet­lendirmek için, kızını Sultan Veled'e aldı. İşte bu suretle on senelik samimi bir bağlılıktan sonra, Salaha'd-Din hastalanarak vefat etti; Celale'd-Din Rumi bundan çok me'yus ve müteessir olarak birtakım gazeller tanzim etti .

            Her halde Devletşah'ın zannettiği gibi, Salaha'd-Din, Mevlana üzerinde hiçbir nüfuz icra etmemiş, bunun aksine, onun nüfuzu altında kalmıştır.Divan'­daki birçok manzumelerinde ondan hürmet ve muhabbetle bahsetmesi, hiçbir,  zaman aksini iddaya bir sebep teşkil edemez.

Bundan sonra Mevlana'nın  halife ve musahibi, Çelebi Hüsame'd-Din oldu. Çelebi Hüsame'd-Din Hasan B. Muhammed B. Hasan B. Ahi Türk, Mevlevi ananesine göre, Şeyh Ebu'l-Vefa-i Bağdadi evladından idi . Şeyhine karşı pek büyük bir saygı ve sevgi ile mütehassis ve bağlı olması bakımından, Mevlana'dan da ayni müşfik muameleyi görmüş oluyordu. Mevlana'nın Mes­nevit'yi vücude getirmesinde Çelebi Hüsame'd-Din'in büyük bir tesiri olmuştur: Dervişler arasında İlahi-Name, Mantıku't-Tayr, Musibet-Name tarzında didak­tik eserlerin pek beğenildiğini, elden ele dolaştığını gören Çelebi, sülük adabını ve tasavvufi hakikatleri dervişlere telkin edebilecek bir mesnevi vücude ge­tirmesini ve o zamana kadar yazılan gazeller epeyi büyük bir yekun tuttuğu için, biraz da mesnevi cihetine rağbet etmesini şeyhinden rica etti. O da, Mes­nevi mukaddimesinden on sekiz beyti içine alan bir yaprağı çıkararak, kendinin de bunu düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine, Mesnevi'nin nazmına baş­lanıldı. Mevlana söylüyor, Çelebi Hüsame'd-Din, şeyhinin ilhamlarını kayde­diyordu. Tamam birinci cilt bittiği sırada, Çelebi Hüsame'd.Din'in haremi vefat etmesiyle, bu iş iki yıl kadar gecikti. Fakat sonra, Çelebi tekrar şeyhine yalvararak, nazma devama onu razı eyledi. Bu suretle, en az yedi-sekiz sene­lik bir zamanda, altı ciltten mürekkep olan bu muazzam abide vücut de geldi.                                                                                                   Sürecek…



[*] Emekli Emniyet Müdürü