Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

31 Mart Vakasının İstanbul Polis Okulunun Kuruluşuna Katkısı

polis_dergi_subat_2014_int_038 polis_dergi_subat_2014_int_039 polis_dergi_subat_2014_int_04023 Temmuz 1908’e gelindiğinde ismi birlik ve ilerleme manasına gelen İttihat ve Terakki Cemiyetinin istediği oluyor ve Türk Tarihinde ilk defa parlamenter sisteme geçen ve 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi nedeniyle varlığına son verilen Meşrutiyet, Sultan II. Abdülhamid tarafından yeniden ilan ediliyordu.

 

Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra kurulan yeni düzen ile eski düzen arasında kıyasıya bir mücadele başlıyor ve bu mücadeleler arasında karşılıklı işlenen siyasi cinayetler, basına getirilen sansür ve kimi yayınların halkı tahrikleri, II. Ordu subaylarının talim sebebiyle askerlere ibadet izni tanımaması, ordu içindeki tasfiyeler, subayların askerlere yönelik olarak askerlikte diyanetin olmayacağını beyanları gerilimi tırmandırıyordu. Bununla birlikte İttihat ve Terakkicilerin halk arasında mason olduğu iddiaları, yaranın tuzu biberi oluyordu.

 

Meşrutiyet ilan edildikten sonra hükümette yer almayıp nazır yardımcılıkları ile yetinen ve yeri geldiğinde de hükümete müdahale etmekten geri kalmayan ittihatçılar, alayların ordudan tasfiyesini istemeye başladılar. Bu tasfiye isteği, muhalif kanatta hoş karşılanmadı ve muhalif gazeteciler memnuniyetsizliklerini ve ittihatçıların tasfiyelerini köşelerinde eleştirdiler. Basında tansiyonun yükselmesi subaylar ve erler arasında da tansiyonun artmasında neden oldu. Volkan Gazetesi’nden Derviş Vahdeti, ittihatçı subayların tutumlarının askerler ile halk arasında isyanın çıkmasını kaşıdığını yazıyordu. Hukuk-i Beşer Gazetesi’nde Prens Sabahaddin, Padişah II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini savunuyordu.

 

Böyle bir ortamda İstanbul’a balkanlardan getirilen Avcı Taburları’nın Sadrazam Kamil Paşa’nın talimatıyla, Yanya’ya, Yunan çeteleri ile mücadele için gönderilmek istenmesi üzerine kızılca kıyamet çıkıverdi. 13 Nisan (1909) sabahı 4. Tabur Kışlası’nda isyan çıkıyordu. İsyancı erler, başlarında bulunan subayların bir kısmını hapsettiler. Ayasofya’daki Meclis-i Mebusan önünde toplanmaya başladılar. Aralarında Derviş Vahdeti gibi muhaliflerde vardı. Bazı gazetelerin büroları tahrip edildi. Nazım Paşa, Ahmet Rıza sanılarak öldürüldü. Lazkiye Mebusu Emir Arslan, Hüseyin Cahit sanılarak öldürüldü. Padişah asilerin isteklerini birer birer yerine getirdi. Bu arada İttihatçılar Selanik’e kaçtılar ya da İstanbul’da saklanarak gizlendiler.

 

İstanbul’daki durumdan haberdar olan Rumeli 3. Ordu Mensubu öncülüğünde balkanlı diğer askerlerden oluşan yeni bir ordu, yani Hareket Ordusu kuruldu ve başına da, Bağdatlı Mahmut Şevket Paşa getirildi. Kısa sürede ordu, ileride Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak olan kurmay subaylarla İstanbul’a doğru yola koyuldu. Düstursuz İstanbul’a girildi ve isyan bastırılarak asayiş sağlandı. Ancak, Meşrutiyet’in ayaklarının yere sağlam basması gerekiyordu. Meşrutiyet ağacı, sert rüzgârlara karşı dayanıklı olmalıydı. Yoksa ittihatçıların emekleri boşa gidebilirdi. Meşrutiyet’i koruyup kollayacak, her daim yeni rejimin yanında olacak polisler yetiştirilmeliydi.

