Üst Menu
Search
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in comments
Search in excerpt
Filter by Custom Post Type

Ana Menu

200 Yıllık Türk Medyasında Ne Değişti?

Untitled-2

image006Türk basın tarihi incelendiğinde ilk gazete resmi gazetedir, ilk haber ajansı Anadolu Ajansıda öyle. 100. yılını daha geçenlerde kutladığımız İlk Türk sineması, Fuat Uzkınay’ın belgeseli ile başlamıştı. Bu belgeselde ordu tarafından yaptırılmıştı yani yine devlet eliyle.  İlk radyo 1927’de yine devlet tarafından kurulmuştu ve 60’ların sonlarında yayına başlayan televizyonda. Medyanın Türkiye serüvenine baktığımızda,  Prof. Dr. Yeniçeri’nin  Yönetim ve Bürokrasinin Yozlaşmadaki Rolü kitabında yeralan Nevzat Tandoğan’ın 3 Mayıs 1944 yılında tutuklanıp huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti’ye söyledikleri aklımıza geliyor:  “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.”

İlk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi’nin 11 Kasım 1831’de II. Mahmut’un emriyle yayınlanmaya başladığından bugüne Türk demokrasisinin şekillenmesinde önemli yeri olan Türk basını 184 yıllık geçmişinde teknolojik olarak çok yol katetmesine rağmen özgürlük ve bağımsızlığında aynı başarıyı gösterdiğini maalesef söyleyemeyiz.

İlk kuruluşunun halk talebiyle değil de devlet eliyle gerçekleşmesi aslında Türk basınının özgürlük açısından sakat doğmasına sebep olmuştur. Osmanlı döneminde demokrasinin gelişmesinde büyük kazanımlar sağlayan basınımız kendi özgürlüğünde aynı hassasiyeti gösterememiştir. İlk yayınlandığı günden beri sansür, yasak ve oto sansürle mücadele ederken meşruiyeti konusunda ciddi sıkıntılar yaşamıştır.

Genç Türkiye Cumhuriyetinde basın yine devlet kontrolünde yaşamını sürdürmeye çalışmış fakat özgürlük ve bağımsızlık yerine yine üzerine genç Cumhuriyetin güçlü kadroları tarafından halkı şekillendirme ve toplumu çağdaşlaştırma aracı olma misyonu yüklenmiştir. Türk basını mülkiyet yapısı ve ülke yöneticilerinin demokrasiye bakışı çerçevesinde kendi çıkarlarını da düşünerek tarafını devletten ve statükonun korunmasından yana kullanmıştır. Sistemin dışında hareket etmek isteyen basın kuruluşları ise kapatılmış, çalışanları cezalandırılmıştır.

Demokrat partinin ve çok partili seçimlerin ülke gündemine girmesiyle birlikte demokratikleşmenin ürünü olarak basında özgürlük ve bağımsızlığın yolu açılacağının emareleri fark edilmiş olsa da 1954 yılında ifade özgürlüğünü baltalayan yasanın çıkmasıyla bahar havası ortadan kalkmış, çıkarılan yasa ile gazetelerde yayınlanan her türlü eleştiriye para ve hapis cezası getirilmiştir. Demokrasinin kazanımlarının yaşandığı varsayılan bu dönemde baskılar o kadar artmıştır ki 1958 yılında uluslar arası basın enstitüsü başkanı, başbakan Menderes’e baskıların sona ermesi için mektup göndermiş fakat hükümet bu durumu içişlerine müdahale olarak algılamıştır. Bir kez daha basının özgürlüğü başka baharlara kalmıştır.

1960 ihtilali ve arkasından gelen özgürlükçü Anayasa ile yeni umutlar yeniden canlanmıştır. Türk basını bu yıllarda artık devlet otoritesinin basına müdahalede bulunmasını önlemek ve kamuoyu karşısında saygınlığı olan bir basın yaratmak düşüncesi ile kendi içinde otokontrolü sağlamak amacıyla İstanbul gazeteciler cemiyeti ile gazeteciler sendikasının girişimleri sonucunda 24 Temmuz 1960 günü Basın Şeref Divanı kurulmuştur. Aynı tarihlerde 132 basın kuruluşu Basın ahlak yasasını uygulama taahhüdünde bulunmuşlardır. Basın Şeref Divandan basın özgürlüğüne yönelik bir başarı elde edilemediği gibi basının misyonunda en büyük deformasyona yol açan tekelleşme sorunuyla basın özgürlüğüne yeni bir balta daha vurulmuştur. Başarılı olamayan divandan sonra 1988 yılında basın konseyi kurulmuş ve 16 adet basın meslek ilkesiyle basında düzenleme boyutunu öne çıkaran bir denetim modeli geliştirmeye çalışılmıştır.

1990 yıllarının başlarında basılı kitle iletişim araçlarının yanında özel radyo ve televizyonların yayına başlamasıyla yeni bir dönem başladı. Türk basını hiç olmadığı kadar özgür hareket etmeye başladı. Yeni düzenlemelerin yapılmasıyla meşrulukta kazanan kitle iletişim araçlarından artık Türkiye demokrasisinin gelişmesinde büyük katkılar bekleniyordu fakat istenenin 90’lı yılların sonlarına doğru yaşanılan sıkıntılarla olamayacağı ortaya çıktı. 28 Şubat öncesi ve sonrasında Türk Medyasında korku iklimi oluşturuldu. Sansür ve otosansür en küçük basın birimine kadar kendini hissettirdi. Yeni düzene taraf olmayan basın mensupları işlerinden kovuldu, bazı medya grupları itibarsızlaştırıldı ve çalışanları cezalandırıldı. Yine medya özgürlük ve bağımsızlık yerine menfaat ve çıkardan yana oyunu kullandı.

