KONUĞUMUZ
DEPREM VE KRİZ YÖNETİMİ HAKKINDA[*]
|
|
Selahattin BABÜROĞLU[†] |
Doğal yıkımdan doğal yıkıma, bir depremden öteki depreme yapılmış olan; incelemelerin, araştırmaların acı ve pahası yüksek derslerin unutulmuş olduğunu görmek, milletimizi rahatsız ediyor. Kazanılmış, bilgi ve yönetim, deneyimlerinin, hatta var olan mevzuatın (yasaların), stoklanıp arşivlerde çürümeye bırakılması; her iktidara gelenin hiçbir şeyin olmadığı mazeretine yapışmaları, devletimize “İFTİRA” etme ortamını hazırlamaktadır.
TMMDB (Türkiye Mimar-Mühendis Odaları Birliği) şemsiyesi altındaki her meslek odasının “uyarılar paketi” de arşivlerde… Sabrı taşan Jeoloji Mühendisleri odası adına, oda sekreterinin uyarısına nasıl sağır kalınır? Jeoloji Mühendisleri odası Genel Sekreteri depremin ilk günlerinde:
“Bu deprem, her biri yayın haline getirilmiş uyarılarımızın ne yazık ki kütüphanelerin tozlu raflarında unutulduğunu gözler önüne serdi” demişti.
Sosyal, ekonomik ve sağlık alanında bunalımlara, doğal yıkımlara Türkiye yabancı değildir. Çok acı ve ağır yıkımlar yaşanmıştır. Kriz yönetimleri üzerinde yönetim bilimcileri, siyasilerimiz yoğun çalışmalar yaptılar yapıyorlar. 28 Şubat MGK’nın (Milli Güvenlik Kurulu’nun) istişare kararında kriz yönetiminin doğrudan tümü ile başbakana bağlı olması öngörüldü. Başbakan tam yetkilidir.
Türkiye’de 17 Ağustos 1999 Marmara ardından 12 Kasım 1999 Bolu(Düzce) depremlerinde üzücü bir gerçek ortaya çıktı.
O da:
· Bizi yönetenlerin, Kriz Yönetimini[‡] henüz bilmemiş, tanımamış olmalarıdır.
· Devletimizin kazanmış olduğu bilgi ve deneyimleri ve de var olan organize ve deneyimli örgütlerin nasıl kullanılacağını bilmemeleridir.
· Koordinasyon ve organizasyon sözcüklerinde anlım kazanan işlevsel ve örgütlü kurumlarımızı hırpalamış olmalarıdır.
· Bizi yönetenler, krizin kızamıklaştığı anda, devletin deneyimli ve bilgili bürokratlarını ‘sizden-bizden’ anlayışı ile görevlerinden uzaklaştırmışlar, patlama noktasında (deprem sırasında) bu personeli göreve geri çağırma becerisini de göstermemişlerdir.
· Acemilere özgü işgüzarlıkla, yüzlerce prefabrike baraka yapmışlar, iskana sokmak için afetzedelere kur yapmayı marifet saymışlardır.
Düzce, Bolu, Avcılar, Tuzla, İzmit, Adapazarı, Gölcük, Yalova bandında ölü, yaralı bilançosu ortada; acı değil mi yazık değil mi?
Tekrar ediyorum;
Türkiye’de doğal yıkımlar, bir sürpriz değildir. Yönetim yönetimleri, yeni rastlanılan bir olay da değildir.
Evet doğal yıkımın zaman ve şiddeti önceden kesinkes saptanamaz; ama önlemler metotlar, deney birikimlerimiz vardır.
Sürpriz olan, bizi yönetenlerin gerekli önlemleri alamadıklarını ve mekanizmaları tanımadıklarını adeta itiraflarıdır.