 

İsyan sonrasında neşter çekilen kurumlardan biri de Osmanlı Polis Teşkilatı oldu. 14 Mayıs 1909 tarihinde, İstanbul’da kurulan özel bir komisyon kararı gereğince[1] eski düzenden kalma olan rütbeli rütbesiz yaklaşık 900 kadar polis meslekten ihraç edildi.[2] Serkomiser Hasan Hami Efendi sadece bunlardan bir tanesiydi.[3] Az bir sayı değildi, yaklaşık 900 kadar polis… Aslına bakarsanız komisyon kurulmadan ve kimi polisler ihraç edilmeden evvel, Harekât Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, kendisi ile İstanbul’a, isyanı bastırmak için gelenlerden bazılarını polis yapmaya karar vermişti bile… Örneğin, Mahmut Şevket Paşa tarafından, Edirne Valiliğine çekilen 6 Mayıs 1909 tarihli telgrafta, orada bulunan Osman Nuri Efendi gibi Harekât Ordusu’nda yer alan bazı efendilerin İstanbul’a gönderilmesini istemişti. Nihayetinde de Osman Nuri Efendi, 16 Mayıs 1906 tarihinde, 300 kuruş maaşla polis neferi olarak Üsküdar Polis Müdüriyetine tayin edildi.[4] 26 Mayıs 1909 tarihli Ustrumcalı Hasan Efendi’nin polis mesleğine kabulü ile ilgili bir yazıdan da anlaşıldığı üzere, Harekât Ordusu’nda görev almış kimselerin polislik mesleğine kabulü gelişi güzel yapılmamıştır. Öncelikle müracaatta bulunanlar için bir sınav tertip edilmiş ve sınavda başarılı olanların isimleri Harekât Ordusu aracılığı ile Zabtiye Dairesine bildirilmiştir. Zabtiye Dairesince de bu kimseler, vasıflarına uygun kadrolara atanmışlardır. Örneğin, yukarıda bahsi geçen Ustrumcalı Hasan Efendi, Dersaadet’te Altıncı Bölük On Dördüncü Numaraya kayıt edilerek polisliğe kabul edilmiştir.[5]

Dersaadet Polis Okulu’nun Kuruluş Gerekçesine Dair Belge

31 Mart Olayından hemen sonra polis teşkilatında yapılan bir diğer önemli değişiklik ise Dersaadet Polis Okulu’nun kurulmasıdır. Harekât Ordusu’nun Kurmay Jandarma Yüzbaşılarından Ahmet Faik Bey, 22 Mayıs 1909 tarihinde Yıldız’da açılacak Dersaadet Polis Okulu’nun müdürlüğüne getirilmiştir.[6] Polis okulunun kurulması denilince ilk akla gelen her ne kadar kalifiyeli polis yetiştirmek olsa da asıl hakikat; Dersaadet’te işine son verilen 900 kadar polisin yerini doldurmaktır. En azından polis okulunun kuruluşu ile ilgili belgede, okulun açılmasının gerekçesi olarak bu durum ifade edilmiştir. Aynen şöyle denilmektedir: “… Harekât Ordusu’nun İstanbul’a muvâsalatı ve mülgâ Zabtiye Nezâretine mesbûk dokuz yüz kadar polisin ihrâcı üzerine küşâdına lüzûm görülen İstanbul Polis Mektebi içün …”[7] 

 

İstanbul Polis Okulunun kuruluşu ile ilgili olarak kurucu-müdürü Ahmet Faik Bey, 1966 yılında Kadıköy’deki evinde İhsan Birinci ile yaptığı röportajında şunları söylemiştir: “Zaptiye devrini terk edip, modern bir şekilde Emniyet Genel Müdürlüğüne dönüşen polis teşkilatında lüzum görülen polis okuluna jandarma subayı olduğumdan beni tayin etmişlerdi. Evvelâ müsait bina bulunması gerekiyordu. Bende uzun araştırmalar sonucu Erenköy’de bilahare kız lisesi olan şehremini Rıdvan Paşa’nın köşkünü uygun bulmuştum. Durumu zamanın Dâhiliye Nazırına arz ettiğimde, aramızdaki konuşmada: ‘Sen o binanın içini gezip gördün mü?’ Sorusuna, ‘Evet, efendim, tavanları altın yaldızlı motiflerle süslenmiş, merdiven korkulukları da billur camdandır.’ Cevabıma, hiçte hoşa gitmeyen karşılıkta bulundu: ‘Peki, öyle muhteşem bir köşk polise layık mıdır?’ Şaşırmıştım… Avrupa tarzında kurulmuş olan Polis teşkilatına intisap edeceklere böyle bir yerde açılacak okulla değer verileceği düşüncesini izah ettiğimde, aynı haşin kararında ısrar ediyordu: ‘Olmaz böyle şey, git derdini sadrazama anlat!’ Sadrazam Mahmut Şevket Paşa beni çok severdi. Söylenenleri ona naklettiğimde bana aynen: ‘Ulan Ahmet, dedi. Seni akıllı biri zannederdim. Polis mektebi demek, bulunduğu yerin ihtiyat zabıta kuvveti demektir. Sadarete bir tecavüz vaki olsa, sen taa Erenköy’de kuracağın 400 kişilik mektep talebelerinle yetişene kadar beni de öldürürler seni de… Bak sana münasip bir tavsiye edebilirim. Sultan Hamid’i nasılsa Yıldız’dan çıkardık. Mabeyn Köşkü ile Çit Kasrı hariç neresini istersen mektep yapabilirsin.’ İşte bu büyük kumandanın işaretiyle polis okulunu, Yıldız’daki şehzadeler dairesinde açmak üzere harekete geçtim. Bunun için de Alman şimendifer kumpanyasından altı bin, Yahudi cemaati Hahambaşından beş bin lira yardım alıp, yapılan tadilatla tedrisata başlattım.”[8] Böylece eğitime başlayan İstanbul Polis Okulu kısa sürede Meşrutiyet Döneminin ilk polislerini mezun etmişlerdir. Okuldan mezun polis memurları yakalarında diğer polislerden ayrı olarak 1912 yılından itibaren ay yıldızlı hilal taşımışlardır.[9]