2000’li yıllarda yeni gelişmeler ve Avrupa birliğine giriş süreci ile birlikte gerçekleştirilen demokratikleşme atılımları hem halk arasında hem de Türk basınında bu defa tamam denilecek kadar iyimser beklentilere yol açtı. Türk halkının büyük desteğiyle iktidar olmuş olan yeni hükümet hızlı bir başlangıç yaptı. Özgürlükler konusunda ciddi atılımlar yaptı. Ülkenin ekonomik büyümesinin getirisi olarak türk basını teknolojik olarak çok gelişti ve alternatif basının yani internet medyasının da hızla yaygınlaşması sağlandı. Medya kartelleri, medya gücünü kullanarak medya dışı şirketlerinin kazançlarını arttırmak amacıyla dördüncü gücü kullanmaya başladı. Basının en büyük handikabı yine kendisi oldu. Kazanç, hırs ve güç için kendi bindiği dalı kesmeye başlayan Türk Medyası özgürlüğü ve bağımsızlığını bir kenara itmeye yirmi birinci yüzyılda da devam etti.  Hükümet güçlendikçe medyada ve medyanın mülkiyet yapısında değişmeler olmaya başlandı. Eski kötü alışkanlıklar yeniden nüksetmeye başlandı. Önce yandaş medyalar güçlendirildi sonra bu grubun dışında kalanlar cezalandırılmaya başlandı. Yani bant yine geriye sardı. Daha da kötüsü uluslar arası örgütlerin Türk medyasındaki olumsuzluklar ile ilgili 1958 yılından sonra yine eleştirilerine maruz kalındı. Özellikle son dönemde Türkiye’de basın yayın hürriyetinin kullanımına yönelik yaşanlar ve Türk medyasında giderek yaygınlaşan sansür ve oto sansürün endişe verici olduğu uluslar arası basın örgütleri tarafından sıklıkla vurgulanmaktadır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün çalışmasına göre Türkiye’nin 179 ülke arasında 148. olduğu ve Uganda’dan bile kötü durumda olduğumuz vurgulanmaktadır.  Avrupa Komisyonu son zamanlardaki basın mensuplarının tutuklanmaları,  işten çıkartılmaları ve medya davalarından dolayı endişesini ifade etmiştir. 

YİNE OTOSANSÜR

Yeni Türkiye sloganlarıyla başlayan üçüncü AKP döneminde ülke demokrasisi ve medya bağımsızlığı ile ilgili beklentiler çok fazlaydı. Fakat son gelişmeler göstermektedir ki, batı cephesinde yeni bir şey yok.

Türk medyasının en önemli hastalıklarından biri de otosansür meselesidir. Medyanın özgürlük ve bağımsızlığının önündeki en büyük engel görüntüde ortaya çıkmayan fakat en şiddetli biçimde kendini hissettiren korku iklimidir. Devlet yada başka güç odakları, kendisinden olmayan basına yaşam hakkı vermemekte ve bunu bir korku iklimi yaratarak hissettirmektedirler.  Medya sahipleri ve mensupları bile işlerinden ve sahip oldukları kurumlardan olmamak için yayın politikalarını devletin hoş karşılamayacağı konulardan uzak durarak sürdürmektedir. Basın mensupları için sınırlar belirlenmiştir. Sınırı aşan bir şekil de ceremesini çeker. Sansürden daha tehlikeli olan bu durum demokratikleşme çabasıyla taban tabana zıt bir yaklaşımdır.

İLK DÜĞME YANLIŞ İLİKLENDİ

Türk medyası kuruluşundan bugüne kadar hiçbir zaman tam olarak özgür ve bağımsız olamamıştır. Bunun belki de en önemli sebebi, ilk düğmenin yanlış iliklenmesidir. Türk basını halkın talebi ile değil devletin ihtiyaç olarak görmesi ile kurulmuştur. Devlet eliyle kurulan basın, devlet ile organik bağını hiç koparmamış küçük istisnalar olsa da hep güçlünün yanında yer almıştır. Basın, üzerine düşen misyonunu yani halk adına hükümetleri denetleyen görevini çoğunlukla çıkarları için göz ardı etmiş ya da başka güçlerle birlikte olarak hükümeti ele geçirme sevdasına düşmüştür. Bu durumun sonucu olarak hakkı olan basın hürriyetini kendi eliyle baltalamıştır. Son yıllardaki medyanın manzarası geçmişten de kötü durumdadır. Türkiye demokrasisinin gerçek özgür basına ihtiyacı vardır. Görüntüdeki basının resmi maalesef güzel gözükmüyor.

 Hükümet şunu unutmamalıdır ki; geçmişte basın hürriyeti ve özgürlüğü ile ilgili yapılan bütün olumsuz düzenlemelerin sonuçları acı tecrübeler ile sabittir. Demokratik bir rejimin varlığını devam ettirebilmesi, hür bir basının mevcudiyetine bağlıdır. Hür basınında da varlığını devam ettirebilme şartı hukukun koyduğu sınırlar ve yayıncılık sorumluluğudur.  Alfonso Reyes’in dediği gibi “Kenetlenmiş dişlerle özgürlük türküsü söylenemez.”