PARANOİT
BUNALIM
Övünmekten sıkılmaya vakit bulamayan, her şeyi kendi biliyor, en iyisini kendi yapacağını sanan ben ben diyen sınırlı bilgi sahibi, bilmediğinin farkında olmayan insanlar vardır. Bunlara “Paranoit” bunalımlı insanlar denir.
Nasıl ki paranoit bunalımlı insanları iyileştirmek için önce ‘psiko-terapi’ yapılır bu başarılı olmazsa şok tedavisine başvurulursa; iktidarlara da uzun yıllar normal, huzurlu, vatandaşını koruyan rantlı ve verimli çalışma önerileri yapılır. Bunlarda da başarılı olunmaz, anonimleşmiş kusurlar çemberleriyle sarılmış olurlarsa “ŞOK” yapılır.
Türkiyemiz’de şok, 17 Ağustos 1999 Marmara ve bu depremi izleyen günlerde Bolu-Düzce depremi ile yapılmış oldu:
Öyle bir şok ki Wasınghton Post gazetesinde yayınlanan ilginç görüş şu:
“Türkiye’de yetkili ve sorumlular 3-4 gün teselli nutukları ile süre geçirmişler.”
ÖZELLEŞTİRME
Türk halkının tarihten gelen bir özelliği var. Kara günlerde, savaşta iç çekişmeleri bir yana bırakıp birlik-beraberlikte olmak.
Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik bunalımını geçiriyor. Savaşlarda olduğu gibi medyamız, demokratik baskı gruplarımız, alternatifi zor olan Bülent Ecevit karma hükümetinin yanında en azından manevi desteğinde…
Bu dar boğazdan çıkışta, özelleştirmenin çare olduğu propagandaları öylesine atmosfer yarattı ki sokakta kime sorsak, tek çare özelleştirme diyor.
Geçtiğimiz yıl ölen Erzurumlu Naim Hoca, 16 Ekim 1995 günü halka:
“Özelleştirmeye karşı çıkan vatandaş, vatan hainidir.”diye vaazlarda bulundu. Halkın bu denli desteği, bizim, göre görevlerimizin yükünü, sorumluluğunu artırır.
Bilgili, becerili olmak ve millete pahalıya mal olmuş deneylerden yararlanarak hiç hata yapmadan çalışma vebalini görevlilere yüklemiştir.
Türkiye, çağın en ileri teknoloji iletişim araçlarına sahiptir. Ama depremi izleyen uzun sürede, haberleşme yapılmamıştır.
Türkiye’ye getirilen iletişim araçlarının, her etkiye dayanıklı yapılara konulması zorunluluğu, her nasılsa 1980-1983’den sonra ihmal edilmiştir. Böylelikle genelde özelleştirme atmosferinde Türk Telekom’un tesisleri, depremin ilk anında yıkılarak toprak altında kalmıştır.[§]
T.C. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 1990 yılı genel raporunda Kamu Teşekkülleri (KİT’ler) üç kategoriye ayrılmıştı.
A: Etkinlik ve etkileyicilik kriteri açısından karlılık ve verimliliği yeterli olan kuruluşlar.
B: Etkinlik ve etkileyicilik kriteri açısından yeniden yapılanma ve rehabilitasyondan sonra karlık verimliliği yeterli olabilecek kuruluşlar.
C: Etkinlik ve etkileyicilik kriteri açısından karlılık verimliliği olmayan kuruluşlar.
Bu ayrıma uymadan özelleştirmelere başlanıp sürdürülmesi, isabetli olmuş mudur?
Bu fiziki gerçeği, nutukla, teselli gerekçeleriyle kamufle (gizleme) edemeyiz.
Prof. Dr. Werner Sombart’ın;
“Artık çağımızda politika; çağdaş bilim ve teknolojiyi yaşama uygulanmasını sağlayabilirse gerçek rolünü yapmış olur.
Yoksa laf ebeliğinden ve demagojik soysuzlaşmadan ve zaman israfından başka işe yaramaz.” sözünü anımsatıyor.