Dersaadet Polis Okulunun ilk mezunları için düzenlenecek törenin davetinde yer alan ifadeler, Zabtiye Dönemi Polis Teşkilatı ile Meşrutiyet Dönemi Polis Teşkilatının kıyaslanması bakımından oldukça manidardır. Tanin Gazetesi’nde yayımlanan davetiyede şunlar yazılmıştır: “Milletin geçmişinin kara sayfalarını oluşturan kapalı devrin, geçmişte saygı duyulan mesleğin isminin gerektirdiği şekilde anlaşılamamasından, daha doğrusu milleti her türlü sıkıntı ve zorluk içinde ezmek için baskı aracı haline getirilmiş olan polislik, işte Meşrutiyet sayesinde memleketimizdeki eserlerini göstermekte olan gelişmelerden bir bolluk ve fayda olarak bize de hakk ve görevin neden ibaret olduğunu öğretti. Hiç birimiz inkâr edemeyiz ki yüksek fikirlerin kazandırıldığı okul, eğitim süremizde bir müessese olarak memleket ve millet üzerinde bırakacağı tesir ancak zabıta memurlarımızın görevlerini yerine getirirken kararlı ve güven sever olmalarını hakiki olarak ispat etmeleriyle görünür olacaktır.”[10] 

İstanbul Polis Okulu, Selanik Polis Okulundan sonra açılan ve en uzun süre eğitim hayatını sürdüren nadide polis okullarımızdandır. Gerek Meşrutiyetin ve gerekse Cumhuriyetin ekseriyetle polisleri bu okuldan mezun olmuşlardır. Emeği geçen herkesin ruhu şad olsun…

 



[1] Eyüp Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler, C. 4, EGM. Arşiv ve Dok. D. Bşk. Yayınları, Ankara 2012, s. 69-72.

[2] BOA.EUM.MH. 241-16, 3/Ş/1328 H.

[3] Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler, s. 69-72.

[4] Şahin, Türk Polisinden Seçkin Biyografiler,  s. 186.

[5] Eyüp Şahin (edt), Türk Polis Tarihinden Belgi ve Fotoğraflar, EGM.ADDB. Yayınları, Ankara 2012, s. 73.

[6] Ahmet Faik (Erner), Polis Rehberi, (Yay. Haz: Cemal Tepe), Ankara 2013. s. 8.

[7] BOA.EUM.MH. 241-16, 3/Ş/1328 H.

[8] Birinci, İsim Yapmış Polislerimiz Polis Müdür-i Umumisi Ahmet Bey (Erner) (İstanbul Polis Okulu’nun İlk Müdürü – 1909), s. 18.

[9] Polis Gazetesi, s. 134-136, 23 Kânûn-ı evvel 1327,

[10] Ahmet Faik (Erner), Polis Rehberi, s. 10-11. Eyüp Şahin, 1907’den 2000’e Polis Okulları, Ankara 2001, s. 28-30. Hikmet Bayur, Türkiye’de Genel Kolluk Teşkil ve Görevlerinin Gelişimi, s. 24.