Türkiye, Danimarka ve Hollanda’da kurulmuş olan modern kentlerde, daimi iskan için çok kısa zamanda yapılan prefabrike apartmanlar ve de tesislerin varlığından haberdar değil mi?
Türk Firmalarının Ankara Eryaman’da, İstanbul Halkalı’da aynı yöntemlerle yerleşme yerlerinin kısa zamanda yapıldığını da mı bilmiyoruz?
Prefabrike barakalar önceki deneylerimizde görüldüğü gibi, halkımızın kullanmadığı barınaklardır. (Nüve konutlar gibi)
Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunun raporundaki (1995) özelleştirme şemasının, bu süre için de 11 kez ve altı kez de başkanının değiştiği belirtilmiştir.
STRATEJİK
KURULUŞLAR ÖZELLEŞTİRİLMEMELİ
Almanya’da 3-4 milyon yabancı işçi var, bunların büyük çoğunluğu, Almanya uyruğuna geçmiş bulunuyorlar. Ancak, Almanya savaş sanayi kesiminde yabancı işçi yoktur. Bu, başka ulusların savaş sanayiye verdikleri önemi sergilemektedir.
Milli Savunma ile ilgili stratejik önemi bulunan ve ileri teknoloji gerektiren ve de Türkiye’de başka seçeneği bulunmayan sanayi kuruluşlarımızın kesinkes devlet idaresinde bulundurulmasının önemi büyüktür.
Bazı KİT’leri özelleştiren ve yeniden yapılanma çalışmalarında bulunanları uyaracak, yaşadığımız bir olayı yazmakta yarar görüyorum:
Bu Türkiye’de unutulmayacak deneyimlerimizden biri sayılır: Kıbrıs Barış Harekatı sırasında uçaklarımıza benzini Libya’dan alabilmiştik. Ambargonun etkisi yoğundu. Tanklarımız için MOGAZ’a gerek vardı. Ataş Rafinerisi’nin ABD’li genel müdürü, zamanından erken fabrikayı bakıma soktu. Tanklara akaryakıt verilmesini önlemek istedi. Zor durumdaydık. Normal yollardan çözüm bulunamıyordu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cahit Kayra, Bakanlığın Müsteşarı da Teoman Köprülüler’di. Bakanlığa bağlı “PETROL İŞLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ” genel müdür yardımcısı Abdullah KÜTKÜT, diğer yardımcısı Petrol Mühendisi Nevzat YILDIRIM’dı. Bu iki genel müdür yardımcımız Ataş Rafinerisi’ne gittiler. ABD’li genel müdür Mogaz imal etmemekte ısrarlıydı. Abdullah KÜTKÜT; “Türkiye savaş halindedir. Rafineriye el koyduk. Bu imalatı yapacağız.” Dediğinde ABD’li genel müdür konuyu uluslar arası örgütlere taşıyacağı tehdidinde bulundu.
Dinlemedik o gece gaz üretildi. Ekibimiz, rafinerideki Türk mühendislerin desteğinde 24 saatte Mogaz imal etti ve ordumuza verildi. Olaylardan ders alınması için örnek vermiş bulunuyorum. Uçak lastiklerimizi de Goodyear’den alamadık. Dostumuz ABD bize uçak lastiği verdirmedi. Bunları da Libya’dan almak zorunda kaldık.
Özelleştirme baskıları arasında gözden kaçabilen hususlar olabilir KİT’lerden kurtulalım da ne olursa olsun denilemez. Özelleştirip arkasından ağıtlar yakarak ağlamayalım diye yazıyorum.
SAVAŞ HALİNDE GEREKLİ OLABİLECEK HERŞEYE EL
KOYACAK HUKUKİ VE FİİLİ OLANAKLARIN, DEVLET
ELİNDE OLMASINA DİKKAT ETMEK, EN İYİ SİVİL
SAVUNMA HAZIRLIĞIDIR.